29 Aralık 2011 Perşembe

KİTAPLAR NE OLACAK?

Melih Cevdet Anday ile yaptığım bir konuşma sırasında söz dönüp dolaşıp kitaplara gelmişti. Ömrünün son yıllarında, Moda’da, hani “Bakla sofa, nohut oda” derler ya, onun misali küçücük de olsa evinin her yanı kitaplarla doluydu.
Yılların birikimi kitaplar artık fazla geliyordu. Bir yandan kendisinin aldığı, bir yandan çeşitli yazarların, yayıncıların gönderdiği kitaplar önemli bir yığın oluşturmuştu.
Gerçi zaman zaman kitaplığı temizlerken kimilerini ayıklayıp yazın kaldığı Marmaris Ören’deki kitaplığına gönderse de eşi Suna Hanım, benim eşim gibi serzenişte bulunmaktan duramıyordu. Çünkü aynı sorun benim başımda da vardı.
“Ne olacak bunca kitap?” diye Melih Cevdet’e sormuştum:
“Bütün bu kitapları okudunuz mu?”
“Mümkün mü?” diye yanıtlamıştı, “Hepsini nasıl okurum. Ama kimilerini daha sonra okurum diye ayırıyorum. Böyleleri olduğu gibi, içlerinde 5-6 kez okuduklarım da var. Sonra bazıları başvuru kitaplarıdır, ansiklopediler gibi... Nasıl atarız onları?”
Geçen gün de “Guardian” gazetesi, kâğıda basılı gazete satışlarının geride kalan yıl içinde İngiltere’de yüzde 10 oranında düştüğünü bildiriyordu.
50 yıl önce de “Daily Mirror” ve “Daily Express” gibi ulusal gazetelerin tirajları dört milyonun üzerinde seyrederken, günümüzde İngiltere’nin en çok satan gazetesi “Sun”un, tirajı iki milyon altı yüz bin ilee sınırlı… Bu nedenle kâğıt baskıda müşteri kaybeden gazeteler dijital ortamda açığı kapatmaya çalışıyorlar.
Buna e-kitabın son yıllardaki hızlı yükleyişini de ekleyebiliriz
Bilim-kurgu yazarı Arthur C.Clarke’ın “Belki uzak görüşlü bir keşiş, basılı yayınları duyunca, bir gün binlerce kitap olacağı (tabii buna gazeteleri de katabiliriz) öngörüsüyle arkadaşlarını ‘Bu kitapları kim okuyabilir ki’ diyerek dehşete düşürmüştür.” sözlerini okuyunca evlerimizi dolduran kitaplar ve elbette gazetelerle aramızdaki maceralarımızı düşündüm.
Sahi, Clarke’ın deyişiyle “siberkıyamet” dehşetini yaşadığımız günlerde ne gibi öngörü ve kaygılarımız bulunacak?
15-16 yıl kadar önce Clarke, 2010 yılı için şu öngörülerde bulunuyordu:
“1. Fosil yakıtının kullanımı ve nükleer çağ sona erecek.
2. Taşınabilir enerji santralleri kurulacak ve artık kablo ağına gerek kalmayacak.
3. Ticari dönüşüm gerçekleşecek; bazı deneylerde şimdilik altın elde edildi ve ayrıca altından çok daha pahalı olan, Hidrojen bombasının içeriğindeki Tritium’a da rastlandı.
4. Amerika Birleşik Devletleri’nin ‘Teknolojik Bozgunu’ndan sorumlu olan Washington bürokratları ve üniversite profesörlerinin çoğunun işine son verilecek.”
Clarke, “Ampul değiştirmeyi bilen kimse kaldı mı” diye sorduktan sonra günümüzde bilgi-eğlence patlamasından ciddi olarak endişe duyduğunun da altını çiziyordu.
Evet, yaşadığımız bu “siberkıyamet”te, bu bilgi-eğlence cehenneminde kitapların, hele de gazetelerin hükmü ne olabilir?

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

*Türk Tabipleri Birliği tarafından Sıvas’ta yakılarak öldürülen şair Dr. Behçet Aysan anısına verilen Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü bu yıl, Tozan Alkan’ın “Sana Şehir Gelecek” isimli yapıtı kazandı. Şiirlerini yoğun ve dingin söyleyiş ile insancıl bir öz üzerinde temellendirmesi nedeniyle oy birliği ile Alkan’a verilen ödülün seçici kurulu, Doğan Hızlan, Cevat Çapan, Zeynep Oral, Turgay Fişekçi, Ali Cengizkan, Emin Özdemir ve Ahmet Telli’den oluşuyor.
*Aynı elbise, modasından on yıl önce giyilmişse “cüretkâr”, bir yıl önce giyilmişse “cesur”dur. Sonraları “şık”, birkaç yıl içinde “paspal” olacaktır. Yirmi yıla kalmadan “feci”, otuz yılda “tuhaf”, yüz-yüzelli yıl sonra ise artık “klasik”tir.
*Öğüt, zamanında taze yenmemiş bir ekmeği bir başkasına yedirme denemesidir. (Özdemir Asaf)

İNADINA ŞİİR

Orada, akşamın avlusunda
Akça kavakların gölgesi...
Ve o gölgenin çatı katında
Senin yüzün, benim o yüze hasretim

29 ARALIK 2011, BİRGÜN

23 Aralık 2011 Cuma

İHANETİN ANAYURDU YOKTUR

Amerika Birleşik Devletleri’nde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir “Solcu Avı” düzenlenir. Egemen çevreler sendikalardaki, üniversitelerdeki, sinema-tiyatro çalışanları arasındaki solcuları ezebilmek için geniş bir soruşturma başlatırlar. Soruşturmayı da ABD Temsilciler Meclisi’ne bağlı “Amerika’ya Karşı Çalışmaları Araştırma Komitesi” yürütecek ve Gary Cooper’den Bertolt Brecht’e, Elia Kazan’dan Arthur Miller’e kimi ünlü sanatçılar sorguya çekilecektir.
Bu soruşturmalarda “suçlu” bulunanlar kara listeye alınır, işsiz kalırlar, yoksulluk çekmeye mahkûm edilirler.
Anayasanın kendilerine sağladığı hakka dayanarak tanıklık etmemekte direnenler, “Komiteyi aşağılamak” suçuyla hapse atılacaklardır.
Whittaker Chambers ile Richard M.Nixon’un casuslukla suçladığı Alger Hiss ise idam cezasına çarptırılır.
Bu arada Senatör McCarty, Komünistlerin devlet dairelerine bile sızdığını ileri sürerek yeni bir kampanya başlatır ve Kore savaşından Komünistleri sorumlu tutar.
I.F.Stone gibi birkaç gazeteci, Kore savaşını Komünistlerin değil, Güneydoğu Asya’yı denetim altında tutmak isteyen Amerikan emperyalizminin yol açtığını söylerlerse de Rosenberg’lerin bu “cadı kazanı”nda öldürülmelerine engel olamazlar.
Komite, Ekim 1947’de Hollywood’un kimi ünlülerini sorguya çeker. Robert Taylor, Ronald Reagan, Gary Cooper Komite’nin safında yer alırlar.
Komünist olduğu ileri sürülen sekiz kişi ise Komite’nin karşısına çıkmaz. “Hollywood Onları” olarak bilinen Alvah Bessie, Herbert Biberman, Lester Cole, Edward Dmytryk, Ring Lardner Jr., John Howard Lawson, Albert Maltz, Samuel Ornitz, Adrian Stock ve Dalton Trumbo ise Komite’ye karşı çıkarlar. Dmytryk, Lardner ve Trumbo bir süre sonra “eski bir Komünist” olduklarını kabul edeceklerdir.
Elbette yukarıdaki olaylarla ülkemizde yaşananlarla bir ilgisi bulunmamaktadır. Ama 27 Ekim 1947’de suçlamaları reddeden ve Komite’de okunmayan bildirisinde şu görüşlerini açıklayan Lawson’un söylediklerinden günümüz için kimi dersler çıkarmamak mümkün müdür?
“Lekelemek için yazarların, sanatçıların seçilmesi şaşırtıcı değildir. Yazarlar, sanatçılar, bilim adamları ve eğitimciler, demokrasiden nefret edenlerin ilk hedefleridir. Yazarın demokrasilerde özel bir sorumluluğu vardır, düşünce alışverişi geliştirir. Düşüncelere sınır çizmek ve haberleşmeye sansür koymak amacını güden, bu amaçlarını tutanaklarda belirten kimselerin saldırısına uğramaktan onur duyuyorum.”
“Söz özgürlüğüyle düşüncelere zincir vurma çabası arasındaki savaş, halkla bir azınlığın, halktan korkan bir azınlığın arasındaki savaştır aslında. Haberleşme özgürlüğüne saldırı, halkımıza saldırıdır.”

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

*TRT’den günlerdir bütçe görüşmelerini izliyorum. Hangi konu açılsa iktidar sözcüleri 2002 ile günümüzü karşılaştırıyor ve bugün “ileri demokrasi” olarak daha iyi bir noktada olduğumuzu dile getiriyorlar. Yoksulluk da bu konular arasında ekonominin bu kadar üst düzeyde olmasına karşın… Peki, biri de 2002 öncesi ile bugün arasında işlenen kadın cinayetlerinin dökümünü çıkarsa… Refahı artan bir ülkede bugün yoksulluk nedeniyle kadın cinayetleri neden bu kadar artış gösteriyor acaba?
* İzmir Konak Belediyesi’nin düzenlediği “Ustaya Saygı” etkinliğinin bu akşamki konuğu Halikarnas Balıkçısı’nın manevi oğlu olarak yapıtlarını ölümünden sonra yayınlayan, gazeteci-yazar, Prof. Dr. Şadan Gökovalı. Prof. Dr. Türkan Saylan Alsancak Kültür Sanat Merkezi’nde saat 18.00’de başlayacak etkinlikte Gökovalı’nın yaşamı ve yapıtları dostları tarafından anlatılacak.
* “Tutam yar elinden”, “Dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi” gibi onlarca türküyle tanınan ve Erzurum’un “Türkü Paşası” olarak bilinen Raci Alkır, geçen hafta yaşamını yitirdi. Davudi sesiyle “Tatyan baba” olarak da Raci Alkır, bir süreden beri böbrek rahatsızlığı nedeniyle Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavi görüyordu.

İNADINA ŞİİR

Bir deniz yıldızıydı
teni parlıyordu
sabahın sisinde...

22 ARALIK 2011, BİRGÜN

15 Aralık 2011 Perşembe

“ANKARA HİLTON”DAN SİLİVRİ’YE…

Türkiye basın tarihinde ilk yasaklar 1858’de çıkarılan Ceza Yasası ile başlıyor. Oysa bu yasadan önce ülkede iki gazete (Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis) ve bir dergi (Vakayi-i Tıbbiye) bulunmaktadır.
Yasanın 138. maddesi özetle şöyle:
Devletin emir ve ruhsatıyla açılmış matbaalarda yüce saltanat, yöneticiler ve millet aleyhinde gazete ya da kitap ve zararlı belgesel basan ve yayan kimselerin eserleri zapt edilir, suçuna göre matbaası geçici ya da bütünüyle kapatıldıktan sonra on mecidiye altınından elli mecidiyeye kadar para cezasına çarptırılır.”
Ayrıca genel adaba aykırı mizah yazısı ve müstehcen resim basılması ile afiş asmak da yasaklar arasındadır.
Aradan neredeyse 150 yıl geçmiştir.
O tarihten günümüze “basın” mensuplarının soruşturmalardan, mahkeme kapılarından uzak durduğu ne zaman görülmüştür?
Hıfzı Topuz, “Türk Basın Tarihi” başlıklı çalışmasında “1954-60 yıllarını Türk basın tarihinde sonu gelmeyen davalarla dolu karanlık bir dönem” olarak nitelemektedir.
Zamanın Hatay milletvekili İhsan Ada’nın bir önergesi üzerine Adliye Bakanı Esat Budakoğlu’nun verdiği bilgiye göre “Yalnız bu dört yıllık süre içinde (Mart 1954-Mayıs 1958) 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılmış ve bunlardan 238’inin mahkûmiyetine karar verilmiştir. 1958-60 yılları ise yurdun her yerinde sayısız basın davalarına bakıldığı bir dönemdir.”
1959-60 yıllarının gazetelerini duruşma haberleri ve tutuklanan gazetecilerin resimleri kaplamıştır. 11 ilde 26 gazetecinin mahkûmiyetine karar verilmiştir, 28 gazeteciye daha cezaevi yolu gözükmektedir.
Ankara cezaevinin yeni adı “Ankara Hilton”dur.
Bugün, durum çok mu farklıdır?
Bugün de 70 kadar gazeteci cezaevinde; Mustafa Balbay, Tuncay Özkan Doğu Perincek üstelik hücrelerinde bininci günlerini doldurdular.
Peki, öldürülen gazetecileri bu tarihin hangi sayfasına koyacağız?
6 Nisan 1909’da ilk öldürülen gazeteci Hasan Fehmi Bey’den Hrant Dink’e, Musa Anter’den Uğur Mumcu’ya yüz yılda öldürülen 63 gazetecinin hatırasını toplum belleğinin künyesinden silmek mümkün mü?
Basın tarihinin geçmişi biraz da cezaevlerinin, öldürülen gazetecilerin tarihidir bu yüzden; “medya” gazeteciliğinin değil elbette…
Şimdilerde “geçmiş”i sorgulamak, “özür” dilemek pek moda…
Geçmişi sorgulamaya bir de bu pencereden bakmalı…
Ama bu yazının amacı ne geçmişi sorgulamak, ne de basın mensupları adına bir “özür” siperine sığınmak…
“Özür” ancak “kapıkulu” medya gazeteciliğinin sığınağı olabilir…

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

*Eskişehir’de yayınlanan edebiyat ve düşün dergisi “Arkadaş”ın onuncu sayısında Albert Camus’nun “Bilinç başkaldırıyla başlar” sözünden hareketle yazı ve şiirlere ayırmış bulunuyor. Dergi ayrıca Arkadaş Z.Özger’in “ünlü “Sevdadır” şiirini de poster olarak vermekte…
*Evcil hayvan ürünleri sektöründe faaliyet gösteren “Goody”, LÖSEV’in Ankara İncek’te bulunan “Lösemili Çocuklar Köyü”nde bulunan miniklerin moral kaynağı hayvanların, gıda ve konaklama ihtiyaçlarını karşılamaya başladı. Köyde, lösemili çocukların rehabilitasyon dönemlerini hayvan sevgisi ile daha neşeli geçirmeleri amaçlanıyor.
*TEMA Vakfı, toprak erozyonuna dikkat çekmek için 10 aralık cumartesi günü Nişantaşı Abdi İpekçi meydanında “Meşeler Yuva Arıyor” şenliği düzenledi. Etkinlikte, Hayrettin Karaca, Nihat Gökyiğit ve Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, “Meşeli Dağlar Meşeli” türküsünü söylediler.

İNADINA ŞİİR

Mayın, nöbetini tutsa da ecelin
tabut, ışık almaz hayattan

Ölüm, kardeşidir bir başka ölümün…

15 ARALIK 2011, BİRGÜN

8 Aralık 2011 Perşembe

TOPLUMSAL BELLEK VİCDANINI ARIYOR

Önce şair arkadaşım Ahmet Telli’nin “Kamuoyuna ve Hukukun Bugünkü Temsilcilerine” yazdığı bildiriyi okuyalım:
“Hukukun hafızası yasaların ömrü kadardır. Ama bir toplumun ortak hafızasını yaratan, bu hafızayı yarınlara taşıyan aydınların vicdanıdır, yazarların, sanatçıların şiirleri, romanları, türküleridir.
Mürekkebin hafızası, türkünün çığlığı hukukun hükmünden daha uzun ömürlüdür; hatta bunlarda zamanaşımı yoktur. Bilinsin istiyoruz.
Bizler, aşağıda imzası olanlar; aslında daha çoğuz. Ama 1980’den bu yana, vicdanları çürütenler gibi, hafızaları boşaltanlar gibi çabucak bir araya gelemiyoruz. İşte o yüzden Sivas’ta bu ülkenin kaybetmekten toprağının içi kavrulduğu şair, yazar ve ozan dostlarımızın acısıyla kıvranıyor, mağdur geldiğimiz duruşmalarda, bir kez daha mağdur edilerek horlanıyoruz. Ama biliniz ki, bu metinle duyurmak istediğimiz ülkemizin vicdanıdır.
İsteğimiz şudur:
Bu kadar çok olan bizler, bir kez daha tarihe, zamana bir not düşerek hukukun savunucusu olan ilgili yargıçlara diyoruz ki: Sivas Davası’nda zamanaşımı olmamalı. Çünkü bu dava insanlık suçu kapsamındadır.
Bekliyoruz;
Umuyoruz; ummak istiyoruz…
Hayal kırıklığı hep bizler için olmasın diyoruz.”
Sivas davası 18 yıldır kanayan bir yara…
Üzerine kitaplar yazıldı, türküler bestelendi, belgeseller yapıldı; ama dava bir türlü sonuçlanmadı ve sonuçlanacak gibi de görülmüyor. (Bu yazının yazıldığı salı günü dava 16 Mart 2012’ye ertelendi.)
Sivas’ta yakılan 33 aydının çocukları büyüdü, 18 yıldır aynı acıyı yaşıyorlar. Çünkü Madımak yangını hâlâ onların yüreklerinde devam ediyor. Onlarla birlikte anneleri, babaları, amca ve yeğenleri, teyze ve kardeşleri, anıları, geçmişleri, gelecekleri de yandı. Toplumun vicdanı kül oldu.
Şimdi davayı uzatarak zamanaşımı zırhına sığınmak istiyorlar.
“Yüzleşme”nin gündemde olduğu bu günlerde Sivas davasını sürüncemede bırakarak ne zaman katillerden hesap soracağız?
Yazının başında verdiğim bildiriyi aşağıda adlarını verdiğim bir grup aydın, sanatçı imzaladı. Ülkemizin yakın tarihinin yüz karası bu davaya sahip çıkanlar elbette bu kadar olmamalı.
(Adnan Azar, Ahmet Oktay, Ahmet Erhan, Ataol Behramoğlu, Akif Kurtuluş, Ali Hikmet, Altay Öktem, Atilla Birkiye, Aydın Şimşek, Aydın Afacan, Azad Ziya Eren, Birhan Keskin, Betül Dündar, Cem Uzungüneş, Cenk Gündoğdu, Cevat Çapan, Cezmi Ersöz, Çiğdem Sezer, Deniz durukan, Emel İrtem, Enver Ercan, Gonca Özmen, Gülten Akın, Haydar Ergülen, Hakan Savlı, Harun Atak, Hicri İzgören, Hidayet Karakuş, Hilmi Yavuz, Hüseyin Atabaş, Hüseyin Ferhat, Hüseyin Yurttaş, küçük İskender, Mehmet Butakın, Metin Celal, Metin Kaygalak, Murathan Mungan, Nurduran Duman, Orhan Alkaya, Onur Behramoğlu, Onur Caymaz, Refik Durbaş, Sezai Sarıoğlu, İ.Mert Başat, Serdar Koçak, Semih Çelenk, Sennur Sezer, Sina Akyol, Şeref Bilsel, Şükrü Erbaş, Tuğrul Keskin,Turgay Fişekçi, Vural Bahadır Bayrıl, Zeynep Köylü)
Özgürlüklerden, hakça bir düzenden, hukukun üstünlüğünden yana olan, başta bütün sivil kurum ve kuruluşları ve elbette aydınlar, yazarlar, şairler, duyarlı yurttaşlar bu davanın bir an önce sonuca bağlanması için de Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı ile Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan’ın öncülüğünde oluşturulan “Toplumsal Bellek Platformu”na destek vermelidirler.
Bu arada CHP, davanın zamanaşımına uğramaması için Meclis’te bir yasa hazırlığı içinde…
Sivas katliâmını yapanlara destek verenleri, katliâmın avukatlığını yapanları milletvekilliği ile bir anlamda ödüllendiren bir iktidarın çoğunluğunu oluşturan bir Meclis’ten bu yasanın geçebileceğine inanıyor musunuz?

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

*Twitter bilmem, facebook ile işim yok, cep telefonu çalışma masamın en uzak noktasındadır. Bilgisayarı, daktilo misali yalnız yazı yazmak için kullanırım. Ama son günlerde telefon bir kâbusa dönüştü. Sanki kişisel bir alet değil de, kamu malı… Her gün en az 4-5 kez çalmakta… Hayır, dostlar, arkadaşlar, akrabalar adına değil, “kampanya”lar için… Bırakın yasal bir yaptırımı, bunun bir edebi, kişiye saygısı, adabı yok mu? Reklamın, kampanyanın TV’lerde, renkli gazetelerde tacizi yetmiyormuş gibi, şimdi de cep telefonlarında mı başladı?
* Yakın zamana kadar PTT’nin sokak başlarında gaz tenekesi büyüklüğünde “mektup” kutuları vardı. Ülkede her şey özelleşirken onlar da ortadan kayboldular. Şimdi Posta İdaresi bu uygulamayı canlandırmak amacıyla sokak başlarına bu kez varil büyüklüğünde variller koymaya başladı. Kadıköy’de bir örneğini gördüm. İyi, güzel de günümüzde mektup yazan kaç kişi kaldı, bilgisayar hayatımıza bu kadar egemenken? Ayrıca bir “mevkute”yi Beyoğlu’dan Göztepe’ye yirmi günde ulaştıran Posta İdaresi bu kutulara atılan mektupları ne zaman alacak da kaç günde adresine teslim edebilecek?
* Her gün renkli gazetelerde sayfalarca yer alan “konut” ilanları Türkiye ekonomisinin nasıl büyüdüğünün bir göstergesi olabilir mi?

İNADINA ŞİİR

Gençliğim kaç adım geride kaldı
İhtiyarlığım kaç adım önde?

08 ARALIK 2011, BİRGÜN

1 Aralık 2011 Perşembe

TÜRKİYE’NİN AYDINLIK YÜZÜ İDİ

30 Eylül 1976’da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde savunmasını yaparken “Bir bilim adamı olarak kabul ettiğim metot, görüş ve düşüncelerimden dolayı kime karşı sorumluyum?” diye sormuş; yanıtını yine kendisi vermişti: “Yaşadığım çağa ve topluma karşı.”
Ve devam etmişti:
“Ya mahkemeler? Asla!”
Bir soru daha:
“Bilim adamının mahkemelere karşı sorumluluğu var mıdır?”
Yanıtı:
Hayır! Bilim adamı, bilimsel görevini yerine getirirken, mahkemelere karşı hesap vermez. Böyle bir yol tutulursa, o toplumda hem bilim ilerlemez, hem de tarihte çok acı örneklerini gördüğümüz büyük yanlışlıklar yapılmış olur mahkemelerce; giderek, adalet ağır yaralar alır.”
Emperyalizme, faşizme, kapitalizme karşı duran, kendi deyişi ile “Tam bağımsız, gerçekten demokratik, sömürüsü olmayan, ileri ve uygar bir Türkiye’yi yaratacak güçlerden yana olan” Server Tanilli iki gün önce, 80 yaşının sonbaharında aramızdan ayrıldı.
Server Hoca, 1980’den önce İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Devlet Tatbiki Güzelsanatlar Yüksekokulu’nda “Uygarlık Tarihi” dersi veriyordu.
7 Nisan 1978’de faşistlerin silahlı saldırısına uğrayınca, belden aşağısı tutmaz oldu. Fransa’ya gidip uzun yıllar Strasbourg Üniversitesi’nde çalıştı.
2000 yılında yurda döndü ve “Cumhuriyet” gazetesi ile “Adam Sanat” dergilerinde yazdı. Son yazıları “Sözcükler” dergisinde yayınlanıyordu.
1980 sonrasında düşün ortamını ve özellikle de gençliği etkileyen “Uygarlık Tarihi”, “Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş” kitaplarını yazdı.
“Uygarlık Tarihi” üniversitelerde ders kitabı olarak okutuldu.
Öteki kitapları arasında şunlar sayılabilir:
“Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?”, “Yüzyılların Gerçeği ve Mirası” “Candide ya da İyimserlik”, “Yaratıcı Aklın Sentezi: Felsefeye Giriş”, “Değişimin Diyalektiği ve Devrim”, “Dünyayı Değiştiren On Yıl”, “Fransız Devriminden Portreler”, “Anayasalar ve Siyasal Belgeler”, “Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?”, “İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?”, “Din ve Politika”, “Voltaire ve Aydınlanma”.
2006 yılında da “Sertel Demokrasi Ödülü”ne değer bulunmuştu.
Server Hoca ile tanışıklığımız 1970’li yılların başına dayanıyor. “Uygarlık Tarihi”ni kitaptan önce teksir halinde okutuyordu. Bir gün telefon etmiş ve benim “Sayısız hamd ve minnet bir avuç toprağı can ışığıyla süsleyen halka yaraşır.” diye başlayan “Kitabe” şiirimi kitabında kullanmak istediğini bildirmişti.
Sonrasında Göztepe’de komşu da olduk.
Geçen yıl hastalığımda aramış, ama görüşmemiz mümkün olmamıştı.
Türkiye’nin aydınlık bir yüzü idi.
Yaktığı meşale hiçbir zaman sönmeyecek…

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* “Hayali ihracat” 12 Eylül sonrası Turgut Özal dönemi ile girmişti hayatımıza. Günümüzde ise artık “hayali icraat” dönemine girmiş bulunuyoruz. Gazetelerin ekonomi sayfaları da “hayali icraat”lerin aynası. Bilindiği gibi “icraat” yapılan işler anlamına gelmektedir. Hükümetler de icraat yapmakla sorumludur, yapılan işlerden yani… Ama nedense toplumun gündemini yapılan işlerden çok, yapılacak işler oluşturmakta… Mesela bir işadamı finansmanını da hazırlamıştı, sahi ne oldu İstanbul’a ikinci Boğaz projesi?
* Şair Abdülkadir Budak’ın Ankara’da yayınladığı aylık şiir dergisi “Sincan İstasyonu” beşinci yılını doldurdu. Derginin 52. sayısında genç kuşak şairlerinin ürünleri yanında dünyada ve ülkemizde şiirin durumu da irdeleniyor.
* “Dinsel ya da siyasal bir inanç için savaşan kalabalıkları gördükten sonra, ekiminden daha fazlasını bildiğimi sanmıştım; şimdi biliyorum ki, aydın, kitapsız edemeyen kişi değildir yalnız, yaşayışını çok basit de olsa bir düşünceye bağlayıp ona göre düzenleyen kişidir.” (Andre Malraux: Altenburg’un Ceviz Ağaçları, YKY)

İNADINA ŞİİR

Mermi, eceline değdi ve orada kaldı.

01 ARALIK 2011, BİRGÜN

24 Kasım 2011 Perşembe

KOMET, ÇAĞDAŞ SANAT FUARI’NDA

Bu yıl 526 sanatçı, 3000 yapıt, 20 ayrı ülkeden 42’si yurt dışı, 48’i yurt içi olmak üzere 90 çağdaş sanat galerisi ile birlikte birçok paralel etkinlik ve projeye ev sahipliği yapacak çağdaş sanat fuarı “Contemporary İstanbul” bugün başladı.
Altıncısı düzenlenen fuarı, 27 Kasıma kadar İstanbul Kongre Merkezi, Fuar Alanı ve İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı Rumeli Salonu’nda 1000’den fazla uluslararası koleksiyoner ile 60 binden fazla ziyaretçiyi konuk etmesi bekleniyor.
Türk çağdaş sanatının yanında çevre ülkelere de ev sahipliği yapacak fuar, bu yıl “New Horizons - Yeni Ufuklar” bölümünde Körfez Bölgesi ülkelerinden galeri, sanatçı, küratör ve sanat eleştirmenlerine yer veriyor.
Fuarda bu yıldan başlayarak “Küratöryel Sergi” bölümü de yer alıyor; böylece katılımcı galeri sanatçılarının yapıtları “Contemporary İstanbul” desteğiyle genç bir küratör tarafından bir araya getirilecek ve oluşturulan seçki galeri sergileme alanlarının dışında sergilenecek...
Contemporary İstanbul’da Komet’in 70. yaşı tablo, video seçkisinden oluşan ve sanatçının ilk kez sergilenecek 27 yapıtına yer verilen ‘O Değilse Başkasıdır’ – ‘Esrarengiz’ başlıklı bir sergiyle kutlanıyor.
“Komet” adıyla maruf Gürkan Coşkun” ile arkadaşlığımız onun akademi, benim üniversite yıllarına dayanıyor.
Ressamdır, kâğıdı, tahtayı, halıyı da boyamıştır. 1960-2007 arasında yazdığı şiirleri “olabilir olabilir” başlığı altında bir kitapta toplamıştır. Çocukluğundan beri biriktirdiği “ultra-modern” dediği efemera parçalarını da sergilemiştir. Felsefe de sanat gibi merak konusudur.
Hayat adamıdır, eylemci, duygusal, heyecan çağlayanıdır.
60’lı yılların sonlarında ABD Altıncı Filosu sık sık İstanbul’a gelmektedir. Her gelişinde 68 Kuşağı gençleri filoyu protesto etmektedirler. Komet de Beyoğlu’na her çıkışında bir ABD askeri görünce kepini alıp kaçmaktadır, kendi dediği gibi “leylek” yürüyüşü ile…
Yine böyle bir akşam koşarak Asmalımescit’te Refik’in meyhanesine girdi. Ardından da o zaman “Fruko” tabir edilen iki toplum polisi…
Ben de meyhaneye yeni girmişim, pardesümü asıp masaya oturacağım. Komet beni görünce kuş misali hemen pardesümün altına saklandı. Polisler meyhaneyi şöyle bir kolaçan ettikten sonra çıktılar.
Pardesüm ile Komet’i polislerin elinden kurtarmıştım.
Bir günlermiş o günler de… Komet’e nice yıllar diliyorum.
O yıllardan iki dizesi de bu yazının son noktası olsun:
“Ne geçmişimiz kaldı size verecek
Ne de gelecek bir kış içinde üşünecek”

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* Tahtakale, Türk kentlerinin çoğunda, surla çevrili alanın dışında kalan yerleşimler için kullanılan bir sözcük. Anadolu’da “toprak” kaleler var, mesela Urfa Siverek’te… Ama “tahta” kale pek yok. Peki, İstanbul’daki “Tahtakale” neyin nesi? Bir zamanlar “tahta” işleri yapıldığı için mi, yoksa kent surları dışında kaldığından mı adı “kale”ye çıkmış bulunmakta…
* TÜYAP Kitap Fuarı bu yıl da sona erdi. 600 yayınevinin katıldığı fuarda yüzlerce kitap, okurların beğenisine sunuldu. Öne çıkan kitapların listeleri yapıldı. Bunca şiirin yazıldığı, şairlerin de etkinliklere katıldığı fuarda hiçbir şiir kitabının listelerde yer almaması ilginç ve tuhaf değil mi?
* Çalışma Bakanı ve Sosyal Güvenlik Bakanı “müjde”yi verdi: Emeklilerin intibak yasası önümüzdeki yılın ilk altı ayında çıkacak; ödemeler 2013’te yapılacak… Alacakları zam da 10-200 lira arasında. Mehmed Kemal boşuna mı söylemiş: Umut fakirin ekmeği, ye Memet ye…

İNADINA ŞİİR

Hayatta hiç arkadaşı olmadı
yalnızlığından başka…

24 KASIM 2011, BİRGÜN

18 Kasım 2011 Cuma

OSMAN HAMDİ BEY PERA’DA…

Raviyanı ahbar ve nakilanı asar şöyle rivayet eder ki, Lübnan’ın Sidon kentinde bir köylünün tarlasında “nekrapol” bulunur. Arkeolog, ressam, ülkemizin ilk müze kurucusu Osman Hamdi Bey de (1842-1910) haberi alınca elbette oradadır. Ve tek düşüncesi vardır, bu paha biçilmez hazineyi bir an önce gemiye yükleyerek İstanbul’a götürebilmek…
Fakat tayfalar gemi, bu kadar ağır yükü kaldıramaz, batar diye yükleme işine yanaşmazlar.
Osman Hamdi Bey, bu kez kendisini “İskender” lahdine zincirleyerek tayfaları ikna edecek ve lahitler İstanbul’a getirilecektir.
Başta Nippur ve Assos olmak üzere Osmanlı topraklarında yapılan bu kazılar üç arkeologun kaderlerinin bileşkesini oluşturacaktır,
John Henry Haynes (1849-1900) arkeolog, Amerika arkeoloji fotoğrafçılığın kurucusudur. Diplomat olarak Irak’ta da bulunmuştur.
Hermann Vollraft Hilprecht (1859-1925) Alman arkeologdur.
Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde 15 ekimde açılan “Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar” başlıklı sergi, Amerikalı arkeologların Osmanlı topraklarındaki ilk kazılarını ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri konu almakta…
Pennsylvania Üniversitesi’nden Prof. Renata Holod ve Prof. Robert Ousterhout’un küratörlüğünde hazırlanan sergide, Pennsylvania Üniversitesi, Boston Güzel Sanatlar, İstanbul Arkeoloji, İstanbul Resim ve Heykel Müzeleri ve özel koleksiyonlardan derlenen Osman Hamdi Bey resimleri, 19. yüzyıla ait arkeolojik fotoğraf ve çizimler, mektuplar, gezi günlükleri ve ilk kez sergilenecek arkeolojik yapıtlar bulunmakta…
Serginin bir özelliği de Osman Hamdi Bey’in John Henry Haynes gibi diplomat oluşu nedeniyle bu yanına da ışık tutması…
Çünkü o yıllarda Osmanlı ile iyi ilişkiler içinde bulunmak isteyen ABD, Osman Hamdi Bey’in dostluğunu kazanacak, ardından onun verdiği izinle Haynes ve Hilprecht, Nippur ile Assos’ta kazılara başlayacaklardır.
Sergide Osman Hamdi Bey’in az bilinen resimlerinin yanı sıra, Pennsylvania Üniversitesi Müzesi’nde bulunan ve bugüne kadar bilinmeyen iki resmi de yer almakta…
Özellikle hiç gitmediği halde yaptığı “Nippur Tapınak Sarayı Kazısı” tablosu…
Sergiyi 8 Ocak 2011 tarihine görme şansınız bulunuyor.
Bu şans kullanılmaya değer bence…

***

Avukat Mehmet Ali Sebük, Nâzım Hikmet cezaevindeyken avukatlığı alır, cezasının haksızlığını, bunun korkunç bir adli hata olduğunu ortaya koyarak çalışır ve sonunda özgürlüğe kavuşmasında önemli bir oynar.
Sebük, “Nâzım’ın Özgürlük Savaşı” adlı kitabında bu dava çerçevesinde Nâzım Hikmet’in Türkiye’deki son yıllarını belgelerle ortaya koyarken Türkiye’nin yakın geçmişinin bir fotografisini de yansıtmıştı. (Cem Yayınevi, 1990)
Sebük, adı geçen kitabında Bursa cezaevinde yatarken sık sık görüştüğü Nâzım Hikmet’in “beslenmesi”ni şöyle anlatmakta:
“Nâzım revirdeki yemekten yararlanabiliyordu. Buna göz dikenler de vardı. Hasta olmadığı halde revirde nasıl yemek yiyor, deniliyordu. Bunu, Sıhhiyeci Vehbi sağlıyordu. Dışarıdan bazen yardım görüyordu, ama çok az. Bazen Balaban’ın annesi yemek getiriyordu. Nâzım, Balaban ve Orhan Kemal bir araya gelerek yemeklerini bir ziyafet dekoru içinde neşeyle yiyorlardı.”


ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* Ülkemizin çileli şairlerinden Enver Gökçe’yi 30 yıl önce, 18 Kasım 1981’de kaybettik. “Dost Dost İlle Kavga”nın şairi yaşamının yedi yılını hapiste, iki yılını da sürgünde geçirmişti.
* ÇEKÜL Vakfı’nın yayınladığı kültür mirası dergisi “Kilittaşı”nın 4. sayısının dosya konusu müzeler… Bekir Onur müze eğitimine değinirken; Edhem Eldem “arkeoloji alanını bir siyasi, kültürel ve hâkimiyet alanı olarak tanımlamayı beceren” Osman Hamdi üzerine ilginç saptamalarda bulunuyor.
* Shell & Turcas’ın katkılarıyla İstanbul’u anlatan fotoğrafların yer aldığı “Bu Şehr-i İstanbul” sergisi, yıl sonuna kadar İstanbul Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı’nda izlenebilir.

İNADINA ŞİİR

Yollar ve yolculuklar ile
avuttun ve aldattın kendini

Şair, anılarından başka
ne kaldı ömrüne yadigâr

Hani sevgilin idi rûzigâr

17 KASIM 2011, BİRGÜN

10 Kasım 2011 Perşembe

“DÜŞ”TÜ, “GERÇEK” OLDU

“Kitabevi”ne gitmenin “hapishane”ye girmekle eşanlamlı olduğu ülkemiz kültür-sanat ikliminde kitap, her zaman “tehlikeli madde” olarak algılanmıştır. Dün öyle idi, bugün de öyle değil mi?
Kitapher zaman en tehlikeli silahlardan biridir.
Terörün alemet-i farikası…
12 Eylül’de de kitaplar toplatıldı, ya sıkıyönetim depolarında çürümeye bırakıldı ya da kâğıt fabrikalarında yakıldı, yayınevlerinin kapıları kilitlendi, yazarlar ellerinden kalemleri alınarak kelepçeler vuruldu.
İşte o günlerde 28 yürekli yayıncı, TÜYAP Kitap Fuarı aracılığı ile düşünce ve ifade özgürlüğünün aydınlık penceresini aralıyordu.
TÜYAP’ın o günlerdeki “düş”ü, 30. yılında bugün “gerçek” oldu.
İstanbul’dan sonra kollarını Ankara, İzmir, Bursa ve Diyarbakır’a uzattı. Bu uzun yolculukta sevgili arkadaşlarım Sunay Girgin ile Deniz Kavukçuoğlu’nun özverili çabaları da unutulmamalı…
Üç gün sonra da Türkiye Yayıncılar Birliği’nin işbirliğiyle 30. kez açılacak kitap fuarının teması “Umut: Düş mü, Gerçek mi?”
Onur konuğu ise özellikle öykülerinde “düş”le “gerçek”i harmanlayan Ferit Edgü…
Yani, iki açıdan da ismiyle müsemma bir kitap fuarı…
Fuara bu yıl 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılıyor. Yurt dışından da 35 ülkeden yayınevleri, telif ajansları ve yazarları konuk olmakta…
Bu yıl fuarın bir özelliği de onur konuğu Mısır’ın çağdaş sinema sanatının örneklerinden bir seçkinin sunulması…
Bu vesileyle Ferit Edgü’nün “O” romanından “Hâkkari’de Bir Mevsim” olarak sinemaya aktarılan filmi gösterilemez mi?
Edgü, “O” romanını 1977’de yayınlamıştı. Onat Kutlar ve Edgü’nün yazdığı senaryo, “Hâkkari’de Bir Mevsim” adıyla 1983’te Erden Kıral’ın yönetmenliğinde sinemaya aktarılmıştı.
Edgü, Paris yaşamından sonra Hâkkari’de yedeksubay olarak öğretmenlik yaparken yaşadıklarını, bir başka deyişle toplum ile iletişim kurmaya çalışan bir aydının yalnızlığını anlatmıştı.
Filmin başlıca oyuncuları ise Genco Erkal, Rana Cabbar, Erol Demiröz, Berrin Koper, Şerif Sezer, Macit Koper ve Erkan Yücel...
Film gösterimi ayrıca Erkan Yücel gibi bir tiyatro ve sinema ustasının hatırlanmasına da vesile olacaktır.
Kitap gibi bir “tehlikeli madde”yi barındıran fuar, dün olduğu gibi bugün de düşünce ve ifade özgürlüğünün “düş”ten “gerçek”e uzanan “umut” yolculuğudur aynı zamanda…
Yoldaşınız düş ile gerçeğin rehberliğinde “umut” olsun…
***

TÜYAP Kitap Fuarı’nda13 Kasım Pazar günü Ragıp Zarakolu’nun yöneteceği ve konuşmacı olarak Aziz Tunç, Niko Uzunoğlu, Gülçiçek Günel Tekin, Zülküf Kışanak’ın katılacağı “Resmi Tarihin Panzehri Olarak Sözlü Tarih” söyleşisi var. Ama ne yazık ki Zarakolu, zorunlu olarak söyleşide bulunamayacak. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Metin Celâl imzalı bildirisine ben de imzamı atıyorum: “Ragıp Zarakolu, yayımlama özgürlüğü için çalışan, düşüncelerin serbestçe ifade edilmesini savunan bir yazar ve yayıncıdır. Bu tavrı nedeniyle onlarca kez yargılanmıştır ve halen süren davaları vardır. Gazeteci, köşe yazarı, yayıncı ve yazarların haklarında geçerli bir suçlama varsa savcılıklara davetle ifadelerinin alınması yerine topluca gözaltına alınmalarını düşünce ve ifade özgürlüğü ve demokrasimiz açısından çok sakıncalı ve vahim uygulamalar olarak değerlendiriyoruz."

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* 24-27 Kasımdaki uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul’un Onur Sanatçısı Komet. Sanatçının 70. yaşı “O Değilse Başkasıdır”–“Esrarengiz” sergisiyle kutlanacak ve bazı yapıtları sergilenecek.
* TÜYAP Kitap Fuarı’nda 12 Kasım saat 16.15-17.15’te yapılacak “Erdal Öz’ün Çocuk Edebiyatı’na Katkısı” söyleşisinin konuşmacıları Çetin Öner, Erol Toy, Mahmure İleri, Mustafa Delioğlu, Refik Durbaş, Selahattin Dilidüzgün, Sevim Ak, Ülkü Tamer, Kezban Akçalı ve Esad Tekand.
* Salâh Birsel, 1941’de “Gençlik” dergisinde çıkan “Bulut Geçti” başlıklı şiiri yüzünden yargılanacak, ama aklanacaktır.

İNADINA ŞİİR

Umudun avcısı var
Umutsuzluğun yok

FERİT EDGÜ

10 KASIM 2011, BİRGÜN

3 Kasım 2011 Perşembe

DEPREMDE FOTOĞRAF NEREDE?

Zaman, 1939 yılının 27 Aralık günü, sabaha karşı saat ikide Erzincan ve çevresinde bir kez daha duruyor. Richter ölçeğine göre 8 şiddetindeki deprem, başta Erzincan olmak üzere Amasya, Tokat, Sivas, Kırşehir, Ankara, Çankırı, Kayseri, Samsun, Ordu illerinde etkisini gösteriyor ve tam 32.962 yurttaşımız canından oluyor...
O günlerin gazetelerinin aynasına yansıyan haberlere göre TBMM hemen harekete geçmiştir. Yardımların acilen felaket bölgelerine ulaştırılmasını sağlamak, gereken önlemleri almak üzere hemen bir komisyon kurulmuştur. Ülkede ulusal yas ilan edilmiş ve yurt çapında bir yardım kampanyası başlatılmıştır.
Deprem, dünya kamuoyunda da yankısını bulmuştur. Aralarında Fransa, İngiltere, Almanya, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’nın da yer aldığı birçok ülke, depremzedelere yardımda bulunmak için harekete geçmiştir.
Ve 31 Aralık günü, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Erzincan’dadır.
Evet, aradan tam 72 geçti. Karamsarlığın, umutsuzluğun, çaresizliğin anlamı yok, biliyorum. Elbette çok şey değişti. Dünya değişti çünkü... Ülkemiz, şükürler olsun, “ileri” demokrasi yolunda oldukça yol katetmekte(!)…
Son yüzyılda nice deprem felaketi yaşandı.
Cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar geldi geçti.
Sözler verildi, depremzede fotoğraflarına bakılıp gözyaşları döküldü. İsmet İnönü’yü seversiniz, sevmezsiniz. Sorun o değil, sorun devlet adamlığı…
İsmet Paşa ile o acılı kadının fotoğrafı var ya, işte o, 72 yıldır öylece, değişmeden duruyor ve diyor ki:
“Ey siyasete yön verenler, şimdi benim niye böyle bir fotoğrafım yok sizlerden biriyle...”

***

Kutsal kitaplara göre kardeş katilliği Habil’in küçük kardeşi Kabil’i öldürmesiyle başlıyor. Krallıkların, imparatorlukların tarihinde kardeşlerin birbirlerini öldürmesi büyük bir yer tutmakta… Günümüzde de sık sık halkların kardeşlik çemberi içinde barış içinde yaşayacakları dile getirilmekte.,, Oysa halklar “arkadaş” olurlarsa barış içinde de yaşabilirler. Arkadaşlık birbirine saygıdır, bağlılıktır, paylaşmaktır. Arkadaşlık, kardeşlik duygusunu da barındırır içinde çünkü… Barış içinde birlikte yaşanacaksa “arkadaşlık” bilincine daha bir önem verilmesi gerekmez mi?

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* 1995’ten bugüne 8 milyon fidanı doğaya kazandıran Ege Orman Vakfı ile işbirliğinde bulunan ve sera gazlarının iklim değişikliğine yol açan karbon ayak izini azaltmak için çalışmalar yürüten Roche, “2011 Dünya Orman Yılı”nda İzmir Seferihisar – Kavakdere mevkiinde 6 bin 600 fidanlık “Roche Çalışanları Korusu” ve 10 bin fidanlık “Roche Ormanı” oluşturdu.
* Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kuruluşunun 80. yılı etkinlikleri kapsamında, Türkiye’de sanata yön veren kavramları, modern sanat tarihi yazımını kuşatan sorunları geriye doğru giderek hatırlamak ve düşünmek için yapılan bir ziyaret niteliğindeki “Suretin Sireti” sergisi 1 kasımda Pera Müzesi’nde açıldı.
*İlk kitabı “Başka Hayatlar” ile 2004 Memet Fuat Deneme Ödülü’nü alan, ilk romanı “Yeni Baştan” 2007’de yayınlanan Nilüfer Kuyaş, “ayrılış travması üzerine yürek burkan bir hikâye” olarak anlattığı ikinci romanı “Ada’daki Ev”de Türkiye’nin siyasal çalkantılarla dolu bir dönemine ışık tutmakta… (Can Yayınları)

İNADINA ŞİİR

Barışı sever bütün çocuklar
beştaş, saklambaç, elim sende
bu yüzden anlamı aynıdır, değişmez
barış sözcüğünün halkların dilinde

(Barış koyun çocukların adını)

03 KASIM 2011, BİRGÜN

28 Ekim 2011 Cuma

VAN’DA KAR SUYUNDAN BİR ÇEŞME

Gökyüzü, bir gökyüzü mavi: Gerisi Van kalesi

Dayamış başını Van gölünün omuzuna
bir yanı Kaya Çelebi camisi, aklın hayalin durur
bir yanı çatak, jirki
Selçuklu erenlerin ervah-ı âlem mescidi
herki ve mamhoran kilimi
nice acılara atılmış ilmiği
nice sevinçlere rahm-ı maderden
Van kalesi
kaldı mı artık anlatan ol hikâyetin
bir top bulut olup uçaydım burcundan
alnının al akıtmasından öptüğüm akşam

Gökyüzü, bir gökyüzü mavi: Gerisi kırık anılar mahzeni

Çay içiyorum iskelede, gün devrildi
Kuzgunsekmez’in kolları arasında
iki asker, ne kaldı şurada tezkereye
bilekleri kelepçeli bir serçe
kaçağa düşmüş gençliğim
çıkınında sac kavurma, uzun ekmek, yoğurt
bir de mavi gökyüzü
durup durur avuçlarının ortasında Akdamar adası
nice gurbetlere yazılmışlığın adası
yol kavşaklarında çözülmüşlüğün adası
kim mi anlatır meramın sular kararınca
gözlerinin ince karasından öptüğüm akşam

Senin adresin: Tanrı Haldi’nin kudreti sayesinde
Argisti’nin oğlu
Sardur bu mahzeni doldurdu.
İçinde 5800 ölçek zahire var.
Benimki: Kanadı kırık bir rüzgâr
kapıları kilitli bir han
buğday ve incir, kan her zaman
yüzümde yalnız kendi şavkına düşen
bir beyaz ay, bembeyaz anılar
Yol boyu kar suyundan bir çeşme işareti

Gökyüzü, bir gökyüzü mavi: Gerisi durmuş bir güneş saati

Çözüyor kelepçesini serçenin, gün devrildi
Van gölünün öte yanı Muş yol ayrımı
çıkınını topluyor askerler
resmine bakıyorum sana yakışan özlemin
çay tazeleniyor
artık ne kaçağa yazılmak ne kan davası
yağmur damlası, sessizliğin bereketi
topladım dengimi Van’dan gidiyorum
ayrılığın geçit vermez sesini öptüğüm akşam

Van. 29 Eylül 1983. Saat 17.45. Nuh otelin
dağlara bakan penceresi önünde durdum ve düşündüm
şu an burnunun ucundan öpmek istediğimi düşündüm
ol hikâyetini düşündüm bir mavi gökyüzünün
kaçaklarda sürünen gençliğini su kırağında açan gelinciklerin
telli duvaklı mahpus damlarını

Gidiyorum işte yol boyu kar suyundan bir akşam
içimde dağların gölgesi ve özlemişliğim seni

Sevmişliğim seni

***

Bir kenti güzel, değerli, yaşanılır kılan tarih, doğa ve insan hazinesi değil midir? Van da bütün bu özellikleri bağrında barındıran bir hazine… Bu hazine, şimdi “deprem” felaketinin yağması altında… Fakat kısa süre içinde bu felaketin üstesinden gelmesini bilecektir. Çünkü tarih, doğa ve insan gücü olarak değerinin farkındadır. Van’a birkaç kez misafir oldum, yukarıdaki şiiri, içindeki tarihten de belli, tam 28 yıl önce orada yazdım. Biliyorum ki, Anadolu toprağında bir evim, bir sıcak yuvam da Van’da bulunmakta… Canlarını yitiren arkadaşlarıma sabırlar diliyor, yakın bir gelecekte bir daha tarihi, doğası ve insanıyla kucaklaşacağımı umuyorum.

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* TUİK’in 2010 yılı verilerine göre 14 Doğu Anadolu bölgesi ilinden İstanbul doğumlu 2.371.086 kişi ikamet etmektedir. Bunun İstanbul nüfusuna oranı yüzde 18.35. Hakkâri 6.919 İstanbul doğumlu ile son sırada, Malatya 358.518 kişiyle ilk sırada yer almaktadır. İstanbul doğumlu Vanlılar ise 123.680. Doğu Anadolu bölgesinin 14 ilinden İstanbul doğumluların toplamı da 2.371.086 kişiye ulaşmakta. (Doç.Dr.Yüksel Demirkaya; Sayılarla İstanbul 2010, İstanbul Ticaret Odası)
* Mikrobölgeleme kayıp tahmin sonuçlarına göre İstanbul’da 5.000 çok, 20.000 ağır, 110.000 orta, 300.000 hafif hasarlı bina bulunmakta… Acil barınma ihtiyacı olan hane sayısı ise 528.136. “Deprem”, Van dolayısıyla yine gündemde. “Sesimi duyan var mı?” demeye gerek kalmadan, bu veriler karşısında “deprem”le yaşamaya nasıl alışacağız?
* “Devrim, sistemin dış güçler tarafından altüst edilmesi sayesinde olmayacaktır. Sistemin inkârı, sistemin kendisinin neden olduğu alternatif pratiklerle sistemin içinde yayılır.” (Andre Gorz: Maddesiz, Ayrıntı Yayınları)

27 EKİM 2011, BİRGÜN

20 Ekim 2011 Perşembe

İŞÇİLER BİRLEŞİNİZ!

O zamanlar ülkede bugünkü kadar “ileri!” demokrasi yoktu. Özellikle kış günleri “Kuzey”den gelecek “komünizm” fırtınası beklenirdi. Fırtınanın habercisi de kırmızı kapaklı kitaplar, orak-çekice benzetilen desenler, izin alınmış bir toplantıda yapılanlar bir yana “köfteci”de konuşulanlar bile suç unsuru sayılabiliyordu.
Romanımızın yüz aklarından Orhan Kemal de üç arkadaşı ile bir “köfteci”de konuştukları için gözaltına alınanlardır.
Üstat bu konuda “şerbetli”dir.
Ne zaman ülkede “kuzey” rüzgârları esmeye başlasa soluğu sinemada alırdı. Bu arada evi aranır, belli yerlere haberler bırakılır; ancak fırtına dindikten sonra ortaya çıkardı.
Ben de gençliğimde bir sinema delisiydim. Üç film birden oynatan sinemalar vardı, öğle girerdim, akşam çıkardım.
Üniversiteli yıllarımda da soğuktan korunmak için sinema güvenli bir limandı. Evde soba yanmıyorsa at kendini sinemaya hem ısınırsın, hem filmi daha önce görsen de iyi bir uyku çekersin…
Ama sinema yapanlarla, çalışanlarıyla ülfetim pek olmadı.
Arkadaşım Ali Özgentürk sinemacıydı ama daha çok edebiyattan, şiirden konuşurduk. (Bir ara Süreyya Berfe ile “Asya “ adında bir kültür-sanat dergisi de çıkarmışlardı.)
Yavuz Özkan Yenikapı’da Kemal Bey’in kahvesine gelirdi, ikimiz de üniversitede öğrenci idik, daha çok tiyatro üzerine sohbet ederdik.
Geçenlerde Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “geç gelen ödüller” törenini izlerken bir film şeridi gibi 70’li yıllar geçti gözlerimin önünden…
1979 yılı “Çırak Aranıyor” kitabım çıkmış, “Çaylar Şirketten”in kırık dökük dizeleri cebimde, kentten kentte dolaşıyorum.
Niyetim Adana’ya gitmek, yolum Antalya’ya düştü.
Tam da film festivalinin içine…
O yıllar beş yıldızlı oteller bu kadar çok değil. Konuklar Orman Bakanlığı’nın Lara plajındaki tatil kampında kalıyor. Bakanlık Milli Selamet Partisi’ne bağlı, bu nedenle mutfak çalışanları MSP’li, garsonlar ise devrimci gençler... (Bir “ileri!” demokrasi örneği daha…)
Fakat gençlerin coşkusu festivalin her anına yansıyordu. Akşam Konyaaltı’nda konserler izleniyor, gece plajda “Derdalan” şarapları eşliğinde, şarkılar türkülerle sabaha kadar sürüyordu.
Yavuzer Çetinkaya Paris’ten yeni dönmüştü. Sanırım ilk kez yapılan Altın Portakal Şarkı Yarışması’nda birinci olmuştu.
Festivalin en iyi filmi mi? Senaryosunu yazıp yönettiği Yavuz Özkan’ın “Maden”…
“Maden” üç ödül daha alacaktı. En iyi erkek oyuncu Tarık Akan, en iyi kadın oyuncu Hale Soygazi, en iyi yardımcı kadın oyuncu Meral Orhonsay…
Sonraki yıllarda ödül alan filmleri, yönetmenlerini ve oyuncuları medyada izlediniz.
Şimdi yağcılar-yağdanlıkçılar Tarık Akan’a, Rutkay Aziz’e saldırıyorlar. Onlar o zaman da özgür düşüncenin timsali idiler, bugün de…
Saldırganlar önce kendi geçmişlerine baksınlar.
Akan da, Aziz de tutarlı davranışlarıyla o gün de, bugün de kaya gibi duruyorlar.
“Netekim” eyvah eyvah ki, 12 Eylül bütün bir yaşam alanına olduğu gibi sinemaya da keskin kılıcını indirmişti. Yılmaz Güney yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Zeki Ökten, Şerif Gören, Atıf Yılmaz, Ali Özgentürk, Tarık Akan gibi ustalar önceleri “Papirüs”te, sonraları “Çiçek Bar”da bir “yuvarlak masa” çevresinde otağ kurdular.
“Kuzey” rüzgârları fırtınalara dönüşmüştü çünkü…
“Maden” filminin özünü mü sordunuz?
Filmin son cümlesi her şeyi anlatmaktadır:
“İşçiler birleşiniz.”

***
AB uyum yasaları, Kopenhag kriterleri, Venedik sözleşmelerinde “ayarlama” yaparak Avrupa yaşam standartlarına erişmiştik. “Pırlanta”da geçmiştik bile. Bir tek sigara ve alkol kalmıştı. Onları da “güncel”leyince “ef-kâr”ı bırakıp “muhafaza-kâr” mertebesine ulaşmış olduk. “Kâr”lar böylece “muhafaza” altında, yetkiyi de siz verdiniz, niye yakınıyorsunuz?

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* ETİ Çocuk Tiyatrosu Charles Perrault’un yapıtından, Gülen İpek Abalı tarafından uyarlanan “Çizmeli Kedi” oyunu ile 15 ekimde Terakki Vakfı Kültür Merkezi’nde ilk gösterimini gerçekleştirdi.
* 15 Ekim 2008’de aramızdan ayrılan, Cumhuriyet Dönemi modern Türk şiirinin öncü şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, vefatının 3. yılında Çocuk Vakfı tarafından Karacahmet Mezarlığı’ndaki mezarı başında anıldı.
* “Bir adamın anlattığı hikâyelerin hatırlanması o adamı ölümsüz kılar.” (Daniel Wallace: Büyük Balık, Yapı Kredi Yayınları)

İNADINA ŞİİR

Henüz kurumadan güneşin turuncu kumu
bugün de hülyasından damıt uykumuzu

20 EKİM 2011, BİRGÜN

13 Ekim 2011 Perşembe

USTA, NE DİYORSUN BU HUSUSTA…

Geçmiş zaman… Anadolu’da 100-150 yıllık bir kasaba… Eski evler onarılacak, sokaklar mazisine uyar biçimde düzene sokulacak, yani kısaca tarihi dokusu günümüz koşullarına göre yeniden biçimlenecek…
İşler “Arnavut kaldırımı” yapımına gelince tıkanır.
Çünkü bu kaldırımı döşeyecek ustalar bir türlü bulunamaz.
Bunun üzerine belediye encümeni karar alır.
Adı üzerinde Arnavut kaldırımı, ustaları da elbette Arnavutluk’ta olmalı…
Yazışmalar yapılır, komisyonlar kurulur, heyetler hazırlanır ve başkent Tiran’ın yolu tutulur.
O yıllarda Enver Hoca, Arnavutluk’ta iktidarda…
Bizimkiler dertlerini anlatırlar, Arnavutluk yetkilileri çok şaşırırlar. Çünkü Arnavutluk’ta ne o ad altında kaldırımlar vardır, ne de ustaları…
Televizyonla aram pek iyi değildir, fazla izlemem. Radyocuyum ben. Klasik müzik dinlerim, Turgut Uyar misali insan sesi olmayan caz dinlerim.
Geçen gün İzTV’de “Bir Usta Bin Usta” tesadüfen programı görünce televizyonun karşısında çakıldım kaldım.
Tarih Vakfı yayınları arasında çıkan, Bünyad Dinç’in fotoğrafları ile bezediği “Taşın ve İnancın Şiiri: Mardin” kitabının yazarı olarak da oldukça heyecanlandım.
“Bir Usta Bin Usta”, taşın dile geldiği kentte, taşla çıkılan bir yolculuğun belgeseli...
Mardin’de “Bir Usta Bin Usta” atölyesinde, taş ustası Veysi Duva, geleneği 20 öğrencisine aktarıyor. 20 usta adayı, Mardin’i Mardin yapan taşla tanışıyor; “yüzü sert kalbi yumuşak” Mardin taşları, hevesli ellerin vuruşlarıyla yeni biçimler alıyor.
Veysi Duva, bir Anadolu bilgesi…
Yaşı Mardin’in yaşında sanki…
Taşın nasıl işleneceğini gösterirken tarihini de anlatıyor.
Öğrencilerine ilk öğüdü, içlerinde “iyilik”in olması… O ustalarından öyle görmüştür, çünkü o “iyilik” ustalığını sanatına yansıtacaktır.
Geleceğin usta adayları, taş işlemeciliğinin incelikleriyle birlikte, yaşadıkları kenti de yeniden keşfediyorlar.
Lise öğrencisi bir genç kız…
Kadim okul binasındaki taş işçiliğinin farkına vardıktan sonra Veysi Usta’nın yanına koşuyor. Amacı öğretmen olmaksa da taşın cazibesinden kendisini alamıyor ve işlemeyi öğrenmeye başlıyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın teknik danışmanlığında, Anadolu Sigorta tarafından yürütülen ve 10 yılda 1000 yeni usta yetiştirmeyi hedefleyen “Bir Usta Bin Usta” projesi iki yıldan beri sürmekte…
Proji kapsamında ilk yılda Eskişehir’de lületaşı, Bursa’da karagöz tasviri, Trabzon’da kazaziye, Gaziantep’te kutnu dokumacılığı, Edirne’de edirnekari eğitimleri verilmiş...
İkinci yıl Van’da savatlı gümüş işçiliği, Çorum’da kargı bezi dokumacılığı, Hatay’da ipek dokumacılığı, Mardin’de taş işlemeciliği, Sivas’ta tarak yapımı mesleklerinin hayat bulması için çalışmalara başlanmış...
Yazının başına dönecek olursak, bütün bu çabalar yurdum insanının çaresizliğine bir çözüm olabilir mi?
Küresel dünyada tüketim ekonomisinin azgın anaforunda “usta”ların, ustalıkların değeri ne kadar bilinebilir?
Usta, ne diyorsun bu hususta…
DİPNOT: Eşim Bilge, Birgün’de en çok “Arka sayfa güzeli” köşesini beğeniyor. Ne tesadüf, geçen pazartesi günü “arka sayfa”nın güzeli Muğla’nın Kavaklıdere ilçesinde yaşayan son 15 bakır ustasından biri idi…

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ın şiir beğenisi sanırım “İkinci Yeni” ve bir-iki şairle sınırlı. Sanki onlardan sonra güzel şiirler yazılmadı ve “şiir öldü”. Abdullah Özkan ile hazırladığımız ve 556 şairin yer aldığı “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri Antolojisi”ne göz atsa “yaşayan” Türkiye şiirinin ne zenginlikler taşıdığının farkına varacaktır.
* Bir televizyonda “dinamit” misali, üç kişinin katıldığı bir tartışma programı… Moderatör galeyana gelip bir günlük gazeteyi param parça ediyor, konuşmacılar da destek veriyorlar. Gazeteci olarak mesleğim adına utandım. Bir gazeteyi beğenmeyebilirsiniz, haberlerini eleştirir, manşetini tartışırsınız. Ama “yırtma” hakkını size kim veriyor? Bu anlayışla yakında ekrana kitaplar doldurulup yırtılır yakılırsa kimse şaşırmasın.
* Bakırköy Belediyesi’nin bedensel engelli ve engelli olmayan gençlerin bir arada sanat yapmalarına olanak sağlayan “Altın Parmaklar” piyano orkestrası, 9 ekimde Yunus Emre Kültür Merkezi’nde izleyici karşısına çıktı.

İNADINA ŞİİR

Ölümün aşındıramadığı bedenimi
Güney rüzgârları kavurdu
Şair, kaç yıldır bekliyorum
Sabrın sığınağında söyler misin?
Kapı komşum evleri
Adaşım gökyüzünü
İkiz kardeşim eceli...

Ey adımı adı misali taşa yazan usta
Yalnızlığımı da yazsaydın ya
Başımın tacında duran zamana
Ayaklarımın ucundan akan zamana...

Bir de geçmiş ve şimdi ve gelecek zamana...

(Taşın ve İnancın Şiiri: Mardin kitabından…)

13 EKİM 2011, BİRGÜN

9 Ekim 2011 Pazar

BU DA BİR "SINIF" HİKÂYESİ...

Odatv iddianamesi 17’nci delil klasörü, “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik Etme Amaçlı Yapılan Haberlere” ayrılmıştır.
Bunlardan biri de gazetemiz yazarı L. Doğan Tılıç’ın “Sınıf Savaşlarına Geri Dönüş” başlıklı makalesidir.
Nedir Türk edebiyatında bu “sınıf” kavramının macerası?
“Şiir” aracılığıyla sınıfları ve zümreleri birbirine düşürücü eylemde bulunmak ne anlama gelmektedir?
Kitap kapağının renginin “kırmızı” olması dahi neden komünizm adına propaganda vesilesi sayılmaktadır?
Tılıç’ın “sınıf” sözcüğünü kullandığı yazısı, Rıfat Ilgaz’ın yayınlanması benim doğum tarihime denk düşen “Sınıf” kitabını hatırlattı.
Cumhuriyet edebiyat tarihinde ne ilginç bir rastlantı…
Hatırlayalım:
“Sınıf” Rıfat Ilgaz’ın 1944 yılı başlarında yayımlanan, “Yarenlik”ten sonra ikinci şiir kitabıdır.
Kitap “kırmızı” kaplıdır ve Devrim Kitapevi tarafından yayınlanmıştır. Fakat talihe bakın ki, “Sınıf” 25 gün satışta kaldıktan sonra zamanın Sıkıyönetim Komutanlığı eliyle toplatılacaktır.
Ilgaz, evinin önünde bekleyen polisleri görünce tutuklanacağını anlar ve iki buçuk ay kaçak yaşar.
Fakat her sokağa çıkışında yaptığı gibi cebine bir kâğıt yazıp koymaktadır.
O gün de kâğıtta şunlar yazmaktadır:
“Bugün 24 Mayıs 1944… Evden, müdüriyete teslim olmak için çıktım. Yolda yakalayanlar bilsinler ki sırf bu iş için çıktım yola!”
Biraz da İkinci Dünya savaşının yön değiştirmesi ile oluşan hava üzerine teslim olur ve askeri cezaevine gönderilir, hücreye atılır. Mahkemeye de elleri zincire vurularak götürülür.
İstanbul 1.No.lu Örfi İdare Mahkemesi’nde yapılan yargılama, Ilgaz’ın 10 Ağustos 1944’te altı aya hüküm giymesiyle sonuçlanır.
Oysa bilirkişi raporunda “Sınıf”ta suç bulunmadığı özellikle belirtilmiştir.
(Bu dönemde yaşadıklarını daha sonra “Karartma Geceleri” adlı romanında anlatacaktır.)
Hapisten sonra yaşadıklarını Asım Bezirci’ye şöyle anlatacaktır:
“Altı ay sonra, Kasımın 24’ünde cezamı bitirip çıktığımda ne öğretmenliğim kalmıştı, ne de sağlığım. Felsefedeki öğrenciliğim de sona ermişti. Zor günler geçirdim. 1945 Eylülünde Heybeliada Sanatoryumu’na yattım. Orada hem tedavi oluyor, hem de çalışıyordum. Aziz Nesin’in iki ortağıyla çıkardığı ‘Cumartesi’ adlı magazine ‘Sanatoryumdan Mektuplar’ gönderiyordum. Bir dizi yazı. Ayrıca Esat Adil Müstecabi’nin yönettiği ve Hasan Tanrıkut’un imtiyazını taşıdığı ‘Gün’ dergisinde de şiirlerim yayınlanıyordu. (Rıfat Ilgaz: Asım Bezirci, Çınar Yayınları, 1989)
Peki, ne anlatıyordu “Sınıf”ta Rıfat Ilgaz?
Sözü bu kez de Asım Bezirci’ye bırakalım.
Anlatsın:
“Sınıf’ta bir öğretmenin (Ilgaz’ın) ağzından yoksul öğrencilerin okuldaki ve dışarıdaki yaşamı anlatılır. İşten dönen emekçiler, askere giden delikanlılar, dar gelirli memurlar, iç için göçen köylüler, dilenciler, beslemeler söz konusu edilir. Halkın ve çocuklarının yürek burkucu durumu iç ve dış gözlemi birleştiren, gerçeklik ve duyarlıkla örülen bir deyişle, sevecen, insancıl, dikkatli bir görüşle ortaya konur.”
Pertev Naili Boratav da 15.03.1944 tarihli “Yurt ve Dünya”da Ilgaz’ın “Sınıf”ını şöyle değerlendirecektir:
“Rıfat Ilgaz’ın şiirlerinde vakanın gerçekliğindeki ağırbaşlılığı ve sade, çıplak realizmi bulursunuz. Kin, gayz, nefret yok… Belki birazcık alay var. Onun şiirlerinin asıl örgüsünü sevgi ve merhamet teşkil ediyor. Basit, şatafatsız, gürültüsüz insanlar… Fakat iyi insanlar…”
İş bu minval üzredir “Sınıf”ın hikâyesi de…

09 EKİM 2011, BİRGÜN

6 Ekim 2011 Perşembe

DİKKAT: KİTAP SAYIMI

Babıâli’nin “basın merkezi” olduğu yıllarda bir “Derleme Müdürlüğü” vardı. Araştırmacı-yazar Türker Acaroğlu 22 yıl bu kurumun müdürlüğünü yapmıştı. Acaroğlu, her yıl sonu bir önceki yıl basılan kitapların bir dökümünü yayınlardı. Her yeni çıkan kitabın hangi türden olursa olsun Derleme Müdürlüğü’ne verilmesi yasa gereğiydi.
1960 yılında “Gök Onları Yanıltmaz” şiir kitabı müdürlüğe verilmediği için Ülkü Tamer’in başına işler açar.
Kitabın ilginç bir öyküsü vardır.
Tamer, 15 şiirini Gaziantep’te “el pedalı” ile çalışan ilkel bir matbaada “kartpostal” olarak bastırır. Matbaa kitabın kapağını basamaz, çünkü yeterli donanımı yoktur. Tamer de İstanbul’da bir matbaada kapak niyetine hazırladığı bir “zarf”ın içine bu kartpostalları koyarak kitap haline getirir.
Fakat iki matbaa da doğal olarak normal bir “kitap” basmadıkları için Derleme Müdürlüğü’ne bir nüshasını olsun göndermezler.
Basın Savcılığı da bir süre sonra Tamer hakkında soruşturma açılacaktır.
Gaziantep’teki matbaacı “Ben kartpostal bastım” diyecektir, İstanbul’daki de “Ben kapağını…”
Savcı, işin içinden çıkamaz ve Tamer’in aklanmasına karar verir.
Ülkemizin ileri demokrasisinde şairin, yazarın başına bela mı açmak istersin, bahanenin bin bir yolu var.
Derleme Müdürlüğü halen çalışıyor mu, bilemiyorum. Çünkü epey zamandır Acaroğlu’nun yaptığı çalışmalar medyada pek yer almıyor.
Geçenlerde İstanbul Ticaret Odası (İTO), İrem Yılmaz’ın hazırladığı “Türkiye’de Yayın Hayatı 2011” başlıklı; Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve Rusça bir kitapçık yayınladı.
Yılmaz, çalışmasına ilişkin istatistiki bilgileri T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü ISNB Türkiye Ajansı verilerine göre düzenlemiş bulunuyor.
Bu verilere göre 2010’da 35.750 yayına ISNB ataması yapılıyor.
Yeni yayımcı sayısı, 2010’da bir önceki yıla göre % 10.7 artış göstererek 1.711 olarak gerçekleşiyor.
2010’da baskı adedine göre ilk üç sırada % 57.2 payla toplum bilimleri, % 24.2 payla edebiyat ve retorik ve % 5.7 payla din konulu kitaplar yer alıyor.
2010’da 1.711 kayıtlı ve açık yayımcı tarafından toplam 35.750 kitabın 141.314.419 adet baskısı yapılıyor.
Sözü şuraya getireceğim: Her ne kadar Adalet Bakanlığı 25 Ağustos 2011’de yayınladığı bir raporla cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak dört gazeteci bulunduğunu açıklasa da İstanbul Indymedia Bağımsız Basın Merkezi 63 gazetecinin hükümlü ve tutuklu olduğunu açıklıyor.
Bu 63 gazeteci içinde muhabir, yazı müdürü, dergi sahibi dışında ilk akla gelen Nedim Şener, Soner Yalçın, Mustafa Balbay, Yalçın Küçük gibi gazeteci-yazarlar da var.
Merak ediyorum, “Türkiye’de Yayın Hayatı 2011” başlıklı araştırmada bu gazetecilerin kitapları da yer almakta mıdır?
Onlar da yazarları misali tutuklu ve hükümlü müdür?
Elbette en çok da Ahmet Şık’ın daha basılmadan el konulan kitabını merak ediyorum.
Şık’ın kitabı da Ülkü Tamer’in şiirleri misali, kitap ise varlığı nerede, kitap değilse yazarı neden tutuklu?
Diyeceksiniz ki, ileri demokraside olur böyle şeyler…
Olur…

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* O yıllarda Denizler, Mahirler şiirler okur; Gün Zileli, Hüseyin Cevahir kültür-sanat dergilerinde yazarlardı. Gençlik dernekleri, öğrenci birlikleri kültür-sanat şenlikleri düzenler; İsrail’den, İsveç’ten, Fransa gibi ülkelerden konuklar gelirdi. Türkiye Milli Talebe Federasyonu Kültür Sanat Komisyonu da 1966’da bir şiir, öykü ve oyun yarışması düzenler; 200 yapıtın katıldığı şiir yarışmasında Süreyya Berfe “Kasaba” ile birinci, Ataol Behramoğlu “Bir Gün Mutlaka” ile ikinci, Şerif Gönültaş “Şölen Geceleri” ile üçüncü olacaktır. “Birgün”lermiş o günler de…
* Yönetmen Francesco Rosi, 1979’da Carlo Levi’nin “İsa Bu Köye Uğramadı” romanını, aynı isimle filme çekmiş; Paolo Bonacelli, Alain Cuny, Léa Massari ve Irene Papas'ın rol aldığı filmde Gian Maria Volontè, Carlo Levi rolünü oynamıştı. Italo Calvino’nun “Avrupa tarihinin trajik bir destanı” olarak nitelediği roman, Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisiyle bir kez daha Türkçede… (Helikopter Yayını)
* Hayata karşı bir günah varsa, bu belki ondan umudu kesmekten çok, bir başka dünyayı ummak ve elimizdekinin amansız gösterişinden kaçmakta yatar. (Albert Camus, 1939)

İNADINA ŞİİR

Babası hapisten çıkmış
parka gidiyorlar
uçurtma uçurmaya

Babası çocukluğunu
gökyüzüne bırakacak

O, damağını süsleyen
anne sütünün lezzetini…

Gök gürültülü sağanak yağışlı…

1 Ekim 2011 Cumartesi

TEKZİP...

Edebiyatın “unutuş” uçurumu¬na, başta “Çulluk” olmak üzere en az yirmi beş roman, yüzlerce hikâye, elliden fazla oyun bırakan Mahmut Yesari’nin asıl adı Yesarizade Mahmut Esat Hayrullah’tır. 5 Mayıs 1895’te İstanbul’da Emirgân’da dünyaya gelir. Dedesi, 18. yüzyıl sonlarında yaşamış ünlü hattat Yesari Mehmed Esad Efendi’nin oğlu hattat Mustafa İzzet Efendi, babası ise mülkiye kaymakamlığından emekli Fahret¬tin Bey…
Trajik olan ise bundan sonra Mahmut Ye¬sari’nin yaşadıkları...
15-16 yaşlarında, İstanbul Sultani¬sinde okurken “Gıdık” mizah mecmuasına Mahmut Esat imzasıyla karikatürler çizer. Doktor olmak istemektedir, ama resme kabi¬liyetinden dolayı devlet adına Avrupa’ya gönderileceği sırada 1. Dünya Savaşı çıkar. Sanayi-i Nefise Mektebi’ni bitiremeden Çanakkale savaşına gönderilir. Ça¬nakkale’de Ahmet Haşim ile birlikte olacak, bir süre sonra da “tedbil-i ha¬va” ile İstanbul’a gönderilecektir.
Terhisten sonra büyük avareliği başlar Ye¬sari’nin. Artık günleri Papazın Bahçesi, Mardik’in, Markar’ın, Avadis Ağa’nın meyhane¬lerinde geçecektir. “Yarın” mecmuasına ti¬yatro eleştirileri yazar, oyun çeviri ve adapteleri Darülbedayi repertuarına girer.
1932’de ikinci evliliğinin de hüsranla so¬nuçlanması üzerine Sirkeci’de “Yeni Meser-ret Oteli”ne taşınır, daha sonra da Beyoğlu pansiyonlarında sürdürür yaşamını...
Son yılları ise sanatoryumlarda geçecektir, ölümünden birkaç ay önce Hikmet Feridun Es’e şöyle diyecektir:
- Tıbbı tekzip etmek için yaşıyorum.
Ve 16 Ağustos 1945’te aramızdan ayrılır.
Üstadın bu yaşam öyküsünü ne zaman hatırlasam aklıma bugün ilerici, yurtsever aydınların yaşadıkları geliyor.
Bir zamanlar Anadolu sermayesinin başkenti olan Sirkeci’de oteller kalmadı, Levantenlerin Beyoğlu’nda yaşadığı pansiyonlar da…
İstanbul’un siluetini artık, Çekmece’den Sarıyer’e, Kartal’dan Beykoz’a alınları bulutların gölgesinde kalan plazalar ve “hotel” azmanları oluşturuyor.
Sirkeci otellerinin son numunesi ise Silivri’de, hapishaneler de kimi yazarların düşüncelerine kapalı, mektupların dahi yasaklandığı birer pansiyon…
Bunca ilerici, yurtsever aydının suçunu mu sordunuz?
Elbette, günümüz demokrasi anlayışını ve hukukunu “tekzip”…

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

* Tortum dünyada şelalesi ünlü bir beldemiz. Bugünlerde “şelale”ye bir kardeş daha geldi: HES’lere karşı tırnağıyla dişiyle direnen Tortumlu kadınlar. Şairin dediği gibi “bizim kadınlarımız.” Bilinçli direnişleriyle neler yapabileceklerini bir kez daha gösterdiler dünyaya…
* Günlerdir “Arap Baharı” teraneleriyle meşguliyet içindeyiz. Hayat yalnızca siyaset mi? Arap dünyasında aşk nedir; ölüm, gündelik hayat, özlem, sevgi ve sevda nedir? “Çağdaş Arap Aşk Şiirleri Antolojisi” Fas’tan Ürdün’e, Tunus’tan Yemen’e 12 Arap ülkesinden 54 şairin şiirleriyle bu soruların yanıtlarını arıyor Metin Fındıkçı’nın çevirisiyle… (Can Yayınları)
* Şairin makûs talihi… Suat Taşer, tam 60 yıl önce, 15 Kasım 1951 tarihli “Yeryüzü” dergisinde çıkan “Önce Sonra” başlıklı şiiri nedeniyle yargılanacak, ama davası aklanmayla sonuçlanacaktır.

İNADINA ŞİİR

Yüzüme dahi bakmadan
geçti gitti çoban yıldızı...

***

“Bugün”e mahsus değil, “her gün”ünü “BİRGÜN”de yaşayan herkese merhabam bakidir…

29 EYLÜL 2011, BİRGÜN

3 Şubat 2011 Perşembe

MÜHÜR

Sokak kederliydi. Yüzün
ay ışığına mührü düşmüştü

Karanlığın rengi soluktu
yağmura yürüdüm çıplak yürekle

Ağaçları kesiyorlardı

Bir yaprak düştü, bir yaprak daha
biri gençliğimin alnına düştü
biri sessizliğin avlusuna

Sokak kederliydi. Yüzün
mum ışığında defne gölgesi

Yaprak önce dudaklarına düştü
sonra memelerinin kuytusuna
yüzümü gömdüm hemen
bacaklarının arastasına

Rüzgâr terk eylemiş yurdunu
gurbete çıkmıştı gökyüzü

Hiçbir cemaatte yerim yok
yağmura yürüdüm münzevi

Sokak kederliydi. Yüzün
uzakta bir kırmızı tramvay

REFİK DURBAŞ

HARMAN

Gece perdesini araladı
serinliği düştü ovaya
ırmak adını sordu
adımı söyledim dağa

Harmandaydı rüzgâr
emanetine bıraktım
ayın ışığını ve kederi

Terk ettim kenti

SANAMER

Kartalın uçtuğunu gördüm
rüyalarımı çaldığını gördüm
dağların yarıldığını gördüm
suları kendi aynasında gördüm
rüzgârın ağladığını gördüm

Gökyüzü yıkıldı, Sanamer virane
çocukluğum enkazında kaldı anne

Rüyamda yalnızlığımı gördüm

ÇOCUKLARIN HAKKI

Çocukluğum Hak’tır, haklılığımdır benim.
Çocukluğum en temel hakkımdır çünkü…
Adımı çocukluğumdan alırım; yeryüzünden ve gökyüzünden; aydan ve yıldızlardan, akarsular ve denizlerden, kimliği kimliğimde yazılı ovalar ve dağlardan, ayvanın sarısından ve elmanın tadından; kavakların kederinden ve söğütlerin neşesinden alırım.
Adım kendimdir, kişiliğimdir, benliğimdir.
Kendim görüşlerimin ifadesi; kişiliğim her türlü bilgiyi edinme becerisi, benliğim din ve vicdan özgürlüğüdür.
Soyadım fiziksel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve sosyal gelişmem açısından yeterli yaşam standardına ulaşma hakkına sahipliğimdir. Eğitim hakkına sahipliğimdir.
Oyunlarımda savaş yoktur, başkasının hakkına tecavüz, hırsızlık, yalan-dolan, uyuşturucu kullanımı yoktur.
Beşiğime tank, tüfek, bomba gölgesinin düşmesini istemem; düşlerimin talan edilmesini, geçmişimin tarihi ne kadar ki, ama geleceğimin tecavüze uğramasını da istemem.
Rüyalarımda açlık, işkence, ceza ve yasa dışı işlemler yoktur.
Rüyalarımda derenin kumu güneştir, bulut yağmura kardeştir.
Dağ dağa komşudur, ama bulut yoksa başında dağ kimle konuşur?
Ben aç kalırsam, çocukluğumu daha yaşamadan en zor koşullarda çalışırsam, tapusuz mal misali diyardan diyara savrulursam, her türlü tecavüze maruz kalırsam içinizdeki, kalbinizdeki çocuk ve çocukluğunuz kimle konuşur?
Dünya yüzünde kim ki çocukluğu ile barışıktır, onun dünyası bütünüyle barıştır.
Kar yağdı kar üstüne, nar düştü kar üstüne…
Ateş içinde köz vardır, söz içinde söz vardır.
Benim yüreğimde sevinç vardır, özgürlük vardır, çocukluğum vardır.
Çocuğum çünkü, çocukluğum çocuktur benim.

EMANET

Arkadaşımdı uçurtma ve keder
birini gökyüzüne armağan verdim
keder, kalbime emanet kaldı

Çocukluğum babamla büyüdü
ruhum rüzgârla, kalbim kederle

Ay ışığından almıştı rengini
adını sordum, adımı söyledi

Yüzünü aya dönerek uyudu gece

KİTAPLARI

ŞİİR:

Kuş Tufanı (Soyut Yayınları, Şubat 1971)
Hücremde Ayışığı (Cem Yayınevi, 1974)
Çırak Aranıyor (Cem Yayınevi, 1978; 2. baskı: Cem Yayınevi, 1980; Yeditepe Şiir Armağanı)
Denizler Sincabı (ABeCe Yayınları, 1979)
İkinci Baskı (ABeCe Yayınları, 1979; Cem Yayınevi, 1990, 1994; Ümit Yayıncılık, Mart 1994; ‘Barış Koyun Çocukların Adını’ adıyla Nesin Yayınevi, 2009)
Çaylar Şirketten (ABeCe Yayınları, 1980)
Kırmızı Kanatlı Kartal (Cem Yayınevi, 1982; Ümit Yayıncılık, Mart 1994; Kök Yayın, Ekim 2007)
Nereye Uçar Gökyüzü (Yazko Yayınları, 1983, Behçet Necatigil Şiir Ödülü)
Siyah Bir Acıda (Yazko Yayınları, 1984)
Yeni Bir Defter-Şiirler-Meçhul Bir Aşk (Yeni Türkü Şiir Yayınları, Mart 1985)
Geçti mi Geçen Günler (Adam Yayınları, Ekim 1989)
Menzil (Papirüs Yayınları, Eylül 1992, 1993 Halil Kocagöz Şiir Ödülü)
Tilki Tilki Saat Kaç (Ümit Yayıncılık, Ağustos 1995; Kök Yayıncılık, Ekim 2007)
Düşler Şairi (Adam Yayınları, Eylül 1997)
İstanbul Hatırası (Adam Yayınları, Eylül 1998)
Hatıram Olsun (Adam Yayınları, Eylül 2000)
Şimdi: Haberler (Adam Yayınları, Eylül 2001)
Yol Uzundur Günden Ama Ölümden Kısa (Adam Yayınları, Şubat 2002)
Denizler Sincabı (Şimşek Yayınları, 2003)
Aydede’ye Alfabe (Şimşek Yayınları, 2003)
Rüya Tabirleri (Adam Yayınları, Nisan 2004)
Gözbebeğim İstanbul (Boyut Kitapları, 2004)
Kırk Dört Sıfır Dört (Kırmızı Yayınları, Mayıs 2007)
Kuyruğu Zıp Zıp Kanguru (Kök Yayıncılık, Ekim 2007)
Mevlana (Boyut Kitapları, 2007)
Pençesi Pamuk Kedi (Kök Yayıncılık, Ekim 2008)

TOPLU ŞİİRLER

Bir Umuttan Bir Sevinçten 1 (Can Yayınları, 1984)
Adresi Uçurum 2 (Can Yayınları, 1987)
Kimse Hatırlamıyor 1 (Adam Yayınları, Şubat 1994)
Nereye Uçar Gökyüzü 2 (Adam Yayınları, Ekim 1994, Aralık 1998)
Seçme Şiirler (Adam Yayınları, Eylül 1997; 2001’e kadar yedi baskı)
Adresi Kalbimde (Boyut Dosya Yayınları, Kasım 2000)
Çırak Aranıyor (Kırmızı Yayınları, Mart 2010)
Hatıram Olsun (Kırmızı Yayınları, Mart 2010)

RÖPORTAJ

Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu (Cem Yayınevi, 1990; Piya Kitap, Ağustos 1997; Cumhuriyet Kitapları, 2009)
Güneşli Rüzgârı Nâzım'ın (Piya Kitaplığı, Ekim 1997; Daktylos Yayınları, 2009)

İNCELEME

Şair Cezaevi Kapısında (Sarmal Yayınevi, Ekim 1992)
Galata Köprüsü (İletişim Yayınları, Ocak 1995; Teva İlaç, 2010 )
Mektup Var İlhami Bekir'den (Piya Kitaplığı, Ağustos 1997)
Tevfik Fikret (Kırmızı Yayınları, Ekim 2007)
Rakı ile Edebiyat Muhabbeti (Heyamola Yayınları, Ekim 2007)
Mehmed Âkif (Kırmızı Yayınları, Ekim 2008)

YAZI

Yazılmaz Bir İstanbul (Boyut Yayınları, Ekim 1988)
İki Sevda Arasında Karasevda (Ümit Yayıncılık, Ekim 1994)
Yasemin ve Martı (Adam Yayınları, Ekim 1997)
Gölgem İstanbul Sokaklarında (Sabah Kitapları, Eylül 1998)
Taşın ve İnancın Şiiri Mardin (Tarih Vakfı, Aralık 1998)
Poetry of Stone and faith Mardin (Tarih Vakfı, Aralık 1998)
Rüzgârla Randevu (Alfa Yayınları, Haziran 2000)
Köroğlu (Merkez Kitaplar, Eylül 2007)
İstanbul Hayattır (Heyamola Yayınları, Ekim 2010)

ANTOLOJİ

Türk Yazınından Seçilmiş Cezaevi Şiirleri (Adam Yayın, Şubat 1993; Ocak 1995; Kasım 1999)
Öykülerde İstanbul (Altın Kitaplar, Nisan 1995)
Seni Seviyorum Anne (Sabah Kitapları, Mayıs 1998)
Mustafa Kemal Bayrağı (Sabah Kitapları, Mayıs 1998)
Barış Koyun Çocukların Adını (Sabah Kitapları, Mayıs 1998)
Maviydi Gökyüzü Yeryüzü Yeşil (Sabah Kitapları, Mayıs 1998)
Kaf Dağında Şenlik Var (Sabah Kitapları, Mayıs 1998)
Kalbimde Okulun Işığı (Gendaş Çocuk, Aralık 1999)
Beyaz Güvercinleri Çocukluğun (Gendaş Çocuk, Aralık 1999)
Selam Olsun Çocukluğuma (Gendaş Çocuk, Aralık 1999)
Anneye Sevgi Babaya Saygı (Gendaş Çocuk, Aralık 1999)
Kar Altında Allı Turna (Gendaş Çocuk, Aralık 1999)
Cumhuriyetten Günümüze Türk Şiiri (Abdullah Özkan ile) (Boyut Dosya Yayınları, 1999)
100 Aşk Bir de Şiiri (Kırmızı Kitaplar, Kasım 2001)
Çakırkeyif Şiirler (Efe Rakı, 2006)
Kanatların Yelken Ettik Gemiye (Kavis Kitap, Ocak 2011)

ANI

Anılarımın Kardeşi İzmir (Literatür Yayıncılık, Nisan 2001)

DERLEMELER

Evliya Çelebi: Yedi İklim Dört Bucak (Cem Yayınevi, 1977; Yuva Yayın, 1983; Can Yayın, 2001)
Evliya Çelebi: Şaka-Name (Milliyet Yayınları, Eylül 1983)
Muallim Naci: Mavili Alaca Baston (Milliyet Yayınları, Ekim 1983)
Muallim Naci: Ömer’in Çocukluğu (Serhat Yayınları, 2006)
Tevfik Fikret: Şermin ve En Güzel Çocuk Şiirleri (Nesin Yayınevi, 2009)
Mehmet Akif Ersoy: Çocuklar İçin En Güzel Şiirler (Nesin Yayınevi, 2009)
Evliya Çelebi: Acayip Öyküler (Nesin Yayınevi, 2009)

HAYATI

10 Şubat 1944’te Erzurum Pasinler’de doğdu. Liseyi İzmir’de bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bıraktı. Gazeteciliğe 1967’de “Yeni İstanbul” gazetesinde başladı, yirmi yıl “Cumhuriyet” gazetesinde çalıştıktan sonra 1992’de emekli oldu. Ardından “Sabah” gazetesinde kitap ve sanat sayfaları hazırladı. “Yeni Yüzyıl” gazetesinin kuruluşunda görev alarak kültür-sanat bölümünü yönetti. “Yeni Yüzyıl”, “Ateş” ve “Sabah” gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. “Sabah” gazetesinde iki yıla yakın “Sabah Posta Kutusu” köşesini yönetti. 2011 Ocak ayında yirmi yıla yakın süredir çalıştığı “Sabah” gazetesinden ayrıldı.
İlk şiir ve yazı denemelerine lise öğrenimini sürdürdüğü İzmir’de başladı. Yeni Asır, Ege Ekspres, Ege Telgraf gazeteleri ile Ödemiş, Aydın, Denizli, Muğla, Balıkesir, Bursa’da çıkan dergi ve gazetelerde şiirleri ve yazıları yayınlandı.
Yazı hayatına hikaye yazarak başladı ve ilk hikâyesi 10 Ocak 1962’de “Karanlık” başlığıyla İstanbul’da yayınlanan “Çocuk Haftası” dergisinde çıktı. Daha sonra şiire yöneldi ve ilk şiiri “Velvele” başlığıyla 12 Şubat 1962 yılında Ege Ekspres gazetesinin “Gençlerle Baş Başa” sayfasında yayınlandı.
İzmir Namık Kemal Lisesi’nde okurken edebiyat öğretmeni İsmet Kültür’ün çıkardığı okul dergisi “Genç Kalemler”i yönetti.
1962-1964 arasında İzmir’de başta M.Gündüz Badak olmak üzere arkadaşlarıyla “Evrim” dergisini çıkardı, yönetiminde bulundu. Bu dergiye daha sonraları 60 kuşağının şair ve yazarları olarak Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Eser Gürson, Haluk Aker, Rahmi Akseki, Semih Tezcan, Erhan Etiker de katılacak, dergide ayrıca Halil İbrahim Bahar, Günel Altıntaş, Metin Altıok, Özkan Mert gibi imzalar yer alacaktı.
1967 yılında İstanbul’da 60 Kuşağı’nın dergisi olarak çıkan “Alan’67”nin sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğünü üstlendi.
1972-1974 arasında “Yeni a” dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı.
60’lı yılların başından itibaren Evrim, Soyut, Şiir Sanatı, Devinim’60, Alan’67, Papirüs, Yeni Dergi, Yazko, Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat, Adam Sanat vb. dergilerde; Cumhuriyet gazetesinin 70’lerde çıkardığı “Sanat-Edebiyat” ve 80 sonrası yayınlanan “Cumhuriyet Siyaset” ve “Cumhuriyet Kitap” eklerinde, “Dünya Kitap”ta yazı ve şiirleriyle yer aldı.
İlk şiir kitabı “Kuş Tufanı” Ocak 1971’de Soyut Yayınları arasında çıktı.
“Çırak Aranıyor” kitabıyla 1979’da Yeditepe Şiir Armağanı’nı, “Nereye Uçar Gökyüzü” ile 1983 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü, “Menzil” ile de 1993’te Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü aldı.
1989 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Kapıkule’nin Vatansızları” başlıklı iki bölümlük yazı dizisiyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından “röportaj” dalında yılın gazetecisi seçildi.
“Çırak Aranıyor” şiiri Zülfü Livaneli ve Hümeyra tarafından, “Menzil” şiiri Sadık Gürbüz, “Gününü Umuda Ayarla” şiiri Grup Baran tarafından bestelendi.
“Çırak Aranıyor”u Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Deniz Türkali, Müslüm Gürses, Yunanlı Maria Farandouri, İspanyol Maria del Mar ve Kızılırmak tarafından seslendirildi.
“Yeni Türkü” müzik grubunun “rembetiko” tarzı yaptığı “Külhani Şarkılar”dan “Evet de Bana”, “Kapris”, “Külhani” ve “Ömrüm Zından İçinde” adlı dört tanesinin sözlerini yazdı.
1979 yılında “İkinci Baskı” kitabında yer alan “Kimse Sormadı Adını” şiiri TRT televizyonu tarafından filme alındı. 1989’da yönetmen Erdoğan Tokatlı “Çaylar Şirketten” şiirini TRT televizyonu adına sinema filmi olarak çekti.
Hayatını şimdilik İstanbul’da sürdürüyor.