29 Nisan 2016 Cuma

SİZ KİMSİNİZ EFENDİM!

Kedilerin ressamı, “Yakutiler”in hikâyecisi Cihat Burak ile Fikret Otyam, Kadıköy’de bir meyhanede içerler.
Burak, içkiyi biraz fazla kaçırmıştır.
Otyam, bir taksiyle evine götürmek ister.
Burak, bir süre sonra Otyam’a şöyle diyecektir:
“Siz kimsiniz, ne işiniz var benim yanımda; şoför bey indirin bu adamı!”
Otyam şaşkına dönmüştür, “Abi, ben Fikret Otyam” derse de Burak’ı inandıramaz. Durmadan, “Tanımıyorum sizi efendim, inin lütfen efendim!” diye ısrarını sürdürmektedir.
Şoför, ne yapacağını şaşırmıştır.
İnersin, inmezsin tartışmasıyla güç bela evine bırakırlar Cihat Burak’ı…
Bunun benzeri bi olaya da bizzat ben tanıklık etmişimdir.
12 Eylül darbesinde Tekirdağ Malkara’da er olarak askerliğimi yapmaktayım.
Yeni evlenmişim ve eşim Bilge askerliğim süresince Göztepe’de anne evinde kalmakta…
Bir gün İstanbul’a gitmeme izin çıktı.
Akşam, saat 20.00 civarında Kadıköy’de idim. Evdekilere zahmet olmasın diye hem karnımı doyurmak, hem de iki kadeh bir şey içmek için Rıhtım’da küçük bir geziye çıktım.
Baktım, Fazıl Hüsnü Dağlarca yalnız başına, Rıhtım caddesini arkadaki paralel sokağa bağlayan pasajın içindeki bir küçük meyhanede çilingir sofrasını kurmuş, demlenmekte…
Selam sabahtan sona ben de bir sandalye çekerek karşısına oturdum.
Emekli bir subay olduğu için biraz askerlikten konuştuk. Bu arada ben askerdeyken başından geçen bir olayı anlattı.
Üstadın bir özelliği “alkolik demesinler” diye her akşam aynı meyhaneye gitmeyip değişik mekânlarda demlenmesidir. Bir de eli sıkı olduğundan hesabı öderken bahşiş bırakmadığı için garsonlar tarafından pek sevilmemektedir.
Neyse...
Üstat Çamlıca’da kiralık bir evde oturmaktadır. Ev sahibi zam için kapıya dayanır. İtiş kakış olur. Adam Dağlarca’dan güçlü kuvvetlidir. Üstat eline aldığı keseri adamın kafasına indirecek, sonrasını da şöyle anlatacaktır:
“Hesaplayarak adamın kafasında iki milim delik açtım. Biraz daha hızlı vursaydım, adamı öldürebilirdim. Ama bunu yapmadım.”
Olay geçiştirilir, ama asıl etkisi Kadıköy meyhanelerinin garsonları üzerinde görülecektir.
Garsonların çoğu kiralık evlerde oturmaktadır. Bir ev sahibini dövmesi sevinçle karşılanan Dağlarca’nın itibarının gradosu da garsonlar nezdinde yüksek bir düzeye çıkacaktır.
Bunları konuşurken masanın üzerine bir gölge düştü.
Başımızı kaldırdık, karşımızda Cihat Burak…
Dağlarca ile göz göze geldiler. Konuyu hangisi açtı, hatırlamıyorum.
Önce birbirlerini tanımadıkları üzerine konuştular. Ardından söz, 40’lı yılların üzerine düştü.
Bir gazinodan söz ediliyor, Dağlarca Taksim’de diyor, Burak  Tepebaşı’nda…
Bir kadın var, birine göre kırmızı giysili, ötekine göre yeşil…
Hiçbir konuda anlaşamadan bu tartışma gece yarısına kadar sürdü.
Vakit epey geç olmuştu. Bu saatte Bilge’yi uyandırmak istemedim. Kırkardeşim Mahmure Tünel’de oturuyor.  Kadıköy iskelesinde de bir vapur var, kalkmak üzere… Mahmure’ye gitmek üzere vapura atladım.
Bir süre sonra baktım, vapur bilmediğim bir yöne doğru gitmekte…
Üst güvertede oturuyorum, sivil giysili bir takım gençler biraz sonra üniformalı olarak ortaya çıkıyorlar.
Sonuçta Heybeliada vapurunda olduğum anlaşıldı.
Nitekim bir süre sonra vapur iskeleye yanaştı. Deniz Harp Okulu öğrencileri indi, bir tek ben kaldım.
Mevsim kış, aylardan şubat…
Bu saatte hangi parayla hangi otele gidebilirsin.
Asker olduğumu öğrenince imdadıma geminin süvarisi yetişti. Gece bir vukuat çıkmasın diye sigaramı ve çakmağımı aldı, tuvaletin yanındaki bir odaya hapsetti beni.
Deliksiz bir uyku çekmişim.
Sabah dokuza doğru uyandım. Gemi 3-4 sefer yapmıştır herhalde…
O yıllarda ada vapurları Sarayburnu’a yanaşıyordu. Gemiden indim, niyetim çalıştığım Cumhuriyet gazetesine uğramak, oradan da Malkara’ya gitmek…
Sirkeci’den Çağaloğlu’na çıkıyorum, tam önümde Bilge’yi görmeyeyim mi?
Şimdi başımdan geçenleri anlatsam…
Ona görünmeden Ebussut caddesinden Sultanahmet’e çıktım.
Yine bir Cihat Burak hikâyesini düşünüyordum:
Ressam Cihat Burak, Ankara’da Ziraat Bankası Genel Müdürlük binasının yapımında inşaat müdürüdür.
Bir gün işe gelmez, gelmediği için istihkak imzalanmaz ve çalışanlar maaşlarını alamazlar.
İş, sonradan anlaşılır.
Burak, bir gece önce içkiyi fazla kaçırmıştır.
Gece yarısı, o yıllarda devlet büyüklerinin oturduğu Mithat Paşa Caddesi’nden geçip evine giderken polislerin dikkatini çeker.
Polisler, Burak’ı alıp karakola götürürler.
Burak, her ne kadar “Ben mimarım, Ziraat Bankası inşaat müdürüyüm” falan derse de polisleri inandıramaz.
Üzeri aranınca da cebinden 25 kuruş çıkar.
Bu kez polisler, “Böyle bir mimarın cebinde 25 kuruş mu olur?” diyerek Burak’ı o gece nezarette tutacaklar, bu nedenle de Burak ertesi gün işe gidemeyecektir.

29 NİSAN 2016, BirGün


24 Nisan 2016 Pazar

ŞAİR ÂŞIK OLUNCA...

 ŞAİR ÂŞIK OLUNCA...
Yahya Kemale göre Vâlâ Nurettin ile Müzehher Vâ-Nû’nun evliliği ideal bir birlikteliktir. Neden evlenmediğinin gerekçesini ise şöyle açıklayacaktır:
“Hem hayat arkadaşı, hem iş arkadaşı, hem sevgili... En mükemmel evlilik sizinki gibi olandır. Sonra metresle yaşamak gelir. Yaşarsın yaşadığın kadar, istemedin mi, giyer şapkanı gidersin. Kötü evlilik kadar da felaket yoktur. Anlaşamamış bir karı kocanın evliliği... Ya boşanabilirsin, ya boşanamazsın. Şapkanı giyersin, ya başından alırlarsa... İşte ben bu korkuyla evlenmedim.”
Oysa yaşamında evlilik aşamasına geldiği bir sevgilisi de olmuştur: İlk kadın ressamlardan, Nâzım Hikmetin annesi Ayşe Celile Hanım...
Şair, Celile Hanım’ı ilk kez 1916 yılında Yakup Kadri’nin götürdüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda görecektir.
Evlenmelerine engel olan ise Vâ-Nû’ya göre Yahya Kemal’in kaprisleri, Yakup Kadri’ye göre de ruhsal bunalımları ve kıskançlık kuruntularıdır.
 Şevket Rado’nun aktardıklarına bakılacak olursa Yahya Kemal, Büyükada’yı mekân tuttuğu günlerde Celile Hanım ile ilişkisini bir hayli ilerletmiştir.
Bir gün eski sadrazamlardan Berlin Sefiri Hakkı Paşa’nın İstanbul’a geleceği öğrenilir.
Hakkı Paşa, Celile Hanım’ın uzaktan akrabasıdır.
Çapkın bir adamdır. İstanbul’a her gelişinde de güzel kadınları toplayarak gece eğlenceleri düzenlemektedir.
Bu haberi alan Yahya Kemal, çılgına döner.
Sevgilisine telefon ederek Hakkı Paşa böyle bir gece düzenlerse katılmayacağına ilişkin söz alır.
Bir süre sonra Hakkı Paşanın gece eğlencesini düzenleyeceği haberi gelir.
Bunun üzerine şairin kan beynine sıçrar ve hemen Büyükadadan İstanbula gitmeye karar verir.
Son vapur Adadan kalkmıştır.
Havada oldukça sert bir lodos vardır.
Tek umut Maltepeye geçmektir.
Hastam var diyerek ve bol para vererek bir sandalcıyı kandırır.
Şair, sonrasını şöyle anlatacaktır:
Güç bela Maltepeye gelebildik. Dalgalar öyle bir çarpıyordu ki, sahile çıkmak buraya kadar gelmekten daha tehlikeli idi. Zar zor, bir hayli uğraştıktan sonra kendimi sahile attım. Sırsıklam olmuştum. Hemen Maltepedeki kahvelere uğradım. Bir araba istedim. Yok... Yok... Bostancıya kadar yaya gitmeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Kan ter içinde Bostancıya geldim.
Vakit hayli geçtir.
Hemen karakola gider, yine Hastam var, bana bir araba bulunuz der.
Bir araba bulunur, yine bol para vererek yola çıkarlar.
Önce Kadıköy, ardından Üsküdar ve sonrasında Nişantaşı...
Kapıcıyı uyandırır.
Celile Hanım evdedir, Hakkı Paşanın gecesine gitmemiştir.
Yahya Kemal o geceye son noktayı şöyle koyacaktır:
Apartmanın karşısında bir arabacının meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim. Sabahleyin doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı. Sarmaş dolaş olduk.
Bu aşkın sonu mu?
Celile Hanım, her şeyi göze almıştır, Yahya Kemal ile evlenecektir.
Şairin zevkine göre oturacakları evi bile düzenlemiştir.
Yahya Kemal ise evlilikten vazgeçtiğini Yakup Kadriye şöyle anlatacaktır:
Bu ne kadar dile gelmiş bir kadınla ben nasıl evlenebilirim? Sonra herkes bana ne der? Ne gözle bakar?
 Ve yıllar sonra...
Nâzım Hikmetin affı için annesi Celile Hanım, bir imza kampanyası açmış, Galata Köprüsü üzerinde imza toplamaktadır.
Birlikte içki içtikleri bir gece başını Vâlâ Nureddin'in göğsüne yaslayıp “Nazım'cığım hapiste,” diye gözyaşı döken Yahya Kemal ise bir zamanlar sevip evlenmeye karar verdiği ve artık gözleri görmeyen Celile Hanım’ın önünden geçecek ve Nâzım Hikmet’in affı için imzasını vermeyecektir.









ESKİ MEKTUP

Adalardan gelen bu mektupta,
Oradan, bir sihirli râyiha var;
İşveler sezdiren bir üslûpta,
Bir güzel şarkı söylüyor rüzgâr,
Adalardan gelen bu mektupta.

Ben o rüzgârla şimdi baş başayım;
Galibâ yol göründü sevdâya;
Kendi gönlümce bir saat yaşayım;
Girmesin başka bir hayâl araya;
Ben o rüzgârla şimdi baş başayım. 

YAHYA KEMAL


21 NİSAN 2016, BirGün

17 Nisan 2016 Pazar

LALE ZAMANI

1562 yılının sonbaharında bir gün, İstanbul’dan yüklediği kumaşlarla bir gemi Belçika’nın Anvers limanına yanaşır. Gemi, kentin en büyük tüccarlarından birine gönderilen Doğu kumaşları ile yüklüdür.
Kumaşlar arasında lale soğanları da vardır. Flaman tüccar, sevkiyattan bir paket lale soğanı çıktığını görünce çok şaşırır. “Belki armağan olarak yollamışlardır” diye düşünür. Aslında soğanlar, bu sevkiyattan hatırı sayılır bir kâr elde eden şükran dolu bir Osmanlı tarafından konulmuştur.
Tüccar, bunların ne olduğunu bile bilmiyordur. Türklere özgü bir cins soğan sanarak büyük bölümünü kızartır, akşam yemeğinde zeytinyağı ve sirkeyle tatlandırarak yer. Kalanını da sebze bahçesine, lahanaların yanına eker.
Ertesi yılın baharında, Anvers’teki bir sebze bahçesine yığılı döküntü ile süprüntüler arasından birkaç sap tuhaf çiçek baş verecektir.
Türk soğanlarıyla iki-üç öğün daha yemek yapabilmeyi uman bahçe sahibi düş kırıklığına uğramıştır.
Kumaş tüccarına akşam yemeği olmaktan son anda kurtulan bu şanslı çiçekler, muhtemelen Felemenk’te çiçek açmış ilk lalelerdir.
Ve aradan daha yüzyıl geçmeden, 1637 yılının ilk aylarında “Semper Augustus” adlı bir lalenin tek soğanı on bin Guldene satılır olacaktır.
On bin Gulden de, yani Felemenk’te koca bir aileyi ömürlerinin yarısı boyunca doyurmaya, giydirmeye ve barınacak yerlerini sağlayamaya yetecek bir paradır.
Reşat Ekrem Koçuya göre Anverse giden bu lale beyazdır ve adı da tülbent lale“dir. Bu ad, Fransızcaya “tulipe” olarak geçecektir.
Aslında bu Osmanlı tüccarından yaklaşık yüz yıl önce, yani Kanuni çağında Almanya’ya lale ve leylak gönderilecektir.
Çünkü o yıllar İstanbul’da hemen yer lale ve leylak ile donatılmıştır.
Ahmet Refik Altınay, “Eski İstanbul” adlı yapıtında, II. Selim döneminde Payasta 500.000 sümbül soğanı; III. Murat döneminde 50.000 aksümbül, yine aynı miktarda  göksümbül soğanı; Edirneden 400 kantar kırmızı gül, 300 kantar sakızgülü fidanı; II.Selim döneminde de Kefeden 300.000 lale soğanı getirildiğini yazmaktadır.
Üstadımız Salâh Birselin anlatımına göre İstanbulluların lale merakı III. Ahmetin (1703-1730) dönemin de her türlü sınırı aşacaktır.
III. Ahmet döneminde 1350 lale türünün varlığı saptanmıştır. Yüzün çok üstünde de lale bahçıvanı bulunmaktadır.
Örneğin Lale Devrinin en ünlü çiçekçisi, Tabak Ata adında bir adamdır. Tabak Ata, çok güzel 80 çeşit lale yetiştirmiştir, bunların en büyük müşterisi de saray bahçeleridir. Ata, yoksul bir adamken bu sayede İstanbulun sayılı zenginlerinden olacaktır. 
Reşat Ekrem Koçu, geçen yüzyılda Eyüp, Boğaziçi ve Üsküdar’da büyük çiçek bahçelerinden söz eder.
Bu bahçelerde çoğunlukla gül, karanfil, lale, fulya, manolya, leylak, sümbül ve zerrin yetiştirilmektedir.
Yine Koçuya göre morsümbül ilk kez 17. yüzyıl Türk bilgini Kâtip Çelebi tarafından elde edilmiştir. 

14 NİSAN 2016, BirGün