23 Haziran 2017 Cuma

KİLİT ALTINDA BİR ROMAN!

Bugün adı unutulmuş yazarlar künyesinde kayıtlı bulunan Kemalettin Şükrü,  1930’lu, 1940’lı yıllarda özellikle tarihi konuları ele aldığı romanlarıyla çok okunan bir yazardır.
40’lı yılların önemli gazetecilerinden Yekta Ragıp Önen’in Günvar Otmanbölük’e anlattığına göre zamanın “Son Posta” gazetesinde Kemalettin Şükrü’nün denizle ilgili bir romanı yayımlanmaktadır. (Babıâli’nin Yarım Asırlıkları.)
Kemalettin Şükrü, romanının parasını haftalık olarak almakta ve ardından Romanya’ya geziye gitmektedir.
Romanya’da kalması uzun sürdüğü zaman da eldeki tefrika tükenecek ve gazeteye “Yazar rahatsızlandı, bu nedenle tefrikaya devam edemiyoruz” benzeri özürler konulacaktır.
Zamanla bu özürler çoğalır olmuştur.
Ve bir gün Kemalettin Şükrü, Romanya’dan döner.
Gazete yönetimi karar almıştır: Romanının geri kalan bölümünü gazetede yazacaktır.
“Son Saat”in sahibi Selim Ragıp Emeç, Kemalettin Şükrü’yü dar bir yokuşa bakan muhasebe odasına götürecek ve şöyle diyecektir:
“Romanını burada yazıp tamamlayacaksın. Dışarı çıkmak yasak. Sana pencereden, demir parmaklıklar arasından yemeğin verilecek, çay ve kahven uzatılacaktır. Paranı da tam alıp mahpusluktan kurtulacaksın.”
Kemalettin Şükrü, orada ne kadar kaldı bilinmez.
Ama romanını tamamlayacak, bir gün sonra da tefrikanın bittiği ilan edilecektir.
Bu kez de okurlar gazeteyi telefonla soru yağmuruna tutacaktır:
“Yahu, yanan kalyondan dört denizci kayığa bindi, sahile üçü çıktı. Dördüncü denizci nerede? Denize düşüp boğuldu mu, yoksa yüzerek sahile mi ulaştı.”
O yılların labirentinde yarım kalmış bir romanın kapağında da Peyami Safa’nın adı bulunmaktadır.
Peyami Safa “Haber” gazetesinde hem “Vecizeler” başlığı altında günlük yazılar yazmakta, hem de bir romanı tefrika edilmektedir.
Yazılarının parasını zamanında alamayınca da yazılarını ve tefrikasını keserek gazeteden ayrılacaktır.
Yarım kalan romanı ise Rasim Us tamamlayacaktır.
Yine o yıllarda Nizamettin Nazif, bir romanında koca bir yılanı kar üzerinde dolaştırmıştır.
Üstat, “Olmaz!” diyenlere “Siz yılanı bulup aksini kanıtlayın!” diyecektir.
Zaman yine 1940’lı yılların başı…
Samim Kocagöz, Ahmet Halit Kitabevi ile bir şiir antolojisi üzerinde anlaşır. Ahmet Halit, Kocagöz’ün ilk öykü kitabı “Telli Kavak”ı yayımlamıştır.
Kocagöz, antolojiyi Salâh Birsel ile hazırlamayı düşünmektedir.
Sonunda işin bütün yükü Salâh Beye kalacak ve hazırladığı antolojiyi Kocagöz’le birlikte Ahmet Halit’e götüreceklerdir.
Fakat Ahmet Halit, eski şairlerin neden yere vurulduğunu, genç şairlerin ise neden göklere çıkarıldığını anlamayacak, bir de bizzat tanıdığı Rıfat Ilgaz’ın fotoğrafını görünce antolojiyi yayımlamaktan vazgeçecektir.
İki yazar da antolojiyi hazırlamaya başlarken 25 lira avans almıştır. Antoloji basılınca 25 lira daha alacaklardır.
Ama 25 liranın karşılığı olarak birer bardak soğuk su içeceklerdir.
Bu arada Salâh Bey, Ahmet Halit Kitabevi’nin ak kâğıt üzerine bir fotografisini de çıkarır: (Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu.)
Kitabevi’nin üst katında kimse oturmaz. Odalardan biri Ahmet Halit’in özel kitaplığıdır. Odada adım atacak yer yoktur. Raflar kitapları almadığı için döşeme de kitaplarla doldurulmuştur.
Ahmet Halit, odasıyla şöyle böbürlenecektir:
“Ben İsmail Habib’i bu odaya kapattım. Üstüne de kilit vurup ‘Türk Teceddüt Edebiyatı’nı yazdırdım.”

  *

Salâh Birsel,  Sabahattin Kudret Aksal, Orhan Hançerlioğlu ve Oktay Akbal iki gecedir rakı fıçılarına dalıp dalıp çıkmaktadırlar.
Eski günlerden, eski tanıdıklardan söz açarlar.
Aksal, Hançerlioğlu ve Akbal, Birsel’in “Kahveler” çalışmasını merak etmektedirler.
Çoğunda Birsel’in de olduğu birkaç anı anlatırlar. Bir olayın çeşitli kişilerin belleklerinde yer ediş biçimlerinin kimi zaman ayrılıklar göstermesi üzerinde dururlar.
Orhan Hançerlioğlu, Oktay Akbal’ın bütün kitaplarının adlarını beğendiğini söyler: “Önce Ekmekler Bozuldu ne güzel ad.”
Sabahattin Kudret ekler: “Tarzan Öldü de çok güzel.”
Söz dönüp dolaşıp edebiyat tarihlerine gelince, Sâlah Birsel, “Kendi edebiyat tarihini kendin yazacaksın. Yoksa hapı yutarsın.” diyecektir.

22 HAZİRAN 2017, BirGün



15 Haziran 2017 Perşembe

BİR TEVAZU TİMSALİ..

Ortaokulda bir gecede okuyup bitirdiğim iki roman vardır.
Biri Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler”i, öteki Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i...
Diyeceğim, Yaşar Kemal’den önce “İnce Memed”i tanımıştım ve romanın o son cümlesi yıllardır aklımdadır:
 İmi timi belirsiz oldu...
Fakat üç dört yıl sonra, Türkiye İşçi Partisi kongresinde Yaşar Kemal ile tanışacak, ayaküstü bir konuşma dahi yapacaktım.
Hiç yüksünmeden, tevazu içinde bir lise öğrencisinin sorularını yanıtlayacak ve ben konuşmayı yönettiğim okul dergisi “Genç Kalemler”de yayımlayacaktım.
Ve 70’li yılların başında da neredeyse her hafta görebilecektim.
Oğuz Akkan’ın kurucusu olduğu Cem Yayınevi, o yıllarda bir edebiyat mahfeli idi.
Cağaloğlu’nda, Vilayet’in altındaki “Görsel Han”da bulunan yayınevinin müdavimleri arasında kimler yoktu ki?
Sabahattin Eyuboğlu, Melih Cevdet Anday, Dağlarca, Yaşar Kemal, Tarık Dursun K., Bekir Yıldız ve daha niceleri...
Çünkü şiir olsun, roman olsun o yıllarda bir çok yazarın yapıtı Cem Yayınevi etiketini taşıyordu.
Ben bir yandan “Cumhuriyet” gazetesinin düzeltme servisinde çalışıyor, bir yandan da Cem Yayınevi’nin bastığı kitapların düzeltilerini yapıyordum.
1974 yılı olmalı, Yaşar Kemal’in “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanı yayımlandı.
Yedi yüz küsur sayfalık, büyük bir roman...
Aşırı titizlik göstererek, büyük bir dikkatle romanın düzeltisini yaptım, hatta kimi sorunlu yerlerini Yaşar Kemal yayınevine geldiğinde bizzat kendisine sordum.
Nihayetinde roman kitap olarak basıldı.
Üç dört gün sonra Yaşar Kemal geldi yayınevine.
Romanın yayımlanışından pek hoşnut gibi değildi.
“Romanda büyük yanlış var” diye söyleniyordu.
Sorun anlaşıldı.
Romanın sonunda bir kaç kez, arka arkaya “O güzel adamlar o güzel atlara bindiler gittiler” cümlesi geçiyordu.
Bu cümlerden biri, nasıl olmuşsa romandan atılmıştı.
Yaşar Kemal canı bu nedenle sıkkındı.
Ben düzelti yaparken böyle bir cümleyi attığımı hatırlamıyordum.
Roman, “Yelken” matbaasında dizilmişti, matbaanın sorumlusu ise “Topal Erdoğan” ustaydı.
Hemen Erdoğan Usta arandı, müsveddeler getirildi.
Görünürde bir sorun yoktu.
O yıllar kurşun harflerle dizilen kitaplar, 16 sayfalık formalar halinde basılıyordu.
“Demirciler Çarşısı Cinayeti”nin son üç-dört satırı bir forma için yeterli görünmüyordu.
O fazla üç-dört satır için ya yarım forma daha kâğıt harcanacak, ya da o bir cümle romandan atılacaktı.
Erdoğan Usta da yarım forma uğruna o üç-dört satırı harcamıştı.
Savunmasını ise şöyle yapacaktı:
“Yaşar abi, anladık yahu, o güzel adamlar o güzel atlara bindiler gittiler. Tamam da bunu sekiz-on kere söylemenin ne anlamı var?”
Yaşar Kemal’in kahkahası yayınevinde bir bomba etkisi yaratmıştı.

15 HAZİRAN 2017,  BirGün


8 Haziran 2017 Perşembe

“TARİH-İ KADİM” NASIL YAZILDI?

28 Nisan 1905 tarihinde yazılan ve “Hitap” adıyla da bilinen “Tarih-i Kadim”in yazılış öyküsünü Ruşen Eşref, 1919 yılında yayımladığı “Tevfik Fikret” kitabında şöyle anlatacaktır:
“Şiirlerinden birkaçının sergüzeştini bizzat kendisinden dinledimdi: Mesela ‘Hitab’ı yağmurlu bir kurban bayramı gecesi yazmış.
-Hava o gece birdenbire bozulmuştu. Yağmur taneleri şiirin mısralarına ahenk tutuyordu, dediydi.”
O gün arifedir.
Tevfik Fikret eşi, oğlu ile İstinye’ye bir sandal gezintisi yapar.
Kürekleri oğlu Halûk çekiyordur.
Yanlarından geçen bir sandalın içinde iki kurbanlık koyun vardır.
Tevfik Fikret bunları görünce irticalen şu iki dizeyi mırıldanır:

“Din şehit ister, âsman kurban;
Her zaman, her tarafta kan, kan”

İşte “Hitab”ı yazdırmaya neden bu olur.
Ertesi sabah, kendisini ziyarete gelen Amerikalı öğrencilerinden birine bu şiirini okur.
Ve bütün basılmayıp da neşredilmesini istediği şiirler gibi derhal kendisi ve öğrencilerinden birkaçı, yazıları belli olmasın diye kâğıtları ters tutarak, sözcükleri baş aşağı yazarak beş on nüsha temize çekerler ve bayramlaşmaya gelen önemli dostlara dağıtırlar.
Ruşen Eşref, Fikret’in günlük yaşamını da şöyle aktaracaktır:
“Arkadaşları Âşiyan’a gittiklerinde Fikret, kapılardan birinde yavaşça görünür, seri adımlarla size yaklaşır, tombul parmaklarının ucu sivri elini size uzatır ve elinizi içtenlikle sıkar.
Kanepesine oturur. Parmaklarını birbirine kenetler. Ellerini ovuşturur.
Ve bakışlarını, gözlerini önüne eğerek, o iri görünümlü bedenden hiç beklemediğiniz nazik bir sesle hatırınızı sorar.”
O zaman Tevfik Fikret’in artık gayet sıkılgan bir insandır.
Sözcükleri bir gözyaşı, cümleleri dinmek bilmeyen bir coşkudur.
Onu dinlerken insanlığı daha uzaktan, daha açık görmek için yükselmiş ve karışıklıktan arınmış görkemli bir varlıkla karşılaşırsınız.
Ruşen Eşref’e göre “Hep insanlığın karanlık, çamurlu yollarında, dehlizlerinde sitemkâr dolaşır, hemcinsleri için kurtuluş diler.
Ruhu, hep insanlığın elemleriyle doludur ve zehirli, kahırlı, her zaman bedbin görünür.
Bütün bu yoğun karanlık içinde cesaret aldığı ışık kaynağı ise erdem olacaktır.”

*

Samih Emre takma adıyla yazan Rauf Mutluay, 20 Ağustos 1985 tarihli “Yön” dergisinde çıkan “Fikri Hür, İrfanı Hür, Vicdanı Hür Bir Şair” başlıklı yazısında Dr. Mazhar Osman Uzman’ın bir anısına yer verir:
 Berlin’de bir toplantıda çok istendiği için İsmail Müştak “Sis” şiirini okur.
Coşkunluklar, alkışlar ölçüsüzdür.
Arka sıralardan “Tarih-i Kadim” şiirinin okunması istenir.
İsmail Müştak onu da okurken salonda birden bir ses yükselir.
Birisi, ‘Burası Almanya’dır. Bu yapıt din ve toplum aleyhinedir. Sosyalistlik telkin eden böyle bir manzume, burada okunamaz’ diye bağırır.
 Bu kişi, Fikret’in enişte kardeşi, Budapeşte konsolosu Ahmet Hikmet Müftüoğlu’dur.
Ortalıkta “Bu zata ne oluyor kuzum” fısıltısı dolaşır.
Galiba “Ailevi bir meseleden” diye konuşmalar olur.
Artık kimseden neşe kalmamıştır.

08 HAZİRAN 2017, BirGün


3 Haziran 2017 Cumartesi

OKUMAYACAKSAN NİYE “İMZA” ATAYIM?

Bedii Faik’in “Matbuat Basın derkeen... Medya” (Doğan Kitap) başlıklı anılarının ikinci cildini okurken dikkatimi çeken bir kitap imzalama olayından söz etmek istiyorum.
Bedii Faik, “Fikret Adil’in Asmalımescit’in eski halini, yani rintlerin, sanatçıların, yazarların Asmalımescit’lerini anlatan hayli güzel bir kitabı da vardır” diyor, ama kitabın adını vermiyor.
Önce, iki-üç cümleyle Fikret Adil’i hatırlayalım.
1901’de İstanbul’da doğan Adil, Galatasaray Lisesi son sınıfında okurken gönüllü olarak Kurtuluş Savaşı’na katılıyor.
Memurluk ve gazetecilik yapıyor, 1937’den beri çalıştığı Beyoğlu İş Bankası’ndan 1966’da emekli oluyor.
1973’te de tedavi için götürüldüğü İsviçre’de hayata veda ediyor.
Mezarı Eyüp Sultan’da...
Yazarlığa 1920’de başlayan Adil, daha çok edebiyatı ön planda tutan fıkra, röportaj ve hikâyeleri ile biliniyor. 
Hikâye ve anılarını “Asmalımescit” ve “İntermezzo”, gezi notlarını ise “Beyaz Yollar Mavi Deniz” kitaplarında topluyor.
Bedii Faik’in Adil’in adını hatırlamadığı kitabı “İntermezzo” olsa gerek, çünkü “Asmalımescit”in yayımlanış tarihi 1933 ve Faik, 50 ve sonrasının anılarını kaleme almakta...
Gelelim “kitap imzalama” olayına...
Fikret Adil, herhalde o sıralar yeni çıkan kitabını Bedii Faik ve arkadaşları Sacit ile Mithat için imzalayarak üçünü bir arada “Yeni Sabah” gazetesinde Sacit’in masasına bırakır.
Bedii Faik, gazeteye pek seyrek uğradığı için, arkadaşları kitapları açıp bakarlar ki, her kitapta birer cümlelik “ithaf” yazıları var, ama hiçbirinin adı yok...
Örneğin birinde “Sen Asmalımescit’te yaşamadın, ama onu anlayacağından hiç şüphem yok” diye yazılı, fakat bu satırların kime yazıldığı belli değil.
Sacit ile Mithat, ertesi gün Fikret Adil’i arar ve durumu anlatırlar.
Fikret Adil, kitapları bir zarfa koyduğunu, üzerlerine de isimleri yazdığını söyleyecek olur.
Fakat dalgınlığından bunu da yapmamıştır herhalde...
Ardını şöyle naklediyor Bedii Faik:
“Hayır, Fikret Adil o dalgınlığı dahi bilerek yapmış gibi bir tavır takınıp bir süre güldükten sonra, ‘Aranızda yazı mı tura mı atsanız da olur, nasıl olsa okumayacak değil misiniz?’ demiştir.
Gazeteye uğradığım bir gün, bana düşen kitabı verirken, Sacit sinirlenip kendininkini parçaladığını, Mithat’ın da götürüp Fikret’in masası altındaki çöp kutusuna attığını söylemişti.”
Bedii Faik ne yapmıştır peki?
Hiç sesini çıkarmadan alır kitabı ve ilk sayfayı açar, okumaya başlar:
“Sen Asmalımescit’te yaşamadın, ama onu anlayacağından hiç şüphem yok.”

01 HAZİRAN 2017, BirGün



25 Mayıs 2017 Perşembe

ÜDEBANIN AHBAP ÇAVUŞLARI

Halit Fahri Ozansoy’a göre Kadıköyü’nde “birbirini tamamlayan ve birbirini hatırlatan” edebiyatçılar ikamet etmektedirler. (Edebiyatçılar Geçiyor: Dergâh Yayınları)
Ozansoy, bu edebiyatçıları şöyle eşleştirmektedir:
Reşat Nuri ile Mahmut Yesari, Ömer Seyfettin ile Ali Canip, Ahmet Haşim ile Haşim Nahit, Kütüphaneci Cevdet ile Cemil Sena ve Fahri Celal ile Reşit Paşazade Âkif…
Örneğin Mahmut Yesari, bulutun da içkinin de beyazını sevmesine karşın, Reşat Nuri’yi kırmamak için her gün “üstü pullu ince kadeh”le çay içmeyi göze almaktadır.
Buna karşılık Reşat Nuri nargile içmezken Yesari’nin hatırı için nargileye alışacak, Kadıköyü’nde Acemin Kahvesi’nde ikisi de marpucu ellerinden bırakmayacaklardır.
Fakat bir süre sonra Yesari ortadan kaybolunca, Reşat Nuri nargileyi bırakacak ve dudaklarından sigarayı eksik etmeyecektir.
Ömer Seyfettin ile Ali Canip “sanki doğdukları ve ilk kundağa girdikleri günden beri” canciğer kardeştirler.
 Ömer Seyfettin ile Ali Canip’in 1910-1912 yılları arasında Selanik’te 33 sayı çıkan “Genç Kalemler” dergisinde başlayan arkadaşlıkları daha sonra İstanbul’da da devam edecektir.
Ahmet Haşim ile Haşim Nihat, arkadaşları arasında biri “Haşim-i Aruzi”, öteki “Haşim-i Hecai” adlarıyla bilinmektedirler.
İkisi de Iraklı Türk’tür.
Haşim sürekli âşıktır, Nihat ise âşık adayı…
İkisinin de ortak özelliği zaman zaman arkadaşları ile dargın durmaları…
Haşim Nihat, sadece küserek ve tepesi topuzlu bastonunu avucunda sıkarak gidecek, ama ertesi gün yüzünde gülümsemeyle arkadaşlarının karşısına çıkacaktır.
Ahmet Haşim ise arkadaşlarıyla kimi gün dargın, kimi gün barışık bir yaşamı sürdürecektir.
Ahmet Haşim ayrıca geçimsizliğiyle de ünlüdür.
Evlerinde pansiyoner olarak kaldığı Rum ve Ermeni madamlarla geçinemeyecek, sık sık mekân değiştirecektir.
Pansiyon geçimsizliği Haşim Nihat’ta da vardır.
Ozansoy’a göre ikisinin de sadece evlerini ve odalarını değiştirme usulleri farklıdır.
Ahmet Haşim bavulunu kendisi alıp yola çıkarken, Haşim Nihat ise ev dönüşünde bavulunu, eski potinleri ve terlikleri ile kapının eşiğinde bulacaktır.
Yakup Kadri de “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları”nda (İletişim Yayınları) Ahmet Haşim’in kırgınlarından söz etmektedir.
Yakup Kadri’ye göre Haşim, “Çıkmaz Sokak” yazarı Şahabettin Süleyman’a değer vermemekte, hatta yazılarından tek satır okumadığı için övünmektedir.
Bu durum Fecr-i Âti şairleri için de söz konusudur.
“O, yazdığı şiirler bakımından değilse bile, kafası, yüzü, giyinişi, tavır ve hareketleri bakımından kendisini de beğenmez ve bundan dolayıdır ki, uzun süre ortalıkta görünmekten kaçınmıştır.”
Nerede bulunur? Adresi nedir? Kimse bilmemektedir.
Özel yaşamına ilişkin bilinen tek şey, Reji Şirketi’nden küçük bir memur oluşu…
Yine Yakup Kadri’ye göre Haşim’in kırgınlıkları uzun sürmezdi.
Örneğin bir “galat-ı hilkat”te çevirdiği Süleyman Nazif’i, gün gelir edebiyat bahçesinde “muhteşem bir çınar”a benzetecek, kendisine en büyük düşman saydığı Yahya Kemal ile canciğer dost olabilecektir.
Haşim’in Falih Rıfkı ile ilişkileri bu minval üzredir.
Falih Rıfkı’ya yazdığı bir mektupta “Düştüğüm kuyunun karanlığından başımı uzatıp baktığım zaman görebildiğim yegâne ümit yıldızı sensin!” diye seslenirken, kısa bir süre sonra “Cibali imamının oğlu” lakabını takacaktır.
Kıssadan hisse: Üdebanın ahbaplığına da, kırgınlıklarına pek karışmamak gerek. Elbet bir bildikleri vardır.

25 MAYIS 2017, BirGün



20 Mayıs 2017 Cumartesi

RESMİN 150 YILLIK TARİHİ

İzmir FOLKART Gallery’de açılan “Türk Resminin Köşe Taşları” sergisinde geçmişi 150 yıla dayanan, Şeker Ahmet Paşa’dan Zekai Ormancı’ya Türk resminin tarihini okumak mümkün.
Sergi ayrıca ressamların yapıtları eşliğinde Türk resim tarihine bir yolculuğu da işaretliyor.
Bir başka deyişle sergi klasik, modern, postmodern gibi resim akımlarının buluşma noktasını oluşturmakta…
Evrim Altuğ, geçenlerde yitirdiğimiz resim eleştirmeni Kaya Özsezgin anısına adadığı “Burası Türkiye Tuvalleri, Şimdi Renkleri Veriyoruz” başlıklı kapsamlı yazısında, Türk resminin geçirdiği merhaleleri saptarken şu tespitte bulunuyor:
“Sergiye sanat ve tarihsel bir bakışla yaklaşacak olursak, etkinlik Akademik resimden Osman Hamdi kuşağına, romantizmden Çallı/1914 kuşağına, izlenimcilikten müstakiller grubuna, konstrüktivist imzalardan yeniler grubuna, halk sanatı üyeleri, figüratif fırçalarına ve yeni dışavurumcu, postmodern tavır gözeten sanatçılara uzanan bir değişkenlik yansıtıyor. Serginin meziyetlerinden biri, bol sayfalı politik, mimari, estetik ve sosyolojik tarih kitabının yaprakları arasına konulmuş birer eski çiçek misali çalışmaların, artık aramızda olmayan sanatçılara ‘kaldığımız-olduğumuz yeri’ unutturmamak üzere biçtiği, o kadirşinas ‘ayraçlık’ hali.”
 Sergide kataloğunda yer alan ressamların hayat hikâyelerini ben yazdığım için yakından biliyorum, Bedia Güleryüz, Ahmet Bedri gibi bugün resimleriyle var olan, fakat yaşamları hakkında yeterli bilgi bulunmayan ressamların hatırlanması ise bir vefa örneği…
Ayrıca bu önemli projeyi hayata geçiren Fahri Özdemir ile küratör İlkay S. Deniz’i de kutlamak gerek.
Bu önemli sergiyi görebilmek için ay sonuna kadar vaktiniz var.
Aşağıda “tadımlık” olarak birkaç ressamın anıları da rehberiniz olabilir.
*
Ressam Elif Naci ile Peyami Safa, Vefa Lisesi’den arkadaştırlar. Lisenin resim öğretmeni Şevket Dağ, edebiyat öğretmeni ise İbrahim Necmi Dilmen’dir.
Peyami Safa, güzel resim yapar ve Şevket Dağ’dan hep on alır, Elif Naci ise altı… İbrahim Necmi ise Elif Naci’ye on verir, Peyami Safa’ya da altı…
Elif Naci, liseden sonra Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirecek, bu arada ressam İbrahim Çallı ile birçok gün ve gece içki masasını paylaşacaktır. Hatta içkide hocası Çallı’dan aşağı da kalmayacaktır.
Bir gün dostları, “Elif Naci’nin Çallı’nın öğrencisi olduğu belli, maşallah iyi içiyor” deyince Çallı şöyle diyecektir: “Vallahi ben ona resim yapmasını öğrettim, o rakı içmesini öğrenmiş, ne yapayım!”
*
Cihat Burak ile Fikret Otyam, Kadıköy’de bir meyhanede içerler.
Burak, içkiyi biraz fazla kaçırmıştır. Otyam, bir taksiyle evine götürmek ister. Burak, bir süre sonra Otyam’a şöyle diyecektir:
“Siz kimsiniz, ne işiniz var benim yanımda; şoför bey indirin bu adamı!”
Otyam şaşkına dönmüştür, “Cihat abi, ben Fikret Otyam” derse de Burak’ı inandıramaz.
Durmadan, “Tanımıyorum sizi efendim, ininin lütfen efendim!” demektedir. Şoför, ne yapacağını şaşırmıştır.
İnersin, inmezsin tartışmasıyla güç bela evine bırakırlar Cihat Burak’ı… 
*
Rıfat Ilgaz da 1953 yılında yayımlanan “Devam”da yer alan sekiz bölümlük “Mangal” şiirinde Nuri İyem’le bir macerasını anlatır.
Recep Usta’nın Rumeli yapısı bir mangalı vardır. Nuri İyem’in anası yakar mangalı... Mangal “kış gecelerinde tandır, yaz günlerinde ocak”tır.
Bir gün ana hasta olur, ama ilaç parası nerede? Nuri İyem de bir “mangal” resmi yapmıştır. Reçeteler ellerinde kalınca resmi pazara götürürler. Satamazlar, çünkü “mangal”ın resmi değil kendisi para etmektedir...
Ve mangal bakır fiyatına gidecektir.
*
D Grubu’nun dördüncü sergisi Saray Sineması yanındaki Galatasaraylılar Kulübü’nde açılır. Sergiye girmek için büyükçe bir apartman kapısı vardır. Bu kapının camları üzerine sergi kataloglarından bir kaç tanesi yapıştırılır.
Bir süre sonra sergiye katılan bazı ressamlar apartmanın kapıcısı tarafından aranacaktır: “Bu kapının üzerindeki resimleri derhal kaldırın!”
Ressamların şaşkınlığını görünce ekleyecektir: “Burada aile oturuyor.”
Apartmanda oturanların ahlakını bozacağından korkulan şey, D Grubu’nun minnacık kataloğundaki yine minnacık bir çıplak resimdir.
Ve resim kaldırılır.
Ama o sırada apartmanın kapısı üzerinde iki insan büyüklüğünde, Amerikalı bir şehvet yıldızının çıplak baldırları sallanmaktadır.

18 MAYIS 2017, BirGün


11 Mayıs 2017 Perşembe

AHMED MİDHAT’IN AŞKLARI…

Ahmed Midhat tarihimizin en üretken yazarlarından biri. Kartvizitinde neler yok: Gazeteci, roman yazarı, tarihçi, tiyatrocu, felsefeci, mütercim, matbaacı, mürettip, makinist, memur, öğretmen, eğitimci, müderris, profesör, işadamı, hatta aynı zamanda bir çiftçi…
Yazarlığı ve öteki başarılarının yanı sıra 1.83 boyu, mavi gözleriyle oldukça da yakışıklı ve dönemin ünlü kadınlarıyla dillere destan aşklar yaşıyor.
İlki şair Fitnat Hanım’la yaşadığı büyük ve gizli aşk…
Bu aşkın mektuplarını zamanı gelince yayımlanması dileğiyle oğluna bırakacak ve mektuplar ölümünden 36 yıl sonra, 1948’de Hakkı Tarık Us tarafından yayımlanacaktır.
Gazanfer İbar, “Şa Şa Şa’dan Çapkın Kız’a” (Doğan Kitap) çalışmasında aktardığına göre “Ahmed Midhat Efendi ile Şair Fitnat Hanım” başlıklı kitabında Hakkı Tarık Us, iki aşığa şöyle tanımlıyor:
“32 yaşında, boylu boslu, iri kemikli, geniş omuzlu, dinç bir erkek... On metre kadar bir bahçenin araladığı bir komşuları, Fitnat Hanım, Ahmed Midhat Efendi’yi yakıp yandırmaktadır. Fitnat Hanım, henüz 34 yaşında bir kadın, fakat yirmi yaşında görünen bir taze. Simaca, vücutça öyle güzel ki...”
İlk mektup Ahmed Midhat tarafından 18 Mart 1878’de yazılıyor. “Biricik rüzgârım, zarafet sahibi yazarım, güzellik saçan şairim, efendim” diye başlayan mektup altı sayfa…
Fitnat’ın “hemşire-birader” kalalım sözlerine, her türlü güvensiz tavırlarına karşın Ahmed Midhat tutkusundan vazgeçmeyecek, hem sahibim, hem kölem seslenişleri arasında Fitnat’ı göklere çıkaracaktır.
Hikâyenin devamını Hakkı Tarık Us anlatıyor:
“Kalemiyle öylesine dil döken birinin karşısında zor dayanılır elbet. Yazdıklarından etkilenmeyecek kadın yoktur sanırım. Fitnat’ın da kaçacağı yer yoktur ve Ihlamur’da ‘Mülakat’ dedikleri gizli buluşmalar başlar. Ihlamur artık sadece “lamur” (l’amour-aşk) olmuştur. Birbirlerine hitaplar, “Mithat’ım” ve “Fitnat’ım” biçimine dönüşür ve "Fikir, kalem, zarafet, şairiyet cihetiyle en büyük erkeklere layık” Fıtnat, Mithat’ın kollarındadır artık. Fitnat’ın cevabı ise yazdığı şiirdedir: “Gel seninle yanalım, Allah aşkına.”
Hakkı Tarık Us, bu aşkı sonlandıran nedenin, yeni çıkmaya başlayan Tercüman-ı Hakikat gazetesinde basılan şiire Vakit gazetesinde yazılan nazire-cevap olduğunu belirtiyor.
Şiirde Fitnat’ın adının geçmesine çok sinirlenen Midhat, şiiri yazan Sait Bey’i sokakta dövecek, ertesi gün de Tercüman-ı Hakikat’te “Sait Bey’e Dayak” adlı bir makale yazacaktır.
Ahmed Midhat, daha sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinde edebiyatta gösterdiği çabalar dolayısıyla bir kadın yazarı övecektir
Bu kadın, Ahmed Midhat’ın manevi kızı kabul ettiği, bugün kullandığımız 50 liralık banknotların üstünde resmi bulunan, Türk edebiyatının ve İslam coğrafyasının ilk kadın romancısı Fatma Aliye Topuz’dur.
Fatma Aliye Hanım, tarihçi Ahmed Cevdet Paşa’nın kızıdır. 1891 yılında Ahmed Midhat Efendi ile birlikte “Hayal ve Hakikat” adlı romanı yazar. Romanın kadın ağzından olan kısmı Fatma Aliye Hanım’ın, erkek ağzından olan kısmı Ahmed Midhat Efendi’nin kaleminden çıkacaktır.
Bu romandan sonra ikili uzun süre mektuplaşır ve bu mektupları Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlanır.
Ahmet Midhat’ın hayatına giren başka bir ünlü kadın da Şair Nigâr’dır. Tanzimat sonrası edebiyatımızın “ilk kadın şairi” unvanına sahip Nigâr Hanım’ı, Ahmet Midhat’ın torunu Mehmet Tanberk dedesinin Şair Nigâr ile ilişkisini şöyle anlatacaktır:
“Ahmet Efendi’nin çok bilinen Fitnat Hanım aşkının yanı sıra Şair Nigâr Hanım ile de yakınlığı, arkadaşlık ilişkisi olarak yazılıp çizilirdi. Oysa Ahmed Midhat Efendi, kendini aylarca kapattığı Beykoz’daki çiftliğinde yalnızca kitap yazmıyordu. Aynı zamanda Nigâr Hanım ile de gizlice buluşurdu. Ahmed Midhat Efendi’nin Nigâr Hanım’a aşkı o kadar yoğundu ki yeğenine Nigâr ismini verdi.”
Ahmed Mithad, 1889’da Stockholm’de toplanan VIII. Uluslararası Oryantalistler Kongresi’nde, asıl adı Olga Sergeevna Lebedef olan Kazanlı şarkiyatçı Gülnar Hanım ile tanışır.
Olga Sergeevna Lebedef, Türk kültürüne verdiği değer yüzünden Gülnar Hanım adını benimsemiştir.
Kongreden sonra Ahmed Midhat ile Gülnar Hanım dört ay boyunca Avrupa’da dolaşırlar. Ahmed Midhat bu geziyi ve Gülnar Hanım’ı “Avrupa'da Bir Cevelan” adlı eserinde yazacaktır.
Fakat eser kitap haline gelmeden önce Tercüman-ı Hakikat'te tefrika edilecek ve Gülnar Hanım tefrika devam ederken 13 Ekim 1890 da İstanbul’a gelecektir.
Ahmet Rasim, ayrıca Gülnar Hanım’ın eserlerini gazetesinde yayımlaması, onu kadın olarak yüceltişi ve kendisiyle olan yakın dostluğu nedeniyle Ahmed Midhat Efendi’nin o vakitler “Rus casusu” diye jurnallenmiş olduğunu belirtecektir.

*

“Rus müşterikelerinden meşhur Madam De Lebedef’in İstanbul’da müddet-i ikâmeti esnasında ağızdan ağıza dolaşan güft ü gûlar pek ağır idi. Bu ağırlığa muhitin şu terbiyesinin bais olduğunda şüphe yoktur. Ahmed Midhat Efendi, bu kadınla peydâ-yı muarefe ederek Tercüman-ı Hakikat’te bazı âsârını dercetmek ve hakkında beyân-ı mütalaât eylemek suretiyle kadınlığa bir paye vermek istedikçe zavallı üstadı arkadan arkaya itham edenler, hatta hafiyelerden, ‘Rus casusluğu ediyor!’ diye jurnal verenler bile zuhûr etmiş idi.” (Ahmet Rasim: Muharrir, Şair, Edip, Kanaat Kütüphanesi, 1924.)

11 MAYIS 2017, BirGün


4 Mayıs 2017 Perşembe

“SEN” NEHRİNE “SİZ” Mİ DENİR?

Yakup Kadri’ye göre Süleyman Nazif, sataşma ve takılmalarında sataşılıp takılanları bile güldürecek bir incelik ve zarifliğe sahiptir. (Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, İletişim Yayınları)
Şair-i Âzam Abdülhak Hâmit, Süleyman Nazif’in meyhane arkadaşlığından pek hoşnuttur.
İki arkadaş, yine bir gün bir yerlere gidip birkaç kadeh içmeye niyetlenirler.
Süleyman Nazif, “Tokatlıyan”a gitmeyi önerir.
Fakat o gün Hâmit’in “Lebon”da “Âyan Meclisi Umumi Kâtibi” İsmail Müştak Mayakon ile önemli bir işi görüşmek için randevusu vardır.
Hâmit, “Önce Lebon’a uğrayalım. Müştak beyi görelim.” der.
Süleyman Nazif, “Beyefendi, Müştak sözünde durmaz. Bu çayhanede boşuna pinekleyip kalırız” diye karşı çıkar.
Hâmit üsteleyince, Süleyman Nazif de uymak zorunda kalır.
Fakat “Lebon”dan içeri girer girmez karşılarında İsmail Müştak’ı bulacaklardır.
Hâmit, “Gördün mü?” gibilerinden Süleyman Nazif’e bakar.
Süleyman Nazif ne desin?
Bir Hâmit’e bakar, bir İsmail Müştak’a...
Ve ellerini havaya kaldırıp İsmail Müştak’a serzenişini haykırır:
“Yahu İsmail, ne acayip adamsın sen? Bir sözünde durmamak ünün vardı. Şimdi onu da kaybettin, beni de beyefendiye karşı yalancı çıkardın.”
Abdülhak Şinasi Hisar da ömrünün sonuna kadar Süleyman Nazif’in kendisini alaya alışlarından hoşgörüyle söz edenlerdendir.
Bir akşamüstü Abdülhak Şinasi, Süleyman Nazif ve Yakup Kadri, Lebon’da söz üzerine söz inşa etmektedirler.
Bir aralık Abdülhak Şinasi’nin Galatasaray Lisesi’nde okuyan küçük kardeşi Selim Nüzhet Gerçek, pastaneden içeri girer ve selam vererek önlerinden geçer.
Bunu gören Abdülhak Şinasi, kardeşine seslenerek, “Geliniz, sizi Süleyman Nazif Beyefendiye takdim edeyim” diyecek olur.
Bunun üzerine Şahabettin Süleyman, Abdülhak Şinasi’ye şöyle diyecektir:
“Azizim Şinasi Bey, sizin ağzınızdan hiç ‘sen’ hitabı çıktığı vaki değil midir? Görüyorum, küçük kardeşinize bile ‘siz’ diye hitap ediyorsunuz. Kuzum, siz Paris’te bulunduğunuz zaman ‘Sen’ nehrine de ‘Siz’ nehri mi derdiniz?”
Bir başka gün de yine Süleyman Nazif, Yakup Kadri ve Abdülhak Şinasi Büyükada’da bir çay bahçesinde otururlarken Süleyman Nazif, Abdülhak Şinasi’nin vehim derecesine varan temizlik merakıyla alay edecektir.
Çay içeceklerdir.
Abdülhak Şinasi, çay takımlarını önüne koyan garsona, “Fincanı, kaşığı kaynar suda iyice yıkadınız mı?” diye sorunca, garsonun “evet” yanıtının ardından Süleyman Nazif, nüktesini patlatacaktır:
“Suyu da yıkadın mı oğlum?”
Süleyman Nazif’in İhsan Raif Hanım ile evliliği de şaka gibidir.
Halit Fahri Ozansoy’a göre İhsan Raif Hanım, “O zamana kadar böylesine güzel bir kadın görülmemiştir. Şahane bir boy, münasip olgun vücut ve güzelliği göz kamaştıran bir yüz. Kaşlar sanki bir ressam eli çizilmiş. Hele gözlerinin emsalsiz yeşilliği taptaze bir yaprağın özünden renk almış gibi. İnsan bakmaya doyamıyor, bu hurinin her bakışında tatlı bir baş dönmesiyle sersemliyor.” (Edebiyatçılar Geçiyor, Dergâh Yayınları)
Bu arada platonik olarak İhsan Raif’e gönlünü kaptıranlardan biri de Halit Fahri’dir.
Şahabettin Süleyman, İhsan Hanım ile evlenmeden önce Ağacami’nin arkasındaki bir sokakta oturan eski Bakırköylü Virjini adındaki bir kadınla yaşamaktadır.
Virjini, daha sonra Rana Dilberyan adıyla barlarda ve tuluat sahnelerinde dansları ile ün salacaktır.
Virjini, Şahabettin Süleyman’ı delicesine sevmektedir.
Durmadan mektuplar yazarak ısrarla Şahabettin Süleyman’ın haftada iki gün kendisini görmeye çağırmakta, çağrısı tehdit boyutuna ulaşmaktadır.
Virjini, bu arada İhsan Raif Hanım’a da mektup yazacak, bu yüzden İhsan Hanım ile Şahabettin Süleyman’ın ilişkileri tehlikeye girecektir.
Bunun üzerine Halit Fahri ile Hakkı Tahsin araya girerler.
Belli günlerde Ağacami’nin arkasındaki sokağın bir ucunda Halit Fahri, öteki ucunda Hakkı Tahsin beklemeye başlar.
Çevrede tanıdık biri olmazsa da Şahabettin Süleyman, Virjini’nin evinin yolunu tutacaktır.
Buna karşılık İhsan Raif Hanım, Şahabettin Süleyman’ın eve erken dönmesini şart koşacaktır.
Bu sorunu da yine Halit Fahri, Şahabettin Süleyman’ı evinin kapısına kadar araba ile götürmekle çözecektir.
Halit Fahri, İhsan Raif Hanım’ın şiir kitabı “Gözyaşları”ndan şu iki mısraı da aktarmaktadır:
“Ebrulu semaya hilkat elmas serper,
Durgunca bir deniz sahilleri öper.”  

*

SÜLEYMAN NAZİF’in yazısı işlek ve güzeldi. Mürettiphaneye giden her müsveddesi bir mektup kadar itinalı idi. Hüsnü hattını herkesten evvel kendi beğenir, gazete idarehanesine her gelişinde mutlaka ister, makalesini bizzat ve yüksek sesle okur, dikkatle dinlenilmesini arzu eder ve çok kere yazısının methine kendi başlardı. Bunu galiba muharrirlere lazım olduğunu his ettiği bir nevi üslup ve edebiyat dersi diye yapıyordu. Süleyman Nazif bu zamanlarda küçük bir tenkit ve itiraza tahammül edemezdi. Kendisine üstat diye hitap olunmasını severdi. Musahhihleri hiç yormaz, çünkü tashihleri kendisi yapardı. Gazetenin siyasetiyle mesleği icabı olarak eğer yazısından bir kelime, bir cümle, yahut birkaç satır çıkarılması lazım gelse adeta hasta olurdu. (Abdülhak Şinasi Hisar: Geçmiş Zaman Edipleri, Selis Kitaplar.)

04 MAYIS 2017, BirGün



27 Nisan 2017 Perşembe

BASININ GİZLİ YÜZÜ…

Koleksiyoner-yazar Gazanfer İbar, “Şa Şa Şa’dan Çapkın Kız’a: Müstesna Yayınlar” adlı çalışmasında kırk yıldır topladığı, çoğunluğu Arap, Latin, Ermeni harfli Türkçe ve Karamanlıca yayımlanan dergi ve gazeteler çerçevesinde Tanzimat’tan Cumhuriyet’e basının renkli bir fotografisini çıkarıyor. (Doğan Kitap)
Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk mizah dergileri 19. yüzyılın ikinci yarısında, Tanzimat döneminde görülüyor. 1856 yılında Ermenice yayımlanan Meğu (Arı) da ilk mizah dergisi olarak biliniyor.
İlk Türkçe mizah ekinin yayıncısı Mehmed Tevfik, “Letaif-i Asar”dan sonra 5 Ağustos 1875’te “Geveze” adlı mizah dergisini haftada iki kez yayımlamaya başlıyor. Mehmed Tevfik, 01 Şubat 1876 tarihinden itibaren haftada üç kez “Çaylak” dergisini çıkaracak, derginin başarısı üzerine Tevfik, “Çaylak Tevfik” adıyla anılacaktır.
1877 yılına kadar çıkan önemli mizah dergilerinin dökümü ise şöyle:
Latife, Meddah (Zakarya Beykozluyan), Şarivari Medeniyet (Arif Efendi), Şafak (Mihaliki), Kahkaha (Ali Fuad Bey), Tiyatro (Agop Baronyan), Kara Sinan (Grigorius Karydes), Şarivari (Hagop Hacıyan).
Fakat Heyet-i Mebusan 1877’de mizah dergilerinin yayımlanmasını yasaklayacak, bu yasak Abdülhamit dönemi boyunca, 1908 yılına kadar sürecek, ancak II. Meşrutiyet’in ilanıyla son bulacaktır.
II. Meşrutiyet ilanından sonra ise Osmanlı mizah dergiciliğinde bir patlama yaşanacak ve yüze yakın mizah dergisi yayımlanacaktır.
Osmanlı’da yayımlanan ilk kadın dergisi ise Efrosini Samarcidis’in 1 Mayıs 1845’te İstanbul’da Rumca olarak çıkardığı “Kypseli” (Petek) adlı dergi.
Türkçe olarak ilk kadın mecmuasını “Terakki” gazetesini de çıkaran Ali Raşid, 1869 yılında “Terakki-i Muhadderat” adıyla yayımlayacaktır.
İmtiyaz sahibi ve bütün yazarları kadın olan ilk dergi, dönemin Maarif Nazırı kızı Arife Hanım’ın 1886’da çıkardığı “Şükûfezar”…
Osmanlı döneminde çıkan gazete ve dergilerde spor ile ilgili yazılar pek yer almıyor. Mart 1891 tarihli “Servet-i Fünun” dergisinde Ali Ferruh Bey tarafından kaleme alınan “Eskrim” başlıklı makale ilk spor yazısı kabul edilmekte…
Yalnız bu kadar değil, Gazanfer İbar kimi dergi ve gazetelerin ilginç hikâyelerine ışık tutarak çalışmasının zenginliğine katkıda bulunuyor.
Örneğin, 1949 yılında Mahmut Esat Bozkurt’un oğlu Yüksel Bozkurt ile Türk sinemasının iyi kalpli, ama kötü karakterleri canlandırmasıyla ünlü oyuncularından Ahmet Tarık Tekçe’nin kardeşi Cemil Tekçe tarafından yayımlanan “Pandispanya Adalar”, sansasyonel haberleri ve dedikodu sütunlarıyla büyük ilgi gören bir gazete.
Zaman zaman “Yeni Adalar” adını alan ve Ahmet Tarık Tekçe’nin de yazarlık yaptığı gazete, 40 yılı aşkın yayın hayatında bugünün magazin basınına parmak ısırtacak haberlere yer vermesiyle ünlü...
Bir ilginç gazete de 5 Temmuz 1953 tarihinde bir dönem Cumhuriyet’te de spor yazarı olarak çalışan Asaf Ayçıl’ın çıkardığı “Karagümrük Pazar Postası”…
Dört sayfalık gazetenin son sayfası spora, doğal olarak da Karagümrük Spor Kulübü’nün haberlerine ayrılmış...
Karagümrük, 1942 yılında ikinci küme şampiyonu olunca birinci kümeye çıkmıştır. Fakat Vefa ile birleştirilmek istenmekte, bu da sahasının kapatılması anlamına gelmektedir.
Bu olayı hazmedemeyen öfkeli Karagümrüklüler, 1946’da futbol kulübünü tekrar kuracak ve beşinci kümeden maçlara yeniden başlayacaklardır.
Her yıl başarı gösterip şampiyon olan Karagümrük, sonunda 1953’de tekrar birinci kümeye yükselme başarısı gösterecektir. “Karagümrük Pazar Postası” da, bütün bu gelişmelere yer veren gazete olarak tarihte yerini alacaktır.
Basın tarihimizin gerçekten “müstesna” bu gezisinde “Çapkın Kız”, “Bıldırcın”, “Piliç” gibi ilk erotik, “Les Masques”, “Reflector” gibi sinema-varyete dergileri, İstanbul’un kendine özgü semt gazeteleri okurların ilgisini çekecektir.
Bu aynı zamanda 150 yılı aşan gazete ve dergi tarihinin de bir özetidir.

*

Türk basınında ilk spor dergisi 11 Ekim 1910’da yayımlanan “Futbol”… Dergi haftalık olarak dört sayfa çıkar. İmtiyaz sahibi ve sorumlu müdürü Mustafa Ziya’dır. Ancak Üsküdarlı Burhanettin Bey’in, yani Burhan Felek’in yazar ve ortak olarak dergiye katkıda bulunduğu bilinmektedir. Burhan Felek sadece futbolculuk ve yazarlık yapmakla kalmayacak, Üsküdar’da Anadolu Kulübü’nü de kuracaktır.

27 NİSAN 2017, BirGün