17 Ağustos 2017 Perşembe

HALİT ZİYA’NIN BİR GÜNÜ

Halit Ziya, Reji’de Tahrirat ve Tercüme Kalemi Başkâtibi ve sonra da Müdürü sıfatıyla, yıllarca aynı tekdüze hayatı yaşamıştır. Abdülhak Şinasi Hisar’ın Ağustos 1956’da Türk Yurdu dergisinde yazdığına göre üstat, “her sabah alt kattaki küçük odasına gelir; her öğle Galata'daki bir lokantadan getirttiği iki kap yemeğini yer; her akşam, idareden çıkınca, ilkbaharda Taksim ve yazın da Tepebaşı bahçesine gider; biraz çalgı dinler ve gelen ahbaplarıyla görüşür.”
Bu nedenle de bütün hikâye ve romanlarında Tepebaşı ve Taksim bahçelerinin önemleri dikkati çekecektir.
Hisar’a göre o zamanlar Şişli ve Beyoğlu, uzak ve mahrum İstanbul tarafı mahallelerine karşı daha canlı ve neşelidir.
Çeşitli mevsimlerde Fransız ünlü aktör ve aktrisleri, musikişinasları, opera ve operet kumpanyaları, Sarah Bernhardt, Rejane, Hading, Loie Fuller, Moumet-Sully, Coqueliu ve daha başkaları İstanbul’a gelirler.
Bunların İstanbul’da birkaç gün için kalmaları bile olay olur.
Tiyatro fiyatları da pek pahalı olmasına rağmen bütün yerler kapışılacaktır.
Yine Hisar’a göre o zamanlar, apartmanlarda yaşamak âdet olmadığından, evi bulunmayanlar ev kiralayacak, yazın da ayrı bir kira evi arayacaklardır.
Herkes, küçük olsun, bir ev sahibi olmak dileğindedir; hemen herkes de evinin, küçücük olsun, bir bahçesi, içinde biraz olsun çiçek bulunmasını istemektedir.
Halit Ziya, Osmanbey’de otururken, yazın Büyükada’da yaşamayı tercih eder.
Fakat daha sonra, çocuklar için bir bahçe bulunmasını tabii ve zaruri görerek, Büyükada'dan o zaman Ayastafanos denilen Yeşilköy'de aldığı bahçeli bir köşkte yaşayacaktır.
Bahçesinde yetiştirdiği gayet güzel beyaz güller, ayrı ayrı isimler verdiği güller vardır.
O zamanlar satın alınacak evin mahallesi de çok önemlidir.
Çünkü komşular, doğal olarak akrabalardan sayılmaktadırlar.
Her yeni mahallenin bırakılan eskisinin kaybettirdiklerine karşılık, başka kazançlarla telafi olunmasına özen gösterilir.
İşte Ayastafanos, sakinleriyle böyle seçkin bir yerdir.
Halit Ziya'nın her günü, böylece biraz fazla hesabi geçecek; gayet ciddi bir tüccar gibi her zamanının hesabıyla meşgul olarak Sirkeci istasyonuna Reji Müdürü Mösyö Berriat'ının arabasıyla gidecektir.
Ve böylece her akşam, yeni bir harcamaya gerek duymadan, bir an önce evine dönmekle meşgul olacaktır.
Reji’de çalışırken alt kattaki küçük odasının gözlere çarpan bir özelliği vardır.
Kendisinin kasası bu odanın ortasında ve genellikle açık duran kapısının karşısında durmaktadır. Fakat bu, kendisinin değil idarenin kasasıdır.
Her kasa bulunduğu odanın bir duvarı yanında dururken ortasında duran bu kasa odanın en özel bir noktasını işgal edecek ve odanın bir çeşit simgesini oluşturacaktır.
Hisar’a göre Halit Ziya, bu gündelik görevlerini görmekle hayatını kazandığından para için yazmaya gerek duymayacaktır.
Ancak yazdıklarının basıldığını görmek ve yazılarının kârını bilmekle hoşnut olacaktır.
"Kırık Hayatlar" romanının başında belirtiği gibi, 1901'de sansürün vehimli abartmasıyla, edebiyatın artık devamına olanak kalmadığını, Edebiyat-ı Cedide’nin kapatıldığını anlayınca, Meşrutiyet’in tekrar ilanına kadar artık kalemi bir daha eline almayacaktır.

*

II. Meşrutiyet'in tekrar ilan olunduğu günlerde Sabah gazetesi sahibi Mihran Efendi, Halit Ziya'nın Reji’deki odasına gelerek gazetesi için bir roman vermesini rica eder ve her tefrikası için bir lira vermeyi vaat eder. O da, o gün "Nesl-i Ahîr" romanını, âdeti veçhile, bir yandan yazmaya, bir yandan da her öğleyin yediği iki kap yemeğine bir tatlı ilave etmeye başlamıştır.
Sonra Halit Ziya, Mâbeyn-i Hümâyun Başkâtipliğine atanınca, romanına devam edemeyecek ve yazı işlerini tatile karar verecektir.

17 AĞUSTOS 2017, BirGün


10 Ağustos 2017 Perşembe

AKBAL’IN SEFERTASI

O zamanlar, yazılar kurşun harflerle dizilirdi. Pota denen bir küçük kazanda kurşun kaynar, havaya “antimuan”lı buhar yayılırdı. “Antimuan” zehir demekti, ama kimin umurunda?
Kimi gece bu küçük kazanın üzerine iki dilim pastırma konulur, zehirli buharda pişirilirdi. Yanında da elbette ince belli çay bardağında bir küçük şişe “Yeni Rakı”...
Bir on yıla yakın Cumhuriyet gazetesinin mürettiphanesinde çalıştım, hem de çoğunlukla geceleri...
Ve “sefertası”nı işte bu gecelerde tanıdım.
Şimdinin “bilgisayar”ları olmadığı gibi, yemek de verilmezdi gazetelerde o zamanlar...
“Yemek” diye bellediğimiz de “antimuan”ın zehrinden korunmak için ya bir küçük kâse yoğurt, ya bir şişe ayran... Onu da herkes her gün yemekten bıktığı için sıraya konmuştu. Haftada ya da on günde bir sırası gelen 8-10 kâse yoğurdu evine götürürdü.
Hıdır (Ercan) Usta, gecenin “sermürettip”i, yani usta başısıydı. Necdet (Hazan) Usta, “operatör...” “Takke” Tabip (Derinbay), “Paşa” Sabahattin (yalnızca Paşa idi), “Golcü” Vehbi (Bağcı), “Çırak” Hasan (İlhan), Fikret, Necdet Usta’nın üç oğlu Serdar, Serhan ve Erhan öteki çalışanlardan kimileri...
Hıdır Usta, hemen her akşam işe bir sefertası ile gelirdi.
Necdet Usta, evden yemek getirmezdi, çünkü eve uğramazdı. Zeytinburnu’nda bir teknesi vardı. Mevsimiyse gündüz balığa çıkar, tuttuğunun yarısını bir şişe rakı parasına gündüz çalışanlara satar, akşam da balık ziyafeti çekerdi...
O günlerin birçok anısı aklımın tavan arasında tozlanmaya yüz tuttu. Ama o kurşun kokulu “pota”da pişirdiğimiz pastırmanın, Hıdır Usta’nın sefertasıyla evden getirdiği zeytinyağlı biber dolmasının, Necdet Usta’nın Zeytinburnu açıklarında avladığı kömüre bulanmış istavritlerin lezzeti hiç eksilmedi damağımdan. Çünkü damak tadından çok, birlikte çalışmanın, sözün, muhabbetin tadıydı önemli olan o yıllar...
Şimdi nerden mi düştü bu yazının av sahasına “sefertası”nın sivri okları?
Oktay Akbal’ın “Hücrede Karmen” kitabında yer alan “Sefertası” başlıklı öyküsünden...
Oktay Akbal, çocukluğunun sefertasını anlatıyor. İlkokula giderken bir parça börek, üç tane kuru köfte, bir elma ya da portakal bulunan sefertasını hiç mi hiç sevmiyor Akbal. İştahı daha çok Barba’nın simit ya da açmasında...
Okulu yabancı. Öğrencilerin çoğu da yoksul Rum ve Ermeni çocukları...
Jozef adında bir arkadaşı vardır. Evden getirdiği yemekleri çoğunlukla Jozef yer.
Babası Beyoğlu’ndan almıştır sefertasını. Üst üste kapanan üç minik kaptır. Sabah okula gelir gelmez, bodrumdaki yemekhaneye bırakır. Otuz-kırk sefertası arasında hemen göz alır.
Ama Akbal hiç sevmez sefertasını. Eskitmeye çalışır bu yüzden de.
Ve bir gün sefertası kaybolur, ama bir süre sonra babası bir yenisini alacaktır. Bu, ilki gibi cafcaflı, göz alıcı değildir. Yine yemeklerini arkadaşı Jozef ile paylaşmaktadır.
Bir akşam okuldan çıkarken eski sefertasını Jozef’in elinde görür. Okul yönetiminin yoksullara verdiği yemeği sefertasına doldurmuş evine götürmektedir.
Hiç sesini çıkarmaz Akbal...
“Hücrede Karmen”de yirmi öyküsü yer almakta Akbal’ın.
Çoğu kendi özyaşamından kesitler taşıyan, ama bizim de yaşamımıza ışıklarını serpen küçük, yalın öyküler, öykücükler...
Duyarak, katılarak, yaşayarak okumak için...

*

“Bir kitap imza günü için (Oktay Akbal) ile birlikte Adana’ya gitmiştik. Refik Durbaş da vardı. Adana’da âdettendir, Cumhuriyet’teki arkadaşlar pavyona götürdüler bizi.
İçeride ilk gözüme çarpan, etrafta dolanan yaşı geçkince bir konsomatris hanım oldu.
Kadıncağız Oktay Akbal’ı görünce, sevinçle haykırdı:
-Ooo şair dostlarım!
Masaya oturduk, arkadaşlar çevremizde dolanan hanımı işaret ederek,
-Hanımefendiyi masaya davet etmemiz gerek dediler. Oktay Akbal itiraz etti:
-Canım ne konuşacağız. Kadın bunu duyunca öteden seslendi:
-Öyle demeyin Oktay Bey! Konuşacak bir şey buluruz, insan bir ormandır.
Oktay Akbal utandı, kızardı, “O zaman buyurun hanımefendi” demek zorunda kaldı.
Hanımefendi bir sevinç çığlığı attı:
-Yaşasın edebiyat!
Ve gelip masaya oturur oturmaz Oktay Akbal’a dönerek sürdürdü konuşmasını:
-Biz de eskiden beri böyle değildik, sonradan bozulduk. Ama önce ekmekler bozuldu.
Ve kendi sorduğu soruya kendi cevap vererek devam etti:
-Suçumuz nedir biliyor musunuz Oktay Bey? Suçumuz insan olmak.
Oktay Akbal’ın bütün kitaplarını okumuş olduğu anlaşılan, her repliğinde onun kitaplarından birinin başlığıyla yanıt veren kadının “Nerede oturuyorsunuz” sorusuna vereceği cevabı ben de baştan tahmin etmiştim. Nitekim öyle de oldu:
-Garipler Sokağı’nda…
Baktım konuşma böyle sürüp tehlikeli sulara doğru sürükleniyor ben de aynı yöntemle kitap başlığına atıf yaparak, duruma müdahale etmek zorunluluğunu duydum:
-Aman Oktay Akbal dikkat! Yoksa sonra yarın “Ayla”lar hesap sorar. (Cumhuriyet, 3 Mayıs 2015)

10 AĞUSTOS 2017, BirGün


ÖZGÜRLÜK ÂŞIĞI FAHİŞELER...

“Uzay Şairi” olarak ünlenen Süavi Koçer, “Nisuaz” meyhanesinde içmeyi pek sever. Gündüz uğramamışsa, gece yarısı mutlaka damlar. (Salâh Birsel: Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu)
Gece gelirken de üzerinde bir frak bulunur.
O yıllar, Koçer’in çok uzun şiirler yazdığı bir dönemdir.
Mesela, “Ecdadımın Kemikleri” adını verdiği şiiri tam bir defteri doldurur.
Bir büyük sözlük gibi bir şeydir bu...
İçinde, aranılan her sözcüğü bu şiirde bulabilmek mümkündür.
Bir gün, yine hem içiliyor, hem şiir üzerine konuşuluyordur.
Masada bulunan Sait Faik, “Peki,” der, “bu şiirin içinde Kız Kulesi var mı?”
Koçer, “Var elbet” dedikten sonra, “Ecdadımın Kemikleri”ni karıştırmaya başlar ve iki dakika sonra da şiirin içinden “Kız Kulesi” sözcüğünü bulup çıkarır.
“Uzay şairi”, şairliğini kanıtlamıştır.
Kimi geceler de Sait Faik, durup dururken birden Süavi Koçer’e takılır:
“Bir şiirini okusana!”
Bu öneri karşısında Koçer, şu karşı öneride bulunur:
“Ama sen de bir öykünü okuyacaksın.”
Bir gün, Sait Faik ile Nisuaz’un kapısı önünde görünürler.
Koçer, elindeki kâğıttan Sait Faik’e şiir okumaya çalışmaktadır.
Nisuaz’a girer girmez de aralarında bir ağız dalaşı başlar.
Sait Faik’in yüzü, öfkeden kıpkırmızı olmuştur.
Koçer, ısrarla şiirini okumayı sürdürmekte, Sait Faik de “Zorla mı lan, dinlemeyeceğim işte…” diye bağırmaktadır.
Koçer, kendinden geçmiş bir halde şiirini okumaya devam ederken, bir yandan da “Dur birazdan bitecek” demektedir.
Bu esnada Sait Faik, daha da sinirlenerek Koçer’e bir yumruk patlattır.
Koçer, yumruğun şiddetinden yere yıkılmıştır.
Bu durumu gören Nisuaz’ın sahibi Niko, “Polis, polis” diye bağırmaya başlar.
Neyse, araya girilir ve kavga yatıştırılır; Sait Faik de çıkıp gider.
Bu olay üzerine, Sait Faik ile Suavi Koçer herhalde bir araya gelmezler diye düşünülür.
Oysa birkaç gün sonra Sait Faik ile Koçer, kol kola girmiş, Beyoğlu’nda dolaşıyorlardır.
Koçer, yine Sait Faik’e şiirlerinden birini okuyordur.
Daha sonraki günlerde Faik Baysal, Sait Faik’e “Niye Koçer’in şiirlerini hem dinleyip hem kavga ediyorsun?” diye sorduğunda, şu yanıtı alacaktır:
“Dinlemeyip de ne yapayım yani? Adamın kanında şiir virüsü dolaşıyor, yazdıklarını okumazsa ölecek gibi geliyor bana. Ben de bir şairin ölmesine razı olmam ölecek o kadar adam varken.”
Koçer, Ahmet Muhip Dıranas ile Cahit Sıtkı Tarancı’nın da arkadaşıdır.
Her konuşmasında onlardan söz etmeyi sever.
Çünkü en çok, bu iki şairin şiirlerini sevmektedir.
Bir gün Salâh Birsel’e şöyle diyecektir:
“Muhip ile Cahit’in şiiri nehrin bir kıyısında ise, sizin kuşağın şiiri öteki kıyısında. Ama siz öteki kıyıya köprü kurmadan geçtiniz. Şimdilerde ben, bu boşluğu doldurmak için iki kıyı arasına köprü kurmaya çalışıyorum.”
Koçer bir gece de yanındaki masada oturan bir “gündüz yosması”na özgürlük üzerine yazdığı şiirlerden birini okur.
Bu gündüz yosmaları ibadullahtır Nisuaz’da. Bunlar öğleden sonraları iş tutar ve akşam dokuza kadar çalışırlar. Akşam olunca da, evli olanlar günlük kazançlarını -30 ya da 40 lira tutar bu- doğru kocalarına taşırlar.
Süavi’nin kendisine şiir okuduğu, gündüz yosması, bunların en akıllılarından biridir. Yaşamın içinde pişmiş, hadi lafımızı esirgemeyelim filozoflaşmıştır. Bu yüzden Süavi’nin şiirini büyük bir ciddiyetle dinler. Süavi okumasını bitirip de:
“İşte biz ozanlar özgürlük şiirleri yazarız” deyince, o da Nisuaz tarihinde büyük bir yer tutan, Necati Cumalı’nın yüreğine de bir koşturma salan şu özdeyişi döktürmüştür:
“Zaten özgürlüğü koruyorsa şairler ile fahişeler koruyor.”


03 AĞUSTOS 2017, BirGün

20 Temmuz 2017 Perşembe

DARBEYE KALKAN OLMUŞTU

Dostum, arkadaşım, özden öte bir kardeşim, meslektaşım idi.
Hayatta hangi konu olursa olsun arkamdaydı, güvendi, güvence idi.
O yıllar yüz yüze gelmedik, ama adını Aziz Okay olarak biliyordum.
Bir süre açtığı Uğrak Kitabevi’nde çalıştığım, daha sonra on yıl kadar Cumhuriyet gazetesinde birlikte düzeltmenlik yaptığımız Kemal abi (Özer), 1970’li yılların başlarında kimi günler Aziz Okay’dan söz ederdi. (Sonraları Aziz Okay’ın Okay Gönensin olduğunu anlayacaktık.)
Kemal abi kitabevini Cağaloğlu’ndan Moda’ya taşımıştı.
Aziz Okay da Mülkiye’yi bitirmiş, Moda’da oturuyordu ve Kemal abinin dükkânın müdavimlerindi.
Nitekim yazı işler müdürü olduğum “Yeni a” dergisi çıktığında Aziz Okay da kimi çevirileri ve yazıları ile dergide boy gösterecekti.
Kemal abinin anlattığına göre Okay o sıralar Manajans’ta çalışıyordu ve durumundan pek hoşnut değildi.
Ve bir gün Okay Gönensin olarak Cumhuriyet’in Dış Haberler Servisi’ne adımını attı.
Dış Haberler ile Düzeltme Servisi Cumhuriyet’in koca salonunda yan yana idiler, aralarında bir metre kadar bir uzaklık vardı.
Onların masasında Ergun Balcı, Şevki Adalı, Emine Uşaklıgil; bizim masada Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Konur Ertop, Abdullah Yazıcı ve ben…
Yıl 1974 olmalı, Okay ile tanışıklığımız işte o günlerde başladı.
Cumhuriyet’in efsane yazı işleri müdürlerinden Bülent Dikmener aramızdan ayrılınca, öteki müdür Çetin Özbayrak yalnız kalmıştı.
Gazetenin kumanda odası “Camlı Bölme”yi takviye gerekiyordu.
Kimi gazetecilerin adı geçiyordu.
Özbayrak ve Mehmed Kemal ile o sıralar “öğle rakıları”nda buluşuyordu. Özbayrak’ın bir gün şöyle dediğini anımsıyorum.
“Bu gazetenin geleceği Okay’ın elinde olacak…”
Bu sırada 12 Eylül darbesi oldu. Ben er olarak askere gittim. 20 ay sonra döndüğümde gazete tipodan ofsete dönmüş, işçiler mavi gömlekleri çıkarıp beyazlarını giymişlerdi.
Ve Hasan Cemal Genel Yayın, Okay Gönensin Yazı İşleri Müdürü…
Darbe sonrası düzeltme servisi de değişim geçirmiş, Adnan abi ve Kemal abi emekli olmuş, Konur abi şef ve servis 15 kişi kadar…
Bir süre sonra Konur abi de gazeteden ayrıldı.
Okay odasına çağırdı. Doğrudan “Şef sensin” dedi.
“Okay” dedim, “ben askerde bile onbaşı olmadım. 15 kişinin sorumluluğunu alamam.”
Yüzüme bile bakmadan, bir kâğıt çıkardı çekmecesinden, “Yönetimin kararıdır” dedi.
Daha sonra beş yıl kadar Düzeltme Servisi Şefliği yapacaktım.
Ve yine bir gün odasına çağırdı: “Seni şeflikten alıyorum, artık gazeteye haber, röportaj yazacaksın…”
Okay’a itiraz ne mümkün?
Aklına geleni mutlaka yapacaktır.
Diyelim gazetenin iki orta sayfası, tek sayfa olarak hazırlanacaktır. Bütün itirazlara karşın o, beş dakika için çözüm bulur ve iki sayfayı tek sayfa haline getirirdi.
Gerçi gazetenin kültür-sanat sayfasında özellikle şiir üzerine yazılar yazıyordum, ama habercilik başka bir şeydi.
İlk haber olarak Çamlıca’dan geçecek olan yırtıcı kuşları yazacaktım. Çamlıca’ya gittim, fakat kuşlar gelmedi. Ben de yırtıcı kuşların neden gelmediğini yazdım. Bu benim ilk habercilik deneyiyim ve gerçek gazeteciliğe ilk adımımdı.
Ardından onlarca yazı, haber yazdım, röportajlar yaptım.
Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Sabah gazetelerinde birlikte çalışmıştık, kırk yıllık hukukumuz vardı.
Bir gün dedim ki: “Yahu bir gün bile yaptığım işten dolayı teşekkür etmedin?”
Ne desin?
“Her yazın, her röportajın gazeteye tiraj aldırıyordu, başka nasıl teşekkür edeyim.”
Sevgili Ümit Kıvanç ile Anadolu’yu baştan başa dolaşıyoruz. Gazeteciliğimin en mutlu, en başarılı günleri... Ümit’le müthiş bir ikili oluşturmuşuz. O durmadan fotoğraf çekiyor, işle ilgili olmasa dahi, “Gazetenin arşivinde bulunsun, Bir gün lazım olur” diye. Ben bir habere gitmişsem, en az üç haber daha çıkarıyorum.
Huyunu suyunu biliyoruz Okay’ın çünkü…
15-20 gün Kars ve Artvin yöresinde dolaştık. O zaman cep telefonu falan yok. Trabzon’a geldik, sabah uçağıyla İstanbul’a döneceğiz. Üstümüz başımız kir pas içinde. Okay’dan sabahın altısında kaldığımız otele bir telefon: “Merzifon’da maden ocağında göçük var, hemen oraya gidiyorsunuz.”
Kahvaltı yapmadan, üç-beş kez hız limitini aşarak Merzifon’a geldik. Göçük Yeniçeltek ocaklarında yaralılar ölüler var.
İlk haberi yazdım, Ümit fotoğraflarını çekti, gazeteye gönderdik.
Yol yorgunu, iş yorgunu, Ankara’dan gelen Işık Kansu, Merzifon savcısı, Ümit, ben akşam yemeği yiyoruz.
Yemeğin ortasında bir lokantaya bir telefon, Okay’ın sesi: “Doğum günün kutlu olsun.”
Ve ardından bir büyük doğum günü pastası…
Sonra öğrenecektim, gezi uzayınca eşim Bilge, Okay’ı aramış, “Refik nerede?” diye.
Bilge’den doğum günümü öğrenince İstanbul’dan Merzifon’daki lokantayı bularak pastayı göndertmişti.
Böylesi inceliklerin adamıydı.
90’lı yılların başında Cumhuriyet’te yönetimde anlaşmazlık çıkmış, gazeteden kopmalar olmuştu.
Başta Hasan Cemal, Okay olmak üzere birçok arkadaş Cumhuriyet’ten ayrılmıştı. Ben de istifa etmeden Cumhuriyet’i bırakmıştım.
Bir süre sonra Okay ile Sabah gazetesinde buluştuk.
1966’da Tansu Çiller enflasyon krizi geldi. Para, pul olmuştu. Çalışanlar işlerinden oluyor, kimi işyerleri kapanıyordu.
Sabah da krizden nasibini almıştı.
İşten atılanlar arasında ben de vardım.
Nisan ayıydı.
Okay çağırdı, “Senin mutfak masrafın ne kadar?” dedi. Kabaca bir hesapla “Ayda altmış milyon” dedim. Ki o günler Sabah işten ayrılanlara bir-iki yıl vadeli çekler veriyordu.
Otuzar milyonluk iki çek uzattı. “Git” dedi, “Evde otur, bir işe başlama. Üç ay sonra ya birlikte iş ararız ya da yine Sabah’ta buluşuruz.”
Temmuz ayı gelmişti. Fotoğrafçı Ergun Çağatay çağırdı. Birlikte Orta Asya’ya gideceğiz, ben yazacağım, o fotoğraf çekecek.
Bu sırada Kerem Çalışkan, Bilge’yi arıyor: “Okay acele Refik’i gazeteye çağırıyor.”
Ertesi gün Sabah’ta idim.
Okay, sözü uzatmadan, “Yeni bir gazete çıkarıyoruz, sen de kültür-sanat servisinin başındasın. Neler yapacağını bir dosya olarak hazırla ve on beş gün sonra getir.”
Bir haftada dosyayı hazırladım ve benim Yeni Yüzyıl maceram başladı.
O kadar çok meziyeti vardı ki, hangisini söylesem mutlaka biri eksik kalacaktır.
Polisiye roman meraklısıydı, bir gün iyi bir polisiye yazacağını düşünürdü. Kitap meraklısıydı, kitap müzayedelerinin müdavimiydi. Edebiyattan, şiirden anlardı. Elli yıllık gazetecilik yaşamımda, onlarca yazı ve genel yayın müdürü içinde, Okay kadar çok kitap okuyanını görmedim.
Yeni Yüzyıl kapanınca yine Sabah gazetesi…
2000’li yılların başında Okay, Sabah’tan ayrılacak, Vatan gazetesinin kurucuları arasında yer alacak, köşe yazılarına orada devam edecekti.
Ama dostluğumuz, arkadaşlığımız bu yılın temmuz ayına kadar sürecekti.
Otuz yaşında darbe döneminde ülkenin en muhalif gazetesinin sorumluluğunu üstlenmişti. Nice darbelere maruz kalan o kalp, ne yazık ki altmışlı yaşların baharında bir sabah durdu.
Onun gibi bir gazeteci gelir mi, hiç sanmıyorum.
“Güle güle” demekten başka elden ne gelir?

*

Yeni Yüzyıl’da çalışırken zamanın Kültür Bakanı Fikri Sağlar, bir grup gazeteciyi, düzenlenecek Türk kültürü etkinliğiyle ilgili (içlerinde ben de vardım) Paris’e götürdü.
Okay Gönensin neler yazacağımı biliyordu, ama bir isteği vardı: “Paris’te şu meydanda, şu köşede bir kitapçı var. Onun ikinci katına çık, üçüncü rafın beşinci sırasında Simenon’un kitaplarını göreceksin. (Simenon’un kitaplarının koleksiyonunu yapıyordu.) O raftaki sekizinci sıradaki kitabı al gel, bu da parası…”
Gerçekten de gittim ve elimle koymuş gibi o kitabı aldım, geldim.


16 Temmuz 2017 Pazar

YAŞI, YAZDIKLARINDA SAKLI

Önce Ekmekler Bozuldu, 1946 yılında çıktığına göre yazmaya çok erken yaşlarda başlıyor, daha ilkokul sıralarında...
İlk hikâyesi: “Chez nous il ya un lion” Bizim Evde Bir Aslan Var...
Öğretmeninin çok beğendiği bu hikâyenin ardından bir de roman yazmayı deneyecektir, izlediği bir filmden esinlenerek: “Tüccar Horn” ya da “Binbir Tehlike Adası”...
Ve imzası ilk kez, edebiyat öğretmeni Zahir Güvemli tarafından resimlenerek İkdam gazetesinde yayımlanan “Ana Katili” başlıklı hikâyesini süsleyecektir.
Ancak, daha önce Tahsin Demiray’ın çıkardığı “Ateş”, İskender Fikret Sertelli’nin yayımladığı “Çocuk Duygusu” gibi çocuk dergilerinde de yazıları basılacaktır.
O yıllarda daha çok, aşk ve serüven üzerine yazar.
Asıl anlamda hikâyeye yönelmesi ise Sait Faik’in “Semaver” adlı kitabını okumasından sonra başlayacaktır.
Daha sonra şöyle diyecektir:
“O güne dek yazdığım Esat Mahmut, Kerime Nadir öykünmesi öyküleri bir yana bırakmak gerektiğini hissettim. Edebiyat değildi bunlar. Bayağılık vardı hepsinde. Başka şeyler yazmalıydım, kendime vergi şeyler.”
“Servetifünun-Uyanış” dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski-yeni tartışmalarıyla “yeni edebiyat”ın içinde yer alır.
Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkarak küçük kent insanını da göz ardı etmeyen duygulu hikâyeler yazmaya başlar.
“Önce Ekmekler Bozuldu”yu “Aşksız İnsanlar”, “Bizans Definesi”, “Bulutun Rengi”, “Berber Aynası” izler.
Benim Oktay Akbal ile tanışmam, hikâyelerini okumadan önce, 1957 yılında çıkan “Suçumuz İnsan Olmak” romanıyla olacaktır.
 Henüz 15 yaşındayken iki gecede okuduğum roman, daha sonraları başucu kitaplarım arasında yerini alacak, bir küçük memurun balkonda çamaşır asarken gördüğü kadın imgesi, daha sonra yazacağım şiirlerden kimilerine görüntüsünü verecektir.
“Berber Aynası”, “Bizans Definesi”, “Bulutun Rengi” kitaplarında yer alan öyküler de gazetecilik yaşamımda kimi yazılarıma kaynak olacaktır.
Kişisel yaşamımın ne büyük bir şansı ki, ilk gençliğimde hayranı olduğum Akbal ile aynı zamanı ve mekânı paylaşarak arkadaşlık edecek, yurt içi ve dışı gezilerle birlikte bulunarak ortak anılarda buluşacaktık.
Birlikte çalıştığımız gazetede, ben onun yazılarını okurlarından önce okuma şansına erişirken, o da kişiliğim ve şiirlerim için yön veren, destekleyici, özendirici yazılar yazacaktır.
Akbal, edebiyatımızda “şiir”e en yakın duran yazarlarımızdan biri, hatta birincisi...
Hikâye ve romanlarındaki şiirsel anlatımın yanında, gazete yazıları ve denemelerinde de şiir ile gönül bağını altmış yılı aşan yazarlığında sürdürmekte…
Şiir ile gönül bağını sürdürürken şairler de gündeme gelecektir, şairler üzerine anekdotlar, anılar da...

*

Oktay Akbal, Sait Faik ile ilgili bir anısını şöyle anlatır: Stelyanos, Burgazada’da yaşayan ve tekneleri seven yoksul bir Rum çocuğudur. Günlerce uğraşıp didindikten sonra “Stelyanos Hiristopulos” adında bir tekne yapmış ve denizde yüzdürmüştür. Sait Faik, 1936 yılında “Stelyanos Hiristopulos’un Gemisi” başlığıyla yazdığı hikâyede bu çocuğun macerasını anlatır ve “Yücel” dergisine yollar. Fakat hikâye, “Bu kozmopolit bir şey” denilerek basılmayacak, Sait Faik de daha sonra aynı hikâyeyi “Varlık” dergisini çıkaran Yaşar Nabi’ye gönderecektir.

13 TEMMUZ 2017, BirGün



11 Temmuz 2017 Salı

ABİM ASIM BEZİRCİ

Asım Bezirci’yi, daha doğru bir deyişle benim ve bizim kuşağın “Asım Abi”sini ne zaman tanıdım?
Bizim kuşağın abisi idi, çünkü daha çok genç yaşımızda, ilk şiirlerimizi yayımladığımız yıllarda gönül kırmadan, yol gösterici yazılar yazardı.
60’lı yılların başları…
Türkiye İşçi Partisi kurulmuş… Lise öğrencisiyim, ama bir yandan da partinin İzmir’de yapılan ilk kongresine gidiyorum. Daha sonra gençlik kollarında çalışacaktım.
Nâzım Hikmet’i iki-üç şiiri dışında tanımıyoruz. Çünkü yasaklı ve şiirlerini bulup okumanın imkânı yok.
40 Kuşağı şairleri de öyle…
“Sol” kulvarı kapalı bir şiir ortamı…
Orhan Veli, daha doğrusu “Garip Şiiri” kötü örneklerle çoğaltılarak gelmiş…
Dayanağımız yalnızca “İkinci Yeni” şiiri…
Nitekim ilk şiirlerimde “İkinci Yeni”nin etkisi görülecektir.
Bu ortamda eleştirmen olarak Nurullah Ataç’ın adı dolaşıyor hafızalarda… Ataç, zarını atıyor şairler için… Aklımızda Turgut Uyar’ın “Türkiyem” kitabı için söylediği “Zarımı Uyar için atıyorum” sözleri kalmış…
İşte bu ortamda Asım Bezirci “nesnel eleştiri” üzerine yazıyor; Hüseyin Cöntürk ise “öznel eleştiri”…
Bu bir anlamda şu da demek: Sanat toplum için mi, sanat sanat için mi?
Sanatın toplum için olduğunu söyleyen, bu amaç doğrultusunda yazılar yazan Asım abi; yirmili yaşların, üstelik sol bir parti sempatizanı gençleri için ulaşılması mümkünsüz bir ikon…
O yıllar İzmir’deyim. Bir şair arkadaşımız İstanbul’a gidiyor. Dönüşünde “İşte” diyor, “Edip Cansever’i gördüm, sonra Asım Bezirci ile konuştum.”
Belki de üç-beş dakikalık bir görüşme, günlere aylara sığmayan muhabbetlere dönüşüyor.
Gün ola, devran döne…
Birkaç yıl sonra benim de yolum İstanbul’a düştü.
Henüz şiir kitabım çıkmamış…
Üniversitede öğrenciyim.
Beyazıt’ta “Beyaz Çarşı” bir kitap cenneti…
Kemal Özer “Şiir Sanatı”nı çıkarıyor, Halil İbrahim Bahar “Soyut” dergisini… Günay Akarsu “Oyun” diye bir tiyatro dergisi…
Ve daha başka kültür-sanat dergileri…
Behçet Necatigil Beşiktaş’tan geliyor, Muzaffer Buyrukçu Taşlıtarla’dan…
Şairler, romancılar, öykücüler Beyazıt’ta buluşuyor.
Beyazıt meydanının karşısında, Kumkapı’ya inen Mithatpaşa caddesinin başında bir kahve…
Bir gün yine orada buluşuldu.
Kimler yok tahta masanın çevresinde?
Cemal Süreya, Tomris Uyar, Muzaffer Buyrukçu, Günel Altıntaş, Halil İbrahim Bahar, Ülkü Tamer…
Yirmiye yakın şair, hikâyeci, romancı…
Ben de masanın bir ucundayım.
Yanı başımda ufak tefek bir adam: Asıl Bezirci…
Oldukça nazik, kibar…
Ses çıkarmadan konuşulanları dinliyor, anlamaya çalışıyorum.
Birden bana döndü.
“Adın ne senin?” dedi.
“Refik” dedim.
“Soyadın yok mu?”
Çekinerek “Durbaş” dedim.
Hemen boynuma sarıldı, “O kadar güzel şiirler yazıyorsun, neden adını söylemekten çekiniyorsun?” dedi.
Bütün o İzmir macerasını, o günleri nasıl anlatırsın?
Hep şarardım, bu küçük gövdede o azim, o muazzam çalışma gücü nereden kaynaklanıyor?
Takma adlarından biri “Halis Acarı” idi.
Bu derdim halis muhlis, gerçekten bir “aç arı”…
Arı misali çalışırdı çünkü…
Burada sevgili bir başka ağabeyim Kemal Özer’den naklen bir anıyı aktarmak istiyorum.
Bir gün, sanırım 50’li yılların sonunda, Edip Cansever, Kemal Özer, Asım Bezirci, daha birkaç kişi Altıyol’dan Kadıköy iskelesine iniyorlar.
Vakit akşamdır.
Bir tartışma başlıyor aralarında…
Birden Asım Bezirci, havada yaylanarak Cansever’in suratın bir tokat indiriyor.
Kemal Abi derdi ki: “Akşamın karanlığında, Edip’in gözlerinde yıldızların parladığını gördüm.”
Öyle şiddetli bir tokattı attığı…
İşte o naif, zarif bedenin altında sanıyorum sosyalizme inancın gücü kuvveti de böyle bir şeydi.
Buna benzer bir tokat öyküsü de Asım Abi ile benim aramda da geçecekti.
60’lı yılların sonları…
“İkinci Yeni” tartışmaları yapılıyor.
Yazdığım bir şiire, yaptığım bir konuşmaya mı alınmış Asım abi…
Bir gece, Beyoğlu’nda Fransız Kültür Merkezi önünde, yanında Adnan Özyalçıner de var, karşılaştık.
“Sen” dedi, “hem Sirkeci’de işportacılık yapıyorsun, hem de İkinci Yeni’yi savunuyorsun.”
Ben o sıralarda Urfalı Salih ile Sirkeci’de Büyük Postane’nin karşısındaki Vakıf Han’ın önünde ayakkabı, yazlık gömlek, kol düğmesi satarak işportacılık yapıyorum.
Nitekim o günlerde “Ferhad” şiirimi yazdım:

“evlerin kardeşiyim ben. rüzgârı sesle
gece çözülsün yalnızlığımdan
alıştım artık yokluğa, yoksulluğa
efkârdır bu: eser sultan yaylasından
ve ben eserim akşamla şehrin bağrında
zenginlik üreticileri halkı soyarken
yoksulluk kâtipleri halkı soyarken
vitrinler ve ucuz işporta halkı soyarken
sen esersin sabahla ey yalnızlık”

Gece yarısı, herhalde ben meramımı anlatamadım.
Birkaç gün geçti.
Asım abi ile Sahaflar çarşısında Aslan Kaynardağ’ın Elif Kitabevi’nde bir daha karşılaştık. Boynuma sarıldı. “Ben yanlış anlamışım. Senin güzel şiirler yazacağını biliyorum” dedi.
Nitekim, “Çırak Aranıyor” kitabım çıktığı zaman da, ilk iki kitabım “Kuş Tufanı” ve “Hücremde Ayışığı” üzerine “Sanat Emeği”nde bir yazı yazacak ve yazı daha dergide çıkmadan matbaadan provalarını alıp o yıllarda çalıştığım Cumhuriyet gazetesine getirecekti.
Gurbetten sılaya yazılan bir mektup misali hâlâ saklarım o provaları…
Ve bunca yıl geçti, yine temmuz, yine Sivas, yine Madımak, Asım abi, Metin, Behçet, Hasret, Nesimi, Asaf, Muhlis, 35 can kardeş, arkadaş…
Ardından bu acıya dayanamayan, bir başka ağabeyim Rıfat Ilgaz’ın vedası…
Yangın hâlâ sürüyor.

*

Asım Abi ile anılarımdan birine de Fazıl Hüsnü Dağlarca ortaktır. Cem Yayınevi’nde düzeltmenlik yapıyorum. Dağlarca’nın “Horoz” kitabı matbaada dizildi, düzeltmelerini yaptım. Kitap baskıya gidecek. Sonuna da Dağlarca’nın yüze yaklaşan kitaplarının listesi eklenecek… Gece yarısı olmuş, matbaacı “Bunlar önemli değil, şiirlerde bir yanlışlık yok, sen artık evine git, ben listeyi okur basarım” dedi. Ertesi gün kitap matbaadan geldi. Dağlarca da yayınevinde… Kitabı eline aldı, “Sen” dedi bana, “Bu Asım Bezirci’yi çok mu seviyorsun?” “Evet” dememe kalmadan, “Horoz”un son sayfasını gösterdi. Dağlarca’nın “Asu” kitabının adı, “Asım” diye çıkmıştı.


29 Haziran 2017 Perşembe

NAİF BİR EFSANE

Kendi kendini yetiştiren, kendine özgü teknikler geliştiren, masalsı bir resim dünyası yaratan Gürcü halk ressamı Niko Pirosmani, en ünlü ‘naif sanatçıları’ndan biri olarak bilinir.
Pirosmani, Gürcistan’ın şaraplarıyla ünlü Kaheti bölgesindeki Siğnaği’de, 1862 yılında, muhtemelen 5 Mayıs’ta dünyaya gelir.
Çiftçilikle uğraşan orta halli ailenin bütün varlığı küçük bir bağ, birkaç inek ve öküz ile üç çocuktur: Mariam, Pepe ve Pirosmani...
1870’lerde babaları ölünce, bu küçük ailenin mutlu yaşamı da son bulur. Ama bundan sonra yaşananlar da Pirosmani’nin masalsı resim dünyasının kapısını açacaktır.
Babası ölünce Pirosmani, ablası Mariam’ın kocası tarafından Tiflis’e götürülür.
Felaket, burada da yakasına yapışacak, ablası Tiflis’teki kolera salgını yüzünden yaşamını yitirecektir.
Mariam’ın kocası da Pirosmani’ye daha fazla bakamayacağı için bir ailenin yanına verecektir.
Bu aileyle yaşadığı günlerde okuma ve yazmayı öğrenecek, resimle tanışacaktır.
Delikanlılık çağında dul bir kadın olan Elizabet’e âşık olur. Aşkına karşılık bulamayınca da mutsuz olur ve resimlerle bezeli hayatının trajedisi bundan sonra başlar.
Kader, bir gün karşısına Margarita adında Fransız bir dansçı kadını çıkarır.
Margarita, 1905 yılında Gürcüstan’a gelmiştir. Pirosmani, güzelliği karşısında büyülenir ve ona ‘Çiçeklerin denizi’ adını verir.
Pirosmani’nin mutluluğunun sınırı yoktur artık. Kazandığı her şeyi, sevdiği kadın için sonuna kadar harcar.
Ve bir gün Margarita, Pirosmani’nin para biriktirmediğini, hayatını düşünmediğini, eline geçen her şeyi kendisine harcadığını anlar. Ardından Paris’e giderek izini kaybeder.
Margarita, ortadan kaybolmuştur ama sureti Pirosmani’nin tualinde, bugün de yaşamını sürdürecektir.
Bu olaydan sonra Pirosmani, eski Tiflis’in “dükkân” denilen restoranlarını dolaşmaya başlar.
Karın tokluğuna yaptığı resimleri yaptığı yerde bırakıyordur. Artık o, çevresindeki insanlara göre evsiz yurtsuz, bir ayyaştan başka bir şey değildir.
Kaderi, ne kadar bizim Fikret Muallâ’nın kaderine benzemekte...
Çünkü ikisinin de resim dünyasında, biri sevgisi, biri ihaneti ile kadınların benzer rolleri olmuştur.
Fikret Muallâ’nın bohem yaşamına savurduğu resimler, bir kadının koruyucu sevgisi ise günümüze kalırken; Pirosmani, bir kadının ihanetinin ardından bohem hayatını tutkuyla resim sanatına adadı denilemez mi?
Gürcü köylü ressam Niko Pirosmani, yaşadığı dönemde yakın çevresi dışında pek tanınmayacak, fakat ölümünden sonra özellikle Batı sanat çevrelerinde efsane olacaktır.

*

Ressam Selim Turan, 1947 yılında Paris’e gitmeye karar verir. Pasaport almak için Ankara’da altı ay uğraşır. Turan’ın Paris’e gideceğini haber alan Halil Vedat Fıratlı ve Abidin Dino, Fikret Muallâ’ya verilmek üzere içinde yiyecek ve giyecek gibi öteberi bulunan bir paket hazırlarlar. Selim Turan, Paris’e gittiğinin üçüncü günü Fikret Muallâ’yı “Impasse du Rouet”deki atölyesinde bulur ve Ankara’dan getirdiği armağanları verir. Fikret Muallâ, “Bana biraz müsaade et, aşağıya kadar gidip hemen geleceğim” der. Biraz sonra da gelir. Anlaşılır ki, Selim Turan’ın Ankara’dan getirdiği pantolonu hemen satmıştır. Selim Turan’a “Gel, şimdi de bir şeyler alalım” der. Ardından, şarap ve “pommes frites” (patates kızartması) alarak atölyede kafaları çekeceklerdir.

29 HAZİRAN 2017, BirGün


23 Haziran 2017 Cuma

KİLİT ALTINDA BİR ROMAN!

Bugün adı unutulmuş yazarlar künyesinde kayıtlı bulunan Kemalettin Şükrü,  1930’lu, 1940’lı yıllarda özellikle tarihi konuları ele aldığı romanlarıyla çok okunan bir yazardır.
40’lı yılların önemli gazetecilerinden Yekta Ragıp Önen’in Günvar Otmanbölük’e anlattığına göre zamanın “Son Posta” gazetesinde Kemalettin Şükrü’nün denizle ilgili bir romanı yayımlanmaktadır. (Babıâli’nin Yarım Asırlıkları.)
Kemalettin Şükrü, romanının parasını haftalık olarak almakta ve ardından Romanya’ya geziye gitmektedir.
Romanya’da kalması uzun sürdüğü zaman da eldeki tefrika tükenecek ve gazeteye “Yazar rahatsızlandı, bu nedenle tefrikaya devam edemiyoruz” benzeri özürler konulacaktır.
Zamanla bu özürler çoğalır olmuştur.
Ve bir gün Kemalettin Şükrü, Romanya’dan döner.
Gazete yönetimi karar almıştır: Romanının geri kalan bölümünü gazetede yazacaktır.
“Son Saat”in sahibi Selim Ragıp Emeç, Kemalettin Şükrü’yü dar bir yokuşa bakan muhasebe odasına götürecek ve şöyle diyecektir:
“Romanını burada yazıp tamamlayacaksın. Dışarı çıkmak yasak. Sana pencereden, demir parmaklıklar arasından yemeğin verilecek, çay ve kahven uzatılacaktır. Paranı da tam alıp mahpusluktan kurtulacaksın.”
Kemalettin Şükrü, orada ne kadar kaldı bilinmez.
Ama romanını tamamlayacak, bir gün sonra da tefrikanın bittiği ilan edilecektir.
Bu kez de okurlar gazeteyi telefonla soru yağmuruna tutacaktır:
“Yahu, yanan kalyondan dört denizci kayığa bindi, sahile üçü çıktı. Dördüncü denizci nerede? Denize düşüp boğuldu mu, yoksa yüzerek sahile mi ulaştı.”
O yılların labirentinde yarım kalmış bir romanın kapağında da Peyami Safa’nın adı bulunmaktadır.
Peyami Safa “Haber” gazetesinde hem “Vecizeler” başlığı altında günlük yazılar yazmakta, hem de bir romanı tefrika edilmektedir.
Yazılarının parasını zamanında alamayınca da yazılarını ve tefrikasını keserek gazeteden ayrılacaktır.
Yarım kalan romanı ise Rasim Us tamamlayacaktır.
Yine o yıllarda Nizamettin Nazif, bir romanında koca bir yılanı kar üzerinde dolaştırmıştır.
Üstat, “Olmaz!” diyenlere “Siz yılanı bulup aksini kanıtlayın!” diyecektir.
Zaman yine 1940’lı yılların başı…
Samim Kocagöz, Ahmet Halit Kitabevi ile bir şiir antolojisi üzerinde anlaşır. Ahmet Halit, Kocagöz’ün ilk öykü kitabı “Telli Kavak”ı yayımlamıştır.
Kocagöz, antolojiyi Salâh Birsel ile hazırlamayı düşünmektedir.
Sonunda işin bütün yükü Salâh Beye kalacak ve hazırladığı antolojiyi Kocagöz’le birlikte Ahmet Halit’e götüreceklerdir.
Fakat Ahmet Halit, eski şairlerin neden yere vurulduğunu, genç şairlerin ise neden göklere çıkarıldığını anlamayacak, bir de bizzat tanıdığı Rıfat Ilgaz’ın fotoğrafını görünce antolojiyi yayımlamaktan vazgeçecektir.
İki yazar da antolojiyi hazırlamaya başlarken 25 lira avans almıştır. Antoloji basılınca 25 lira daha alacaklardır.
Ama 25 liranın karşılığı olarak birer bardak soğuk su içeceklerdir.
Bu arada Salâh Bey, Ahmet Halit Kitabevi’nin ak kâğıt üzerine bir fotografisini de çıkarır: (Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu.)
Kitabevi’nin üst katında kimse oturmaz. Odalardan biri Ahmet Halit’in özel kitaplığıdır. Odada adım atacak yer yoktur. Raflar kitapları almadığı için döşeme de kitaplarla doldurulmuştur.
Ahmet Halit, odasıyla şöyle böbürlenecektir:
“Ben İsmail Habib’i bu odaya kapattım. Üstüne de kilit vurup ‘Türk Teceddüt Edebiyatı’nı yazdırdım.”

  *

Salâh Birsel,  Sabahattin Kudret Aksal, Orhan Hançerlioğlu ve Oktay Akbal iki gecedir rakı fıçılarına dalıp dalıp çıkmaktadırlar.
Eski günlerden, eski tanıdıklardan söz açarlar.
Aksal, Hançerlioğlu ve Akbal, Birsel’in “Kahveler” çalışmasını merak etmektedirler.
Çoğunda Birsel’in de olduğu birkaç anı anlatırlar. Bir olayın çeşitli kişilerin belleklerinde yer ediş biçimlerinin kimi zaman ayrılıklar göstermesi üzerinde dururlar.
Orhan Hançerlioğlu, Oktay Akbal’ın bütün kitaplarının adlarını beğendiğini söyler: “Önce Ekmekler Bozuldu ne güzel ad.”
Sabahattin Kudret ekler: “Tarzan Öldü de çok güzel.”
Söz dönüp dolaşıp edebiyat tarihlerine gelince, Sâlah Birsel, “Kendi edebiyat tarihini kendin yazacaksın. Yoksa hapı yutarsın.” diyecektir.

22 HAZİRAN 2017, BirGün