12 Ekim 2017 Perşembe

BABIÂLİ KİTAPÇILARI

Burhan Arpad, ki yaşamı Babıâli’de geçmiştir, Cumhuriyet gazetesindeki köşe yazısında, (13.01.1981) o tarihten yarım yüzyıl önceki Babıâli yokuşunun fotografisini çıkarmaktadır.
Arpad’a göre Cumhuriyet başlangıç yıllarının Babıâli kitapçılarından günümüze kadar kalabilmiş iki firma ve iki satış dükkânı vardır. Remzi Kitabevi ve ufak bir isim değişikliğiyle İnkılâp Kitabevi…
1920-30 arası “Babıâli kitapçıları”, yokuşun en altında Büyük Postane'den kıvrılan köşe başında Hüseyin Beyin İkbal Kütüphanesi’yle başlıyor.
Yokuşun sağında o günlerin kitapçılarını şöyle sıralanmaktadır: İkbal, İnkılâp, Çığır, Semih Lütfü, Tefeyyüz, Kanaat, Gayret, Ahmet Halit (önceleri Sûdi Kütüphanesi), Resimli Mecmua satış yeri (Sonraları Yedigün,) daha sonra Avni İnsel, Cumhuriyet, Remzi, Arif Bolat.
Yokuşun karşı kaldırımı aşağıda Milliyet gazetesi ve matbaası (sonraları Tan) ile başlıyor. Daha sonra o yapının altında Üniversite kitabevi açılacaktır.
Köşede Meserret oteli ve kıraathanesini biraz geçince Yeni Şark Kitabevi, daha sonra Cihan Kitabevi, onun yanında da Hilmi Kitabevi vardır.
Yine o sırada kısa bir süre çalışmış olan Ölmez Eserler Yayınevi, Türk kitapçılığında editörlük ve kitap satıcılığının ileri bir anlayışla ilk uygulandığı yerdir. Şimdi büyük bir iş hanı yükselen o günlerin tek katlı hanında küçücük bir oda, Yaşar Nabi Nayır’ın Varlık Yayınları için ilk adımın atıldığı yer olacaktır.
İkinci savaş yıllarında, Babıâli yokuşunda kitabevinden ayrı çalışan ilk yayınevleri görülmeye başlar. Varlık, Yüksel (Hamdi Varoğlu - Ö. Rıza Doğrul), Arpad, Nebioğlu, Batı (N. Z. Ekeren), Türkiye (Tahsin Demiray) ilk akla gelen ve bugün çoğu kapanmış olan yayınevleridir.
Yokuş’ta yer kalmadığı için dar ve dik Cağaloğlu yokuşunda küçük dükkânlar açılır ve hepsi de kitap basmaya başlamıştır. ABC, Yokuş, Marmara kitabevleri bunların başlıcalarıdır.
Tam köşe ağzında Naci Kasım ve kızlarının yönettiği Maarif Kitabevi bulunmaktadır.
İyi hikâyeci Adnan Özyalçıner’e göre “Babıâli bir bütündür”. Babıâli, Özyalçıner’in İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciliğe başladığı yıl olan 1950’den 1955’lere, Cumhuriyet’te gazeteciliğe başladığı 1959’dan 1980’lere ve daha da sonralarına kadar yolu olacaktır. (Yok Olan İstanbul, Evrensel)
Özyalçıner’in Babıâli’de gözüne çarpan ilk kitapçı yokuşun hemen başındaki Semih Lütfi Kitabevi’dir. Suhulet Kütübhanesi ve matbaasının sahibi Leon Lütfi’dir. Sonradan Semih Lütfi adını alarak bu kitabevini açan Semih Bey 1940’lı yıllarda ölünce, dükkân karısı olan Ermeni Aznif Hanım’a kalacaktır.
Semih Lütfi’nin biraz üstünde Kanaat Kitabevi vardır. 1898’de Musevi İlyas Bayar’ın açtığı bu kitabevini oğlu Aslan Bayar yönetiyordur.
Kanaat Kitabevi’nin kaldırımından karşı kaldırıma bakıldığında Lütfi Erişçi’nin Üniversite Kitabevi’ni görülmektedir.
Hemen bitişiğinde üstü otel olan Meserret Kıraathanesi’dir. Karşı köşesi Tan Matbaası’dır. Kanaat Kitabevi’nin yanındaki küçük, dar dükkân Net Kitabevi’dir.
Net’in hemen yanında geniş vitriniyle Ahmet Halit Kitabevi vardır.
Ahmet Halit Kitabevi’nin dükkânını daha sonra Ece Ajandası’nı yayımlayan Afitap Kitabevi alacaktır.
Bu dükkânın bitişiğinde daha küçük bir kitapçı İnsel Kitabevi’dir.
Ara yerde Vakit Yurdu vardır. Bitişiği Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’nın satıldığı dükkândır.
Milli Eğitim’in az üstünde İnkılâp Kitabevi’dır.
İnkılâp’ın iki dükkân ötesinde eski bir yayınevi olan Remzi Kitabevi bulunmaktaydı.
Arif Bolat Kitabevi geniş oylumuyla Cağaloğlu Yokuşu’nun başındadır. Onun yerini daha sonra Dergâh Kitabevi alacaktır.
Ankara Caddesi’nin karşı kaldırımında küçük bir dükkânda İbrahim Hilmi Çığıraçan’ın kurduğu Hilmi Kitabevi bulunurdu.
Hilmi Kitabevi’nin az yukarısında Ramazan Arkın’ın kurduğu Arkın Kitabevi vardır.
Cağaloğlu yokuşunda küçük bir handa Yaşar Nabi Nayır’ın Varlık Yayınevi yer almaktadır.
Hanın altındaki geniş dükkân Maarif Kitaphanesi’dir.
Son sözü yine Adnan Özyalçınar söylesin:
Babıâli artık tenhalaşmıştır. Kitapçıların yerini boy boy kırtasiyeciler almıştır. Onlar da bir zamanların vitrinler de sıra sıra boy gösteren Shafers, Parker, Pelikan, Monblance dolmakalemlerinin yerine plastik tükenmez kalemler satıyorlardır
.
12 EKİM 2017, BirGün





8 Ekim 2017 Pazar

ŞİİR DÜŞÜNDÜ, DÜŞLERİ ŞİİRDİ

Anılarımın “not” defterinde ne zaman Edip Cansever’in adını arasam, karşılığına “şiir ile düşündü, şiir ile yaşadı, düşlerinde hep şiir vardı” gibi cümleler düşüyor.
“Gül içinde sümbülün iç çekişi” de denebilir buna...
Ve “bazı olayların tarihçisi” olarak çok sesli bir şiirin yaratıcısı...
Memet Fuat, “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”nin “Giriş”inde Cansever’in şiirini şöyle değerlendirir:
“Özgünlüğü kendisinden esinlenenleri damgalayıp ‘taklitçi’ durumuna düşürecek boyutlardaydı. Bu yüzden tek kaldı. İkinci Yeni içindeki yeri, anlama verdiği önemle, Turgut Uyar’a yakındı. Anlatılamayan, anlatılmadan kalan şeyleri bulup çıkarmaya, anlatmaya çabaladı. Orta malı edilmemiş anlamları sadece insanın iç dünyasında değil, yaşamın çeşitli dış görünümlerinde de yakalamayı başardı.”
Cansever’in şiir kitapları hep kendi içlerinde bir tema bütünlüğü taşımalarıyla dikkat çekti. Şiiri “uzun” tutmaya eğilimliydi. Sözü, anlamın dar kalıplarına sıkıştırmadı.
“Tragedyalar”ın gün ışığına çıktığı günlerden kalan bu lezzet, son kitaplarından “Oteller Kenti”ne kadar varlığını sürdürdü. Güncellikten yola çıkarak güncelin sınırlarını genişletti. Duruşlardan durumlara geçişin sınırlarını zorladı.
Doğrudan bir söyleyiş yerine iç konuşmalarla, kendi kendine de sorular sorarak ve yargılayarak geçmişi, şimdiyi ve geleceği sorguladı.
Amacını şöyle açıklıyordu: “Şairin amacı bir şey’i güncelliğe getirmek değil, o şey’i güncellikten ayıklayarak genelleştirmek, bir bakıma evrenselleştirmektir.”
Bu bakımdan olağan durumların da şiiri değildi yazdıkları... “Çekildiği zaman fotoğraf olmamış, çekilmediği zaman fotoğraf olmuş bir fotoğraf” gibiydi kimi şiirleri...
İletişimsizlikle iç içe duran bir iletişimin şiiri... Çünkü geçmiş, silindikçe bugün ile donanmış; şimdi, gelecek ile süslenmişti.
Yaşamı boyunca “insan” çevresinde dönenen bir şiiri yazmayı amaçladı.
Tomris Uyar ile konuşmasında şöyle diyordu: “Gelişmeye inanmıyorum. Kendi adıma, bir eksen çevresinde şiirimi büyütmeye çalışıyorum. Gerçekte, sanatçıların çok derinlerden tutundukları bir ana damar vardır. Üstte kalan bazı değişimler silinip, yitip gidebilir. Önemli olan, o damarı çeşitlendirmektir.”
Şiirleri kadar, şiir üzerine yazdıkları ile de kuşağını ve sonrasını etkiledi.

SENİ SEVDİM, ŞİİRİNİ DEĞİL...

12 Eylül’ün azgın günlerinde askere alındım. O dönemde yazdığım şiirler, askerliğimin hemen bitiminde, Yazko Yayınları arasında “Nereye Uçar Gökyüzü” başlığı ile çıktı ve 1983’te de Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazandı.
O yıllarda ödül, Necatigil’in Beşiktaş’taki evinde ve ölüm tarihi olan 13 aralıkta veriliyordu. Aklımda kaldığına göre seçici kurulda Rauf Mutluay, Oktay Akbal, Fethi Naci, Edip Cansever, Hilmi Yavuz ve Doğan Hızlan vardı. Sanıyorum beni ödüle Rauf Mutluay önermişti.
Ödül sonrası sohbet ederken Cansever, “Seni insan olarak seviyorum, ama şiirin benim anlayışıma pek uymuyor. Bu yüzden oyumu sana vermedim.” diyecekti.
Böylesine de açık sözlü bir şairdi.

DERGİYE KATKI

Cemal Süreya’nın “Papirüs” dergisini çıkardığı 60’lı yılların sonları… Cemal Süreya “Papirüs”ün Cağaloğlu’ndaki idarehanesine, kapı önünde paspas olarak kullanılmak üzere evinden bir küçük halı parçası getirmiştir. Birkaç gün sonra Kapalıçarşı’da babasından kalma antikacılığı sürdüren Edip Cansever gelir “Papirüs”e... O küçük halı parçası da meğer bir değerli antikadır ve Cemal Süreya dahil, kimsenin bundan haberi yoktur.
Cansever, hemen o halı parçasını Kapalıçarşı’ya gönderir.
Halı parçasının parası “Papirüs”ün epeyce bir sayısının maliyetini karşılayacaktır.

“PETROL” NEYİN KİTABIDIR?

Şair Kemal Özer’in 60’lı yıllarda Beyazıt Beyaz Saray’da bir kitabevi vardır: Uğrak…
Kemal Özer o yıllarda Cumhuriyet gazetesinde de düzeltmen olarak çalışmaktadır. Gazeteye gittiği günlerde kitabevinde önce Süreyya Kanıpak (Berfe), sonra da ben çalışacaktım.
Özer ve çalışanları şair olduğu için şiir kitaplarına ayrı bir özen gösterirler, vitrini şiir kitaplarıyla bezerlerdi.
Edip Cansever’in 1959 yılında çıkan “Petrol” şiir kitabı da bir süre vitrinde kalır.
Ve bir gün bir okur gelecek, sevinçle “Petrol” kitabını alacaktır.
Ama birkaç gün geçince aynı okur tekrar gelerek “Ben bunu petrol üzerine bir kitap sanmıştım, bu meğer şiir kitabıymış” diyerek kitabı tezgâha bırakıp gidecektir.
  
HER ŞİİR BİR “ANLATMA”DIR

Bütün sanatların şiire, şiirin de sanatlara katkısı vardır elbette. Uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok bir “anlatma” söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir önünde sonunda (az ya da çok) bir “anlatma” değilse nedir? Ekleyeyim: Sait Faik’in “Hişt Hişt” öyküsünde ne kadar şiir varsa, benim şiirlerimde de o kadar öykü vardır. Diyebilirim ki, bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin doğal gereçleridirler.
EDİP CANSEVER

HAYATININ AMACI ŞİİRDİ

*08 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğdu.
*1946’da İstanbul Erkek Lisesi’nde tamamladı.
*Yüksek Ticaret Okulu’nu bitirmeden ayrıldı.
*1950’den sonra Kapalıçarşı’da turistik eşya ticareti yaptı.
*Halı konusunda uzmandı.
*1976’dan sonra yalnızca şiirle uğraştı.
*İlk şiiri 01 Mart 1944’te “İstanbul” dergisinde yayınlandı.
*Arkadaşlarıyla sekiz sayı “Nokta” dergisini çıkardı (15.01.1951 -15.11.1951).
*28 Mayıs 1986’da İstanbul’da öldü.



SİMİTİN SOLGUN KOKUSU

Bizim kuşak, 50’li yılların karikatüristlerinin çizdiği çay ile simite talim eden gazetecilere yetişmedi. Fakat onların karın doyurma azıkları olan çay ve simit, gazeteciliğimizin o genç günlerinde güzel bir keyfin hoş kokusunu hâlâ taşımaktalar.
Çünkü o zamanlar hemen bütün gazetelerin ana binaları Cağaloğlu’nda idi.
Vapur ise en önemli ulaşım aracı...
Özellikle de sabahları Kadıköy-Sirkeci arasında 8.30 ve 9.15 vapurları gazetelerin yazı müdürlerinin, sekreterlerin, muhabir ve köşe yazarlarının doğal buluşma mekânı...
Koltuğa bir gazete sıkıştırılır, elde sabah simitinin sıcak kokusu ile vapurun burun ucuna yerleşilirdi.
Gazete manşetleri, hele bir gün önceden emek de verilmişse, “tetkik” edilirken bir de çay söylendi mi varın artık o keyfin damakta eriyen lezzetine...
Eldeki gazete, çayın yudumu ve Boğaz’ın serin rüzgârı eşliğinde okunmaya çalışılırken, yandaki ya da karşıdaki gazetelerin başlıkları da göz hapsine alınırdı.
Ayrıca bir “meşveret” mekânı idi vapurlar.
“Müdavimler”, bir önceki günün muhasebesini gönül defterine düşerken, birbirlerine gelecek gün üzerine dilek ve temennilerini de aktarırdı.
Bu muhabbetin kaymak tadını veren de yine çay ve simitti...
O günler de bir günlermiş işte...
Uzunca bir aradan sonra, güneşli günlerin birinde yine “vapur” tiryakisi oldum.
Fakat nerede o günlerin çayının koyu demi, nerede simitlerin taze kokusu?
O sabah vapurları mutat seferlerini aksatmasa da, o deme de, kokuya da lezzet katan arkadaşlar, şimdi kim bilir hangi bir kuytu limanın ara sokağında?
Çayın yapay demi, simitin solgun kokusu bir yana, bir “adet” sigara isteyecek kimse bile yok çiçeği solmuş o güvertede...
Kimi güzellikler işte böyle farkında olmadan çekip gidiyor hayatımızdan.
Bugün, hayatımız da bu yüzden mi çayın demi ve simitin kokusu misali yapay ve solgun acaba?
Sait Faik, sinemadan çıkmıştır.
Yağmur yağıyordur.
Canı yürümek ister, fakat bir şoför “Atikali” diye seslenince, atlar taksiye Atikali’ye gider.
Annesini, arkadaşı Panco’yu, köpeği Arap’ı düşünerek sokaklarda yürürken, bir evden deli gibi birisi fırlayıp paltosunun cebine girer.
Adam “dost”unu öldürmüştür ve Sait Faik’ten kendisini saklamasını istemektedir.
Ve “Öyle Bir Hikâye”de anlattığı üzre Sait Faik, sonradan adının Hidayet olduğunu öğrendiği adamı, “Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediği simitin susamları kokan cebi”nde saklayacaktır.
Oktay Akbal da “Hücrede Karmen” kitabında yer alan “Sefertası” başlıklı hikâyesinde ilkokula giderken bir parça börek, üç tane kuru köfte, bir elma ya da portakal bulunan sefertasını hiç mi hiç sevmediğini belirterek iştahını daha çok “Barba” adlı fırıncının simitinin açtığını anlatacaktır.
Orhan Veli, “Bayram” şiirinde savaşı durdurmak için olsa, Harbiye Nezareti’ne gittiğini annesine bildirmemesi için kargalara horoz şekeri yanında simit de ikram eder:

“Kargalar, sakın anneme söylemeyin!
Bugün toplar atılırken evden kaçıp
Harbiye Nezareti’ne gideceğim.
Söylemezseniz size macun alırım,
Simit alırım, horoz şekeri alırım;
Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar,
Bütün zıpzıplarımı size veririm.
Kargalar, ne olur anneme söylemeyin!”

A.Kadir’in “Beşiktaş Tramvayı” şiirinin yolcuları arasında “Terzi Âdem, berber Ali, dikimhaneden Emine teyze, Makbule, üç sarışın birader, Kapalıçarşı terlikçileri ile levent bir hizmet eriyle birlikte “bir küçücük simitçi çocuk” da bulunacaktır.
Refik Durbaş da “Çaylar Şirketten” kitabında İstanbul’da “sermayesi gurbet” olan bir delikanlıyı anlatırken “yüzünde pas tutmuş sabahları poyraz renkli, can dokulu” üç liraya simit sattığı günlerine de değinir:

“Yüzümde pas tutmuş sabah
köşebaşı rüzgâr ayaz
simit satarım susamlı
poyraz renkli can dokulu
şafaklardan daha beyaz
hasretimden daha kara
simit satarım susamlı
buyur tanesi üç lira
bana kalan yimbeş kuruş
anlamazım ne iştir bu”

05 EKİM 2017, BirGün


28 Eylül 2017 Perşembe

YERİNDE YELLER ESMEKTE...

Akbaba mizah dergisinin kurucusu ve hecenin beş şairinden Yusuf Ziya Ortaç, (ötekiler: Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy ve Faruk Nafiz Çamlıbel) geçen yüzyılın başında Babıâli’nin fotografisini ekrana şöyle taşımaktadır:
“Size bizim yokuşu anlatacağım. Bizim Yokuş’u bilirsiniz değil mi? Eski adı ile Babıâli yokuşunu… Gazeteler, dergiler, matbaalar bu yokuşta toplanmıştı benim gençliğimde. Yokuşun alt başında Sabah matbaası vardı, Mihran Efendi’nin. Başyazarı Diran Kelekyan. Üst başında İkdam Yurdu Ahmet Cevdet beyin… Bir de şimdi tatlıcı olan Meserret’in yan sokağı Ebussuut caddesinde Tercüman.
İşte koca Osmanlı İmparatorluğunun bütün matbuatı!” (Yusuf Ziya Ortaç: Bizim Yokuş)
Türk basınının kalbi 1950’li yıllarda da Babıâli’de atmaktadır. Sirkeci’den başlayarak Cağaloğlu’na çıkan, oradan Nuruosmaniye’ye ve Divanyolu’na uzanan caddenin sağında ve solunda, pek çoğu olumsuz koşullarda, yetersiz binalarda yaşamlarını sürdürmeye çalışan gazeteler vardı. (Bülent Akkurt: Yerinde Yeller Esen Bab-ı Âli.)
Sirkeci’den Cağaloğlu’na çıkışta, Meserret kahvesinin bir alt sokağında Sabiha ve Zekeriya Sertellerin “Tan” gazetesi yayımlanmaktadır.
İlk sayısı 23 Ekim 1935 yılında çıkan Tan, 4 Aralık 1945’te yakılıp yıkılacaktır.
Ayrıca akşamları çıkan ve Mithat ile Cevdet Perinlerin sahibi olduğu “Ekspres” gazetesi de Tan matbaasında basılmaktadır.
O yılların akşam gazeteleri önemlidir. Sabah çıkan gazeteler beş kuruşa satılırken akşam gazeteleri iki buçuk kuruştur.
Akşam çıkan gazetelerden biri de Selim Baban’ın sahibi olduğu “Son Saat”tir. Beşiktaş Hayrettin iskelesi karşısında “Tercüman” gazetesi ile aynı binada yayımlanmaktadır. “Tercüman” ile “Son Saat” sanırım 1950’de Şişhane’de yayımlanan “Yeni İstanbul” ile birlikte Babıâli dışında çıkan gazetelerdi.
“Son Saat” daha sonra el değiştirecek; Nazım Özbey, Dilaver Uzgören ve Selim Bilmen’in ortaklığıyla Çemberlitaş’ın karşısındaki bir matbaaya taşınacaktır.
Bir önemli akşam çıkan gazetesi de idare yeri Şeref Efendi sokakta bulunan ve Ethem İzzet Benice’nin sahibi olduğu “Gece Postası” idi.
Bunların dışında Mehmet Faruk Gürtunca’nın yayımladığı “Hergün” 1947’de kurulmuştu. Gürtunca’nın Demokrat Parti’den milletvekili seçilmesi üzerine 1957-1961 yılları arasında “Hergün”, “Hergün Ekspres” adıyla çıkacak, fakat gazete bu kez Babıâli’de değil, Ankara’da yayımlanacaktır.
Ankara caddesinde bir önemli gazete de 1917 yılında Ahmet Emin Yalman ile Mehmet Asım Us’un çıkardığı “Vakit”tir. Gazete 1959’da yayın yaşamına son verecektir.
1 Mayıs 1948’de Sedat Simavi’nin kurduğu “Hürriyet” gazetesi yayına başlayacaktır.
“Hürriyet” Cağaloğlu meydanına taşınınca, eski yerinde bir dönemin Dışişleri Bakanlarından Necmettin Sadak’ın sahibi ve başyazarı olduğu “Akşam” gazetesi çıkacaktır.
“Hürriyet”in bu ilk matbaasında bir ara “Tercüman” gazetesi de yayımlanacaktır. Yine bu matbaada bir ara Falih Rıfkı Atay ile Bedii Faik’in birlikte kurduğu “Dünya” gazetesi yer alacaktır.
İstanbul Lisesi karşısında, bir zamanlar İttihat ve Terakki’nin de merkezi olan ahşap konakta Yunus Nadi’nin kurduğu “Cumhuriyet” gazetesi, “Cumhuriyet”in karşı binasında ise Safa Kılıçlıoğlu’nun “Yeni Sabah” gazetesi yer alacaktır.
1940’lı, 50’li yılların krokisini de ömrü Babıâli’de geçen Oktay Akbal şöyle çizecektir:
“Babıali yokuşu. Biz öyle derdik. ‘Babıâli’den geçtin mi, Babıâli’ye gittin mi?’ Sonrakiler, ‘Bizim Yokuş’ adını taktılar. Şimdikiler ne diyorlar bilmem? Ünlü Cağaloğlu yokuşu, Sirkeci’den yukarıya doğru tırmanan yol. İki yanı kitapçılarla dolu bir kültür merkezi… Fotoğraflar çıkardı dergilerde. ‘Ünlü muharrirlerimizden falanca ile filanca yokuşu tırmanırken’ diye. Peyami Safa, Necip Fazıl, Yusuf Ziya, Nizamettin Nazif, Faruk Nafiz gibi ünlülere sık sık rastlardık burada. Hep de ağır adımlarla yürürlerdi…” (Oktay Akbal: Bir de Simit Ağacı Olsaydı)
Ben yalnızca 1940’lı, 50’li yıllarda, özellikle akşamları çıkan gazeteleri yazmaya çalıştım.
Peki bugün?
Bugün Babıâli ne durumda?
Yanıtını Bülent Akkurt versin:
“Yerinde yeller esmekte…”

28 EYLÜL 2017, BirGün


22 Eylül 2017 Cuma

BABIÂLİ’DE KASAPLAR

Halit Ziya Uşaklıgil İzmir’den İstanbul’a geldiğinde Babıâli caddesini görünce düş kırıklığına uğrayacaktır. (Kırk Yıl, İnkılâp Kitabevi)
Cumhuriyet’in ilk yıllarıdır, düşlerini Babıâli’de var olduğunu sandığı görkemli yayınevleri, kocaman basımevleri süslemiştir.
Babıâli Halit Ziya’ya göre sonu gelmeyen bir kaynaşma içinde, alay alay şairleri, edebiyatçıları, yazarları çalkalayan bir mahşer yeridir.
Fakat düş kırıklığına uğrayacaktır.
Gerçekte gördüğü ise Babıâli’de bir işkembecinin ya da bir kasabın yanında üç beş dağınık kitapçının pısırık, zamanlarını nasıl geçireceklerini bilmeyen şaşkın, kararsız, yollarını yitirmiş gençlerdir.
Bir de yaşama koşullarından dolayı sırtlarına temiz bir giysi alamayacak kadar yoksul olduklarından, sonunda bir Ermeni basımevi sahibinin baskı provalarını düzeltmek yoluyla akşamın rakısını sağlamaya çalışan yaşlılar…
Babıâli caddesi baştan başa Karabet, Kaspar, Aleksan ve hepsinden önemlisi Arakellerle doludur.
Caddeyi her çıkışında havasını içine çekecektir, ciğerleri bir zindanda hava bulamamış bir tutuklu gibi…
Ve bir gün Halit Ziya’yı Ahmet Mithat Efendi’nin çıkardığı Tercüman-Hakikat gazetesine götürürler. Halit Ziya, gazetenin edebiyat bölümünü yöneten ve Ahmet Mithat’ın damadı Muallim Naci’nin odasına girer. Bu, dar bir merdivenden çıkılan, duvarları kirli, perdesiz, döşemesiz, çıplak ve pis bir odacıktır.
Sevgili okur, şimdi Divanyolu’ndan Sirkeci’ye bir çakıl taşı yuvarlayalım, bakalım hangi kitabevi kapasının zilini çalacaktır?
Örneğin “Mektep” dergisinin Babıâli yokuşunda bir yüksek yapının küçük bir odasında yuvası vardır. Bu yuvada dört kırık iskemle ile bir masa, köşede derginin yığın yığın satılmamış sayıları bulunmaktadır.
Halit Ziya bu odada Hüseyin Siret’i tanıyacak, o da Halit Ziya’yı Tevfik Fikret ile tanıştıracaktır.
Halit Ziya’nın gençlik yıllarında Babıâli’de kitapçılar aynı zamanda tütüncülük, tömbekicilik gibi işler de yaparlardı. (Ömer Seyfettin’in hikâyelerini bir zarfa koyup, zarfı da beş lira karşılığında isteyenin alması bir tütüncünün büfesinin yanındaki posta kutusuna koyduğunu unutmayalım.)
Yalnız kitapçılıkla hayatını kazanan ilk kitapçı, Türkiye’nin ilk editörü Ermeni Arakel Efendi’dir.

    
Kitapçı Arakel Tozluyan’ın (?-1912) hayatı hakkında pek ayrıntılı bilgi bulunmuyor. Kayseri doğumlu olduğu ve gazete-dergi dağıtıcılığı yaptığı bilinmektedir.
Kitapçı dükkânını 1875 yılında kurdu; kendine ait matbaası da 1898 yılında çalışmaya başladı. Kitapçı Arakel’in sürekli çalıştığı yazarlar arasında dönemin önemli edipleri Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Rasim ve devrin önemli dergisi Servet-i Fünun’un sahibi Ali İhsan Tokgöz de vardır.
Halit Ziya, Arakel Efendi’den “Kırk Yıl” isimli hatıralarında “zamanın en yetenekli ve en cesur yayıncısı” olarak söz eder. Arakel Efendi, Muallim Naci ile kendisinin birlikte hazırladığı “Tâlim-i Kıraat” adlı kitabının 36. baskısını Sirkeci’de Musullu Hanı’ndaki matbaasında gerçekleştirdikten sonra 1912 Nisan’ında vefat edecektir.
Arakel Efendi’nin bir özelliği yazarlarına karşı hasis olmamasıdır. (Nerede şimdi böyle yayıncılar?) Örneğin Ahmet İhsan, Arakel Efendi için çevirdiği Jules Verne’in kitaplarından aldığı çeviri paralarıyla ilk matbaasını kurmak olanağını bulur.
Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Edebiyat Hatıraları” isimli yapıtında da Arakel Efendi ile ilgili ilginç bir anı vardır. Hüseyin Cahit, çok genç yaşlarında yazdığı ve çok başarılı olduğunu sandığı ve sonra “Nadide “ ismiyle yayımladığı romanını Ahmet Mithat Efendi’nin bir beğeni mektubuyla Kitapçı Arakel’e götürdüğünü, ama ünlü yayıncının beğeni yazısını bile okumaya gerek duymadan gayet soğuk bir davranışla kendisini kapı dışarı ettiğini anlattıktan sonra “Bir fatih edasıyla girdiğim dükkândan nefret ve galeyan ile ayrıldım” diyecektir.

21 EYLÜL 2017, BirGün


15 Eylül 2017 Cuma

İLK BASKISI VAPURLARDA TÜKENDİ

Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste” kitabının yayınlanışının ilginç bir öyküsü vardır.
Kenan Akyüz, 1947’de çıkan “Tevfik Fikret” kitabında bu öykünün kapısını şöyle aralamaktadır:
“Avrupa’da olduğu gibi, Servet-i Fünûn’un gittikçe kabaran mahsullerini, muntazam bir seri halinde bastırmak ve böylece basılacak eserleri bir araya toplamak fikrini, önce Hüseyin Cahit ortaya attı. Fikret ile Mehmet Rauf’a açtı. İkisi de heyecanlandılar. Gerçekten, böyle bir teşebbüs ne kadar güzel olacaktı. Derhal faaliyete geçtiler ve ne yapacaklarını tasarladılar: Eserleri, o zamanki matbaacılığımızın imkânları göz önünde tutularak, mümkün mertebe Avrupa’daki baskılara yakın bir nefasette basılacaktı. Kâğıtların cinsini ve boyutlarını kendileri tayin edeceklerdi. Kitapların kapları da aynı şekil ve renkte olacaktı. Bu rengi buldular: Kırmızı. Bunun üstüne yazılar beyaz olarak yazılacaktı. Bu renk, onlarca hem inkılap, hem de bayrak rengiydi. Eserlerin başına, onları ve mesleklerini izah eder yolda mukaddimeler yazmaktan vazgeçtiler.”
Sonunda düşünülen yapılır ve ilk yapıt olarak ‘Hayat-ı Muhayyel’ adıyla Hüseyin Cahit’in hikâyeleri basıldı.
Cahit, kitabından kazandığı parayı Fikret’e borç olarak verecek, Fikret de o zamana kadar çıkan şiirler arasında bir seçme yaparak, onları ‘Rübab-ı Şikeste’ adıyla bir araya getirip bastıracaktır.
Fakat Fikret kitapta yer alacak şiirlerini aşırı bir titizlikle gözden geçirecek, bir türlü beğenmeyecektir. (Ahmet Hamdi Tanpınar da Yeditepe Yayınları arasında çıkan tek şiir kitabı “Şiirler”in basımı için on yıla yakın Hüsamettin Bozok’u uğraştıracaktır. Tanpınar da Fikret gibi şiirleri üzerine abartılı bir titizlik göstermektedir çünkü…)
Sonunda karar verilir. Eserin adı, ‘Rübab-ı Şikeste’ olacaktır. Bu ad, Hüseyin Kâzım’ın Fikret’e armağan ettiği, elinde kırık bir lir bulunan ufak bir kadın heykelinden alınmıştır. 9 Şubat 1899’da basılması 9 Şubat 1900’da da satışa çıkarılması için izin alınır.
Fakat Fikret, hâlâ buhran ve kuşku içindedir.
Mehmet Rauf ‘Rübab-ı Şikeste’nin çıktığı gün Servet-i Fünûn’da yazdığı yazıda ruh durumunu şöyle anlatacaktır:
“Ah, Rauf… Onların, şimdi de layıkıyla anlaşılmamasından korkuyorum. Ah, onları bizzat benim okumam kabil olsaydı. Vezinlerine, en ufak hususiyetlerine varıncaya kadar belirterek, canlandırarak bütün okuyuculara okumam kabil olsaydı…”
Kitap satışa sunulurken Servet-i Fünûn’da şu ilan yayımlanacaktır:

“Edebiyat-ı Cedide Kütüphânesi
İkinci Kitâb
Rübâb-ı Şikeste
Rübâb-ı Şikeste – Âveng-i Tesavir-
Âveng-i Şühûr – Eski Şeyler.

Tevfik Fikret beyin eş’arından büyük bir kısmını hâvi olan bu eser, Edebiyât-ı Cedide Kütüphânesi’nin ikinci kitâbı olmak üzere, bugün idarehânemizde mevki-i intişâra konuldu.”

Fakat bu kez de Fikret’te başka bir endişe baş gösterecektir.
Kitabı ilgi görecek, satılacak mı?
Onun bu durumuna katlanamayan Hüseyin Kâzım, hemen bir Karadeniz vapuruna atlayacak ve vapurun uğradığı her iskelede “Rübab-ı Şikeste”yi satacaktır.
Bir aya varmadan da kitap tükenmiş olacaktır.
Fikret 1910’da şiirlerini yeniden kitap halinde toplamak ister.
‘Rübab-ı Şikeste’nin ikinci baskısından sonra, bir bölümü basılmış, önemli bir bölümü de basılmamış şiirleri de eklemek suretiyle, ‘Rübab-ı Şikeste’nin üçüncü ve bir yıl sonra da dördüncü baskılar çıkacaktır.
Her iki baskının başında da Fikret’in Servet-i Fünûn’da çıkmış bir fotoğrafı yer alacaktır.

14 EYLÜL 2017, BirGün



7 Eylül 2017 Perşembe

EDEBİYATIMIZIN İKİ BAYDAR'I

Mustafa Baydar’ı bugünün gençlerinden kim hatırlar? Bir dönem, gençlerin başı ucunda duran “Atatürk Diyor Ki” ve “Atatürk’le Konuşmalar” başlıklı kitapları derleyen Baydar’ı...
Cumhuriyet gazetesinde ça¬lışmaya başladığım 1969 yılında Baydar, düzeltme servisi¬nin şefi idi.
O yıllar, düzeltme servisinde çalışan Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Konur Ertop, Ertuğ Karakullukçu, Zeki Yücel ve benimle birlikte bütün gazetenin “Üstat” diye çağırdığı, kendi halinde, içine kapanık bir adamdı.
Bütün emeli ve umudu, emekliliğini doldurup kendisini bütünüyle “yazı”larına vermekti. Çünkü Türk edebiyatı üzerine kitap olacak boyutta 620 kadar dosya biriktirdiğini söylerdi her fırsatta...
“Üstat”, elli yaşının sınırını biraz aşmıştı ki, emekli oldu. Ama ömrü vefa etmeyecek, 20 Ağustos 1976’da aramızdan ayrılacaktı.
34 yıl, haftanın 45 günü birlikte çalıştığımızdan biliyorum, kendisi üzerine konuşmayı pek sevmezdi.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş, bir süre Diyarbakır’da edebiyat öğretmenliği yapmıştı. Ama adı “solcu”ya çıktığından öğretmenlikten ayrılarak kapağı İstanbul’a atmıştı. Bu konu açıldığında “Aman aman” diyerek geçiştirirdi.
İstanbul’da da tutunmak kolay mı?
Bir akşam gazetesinde geceleri baskının hesabını tutmak, sabah bir başka işyerinin muhasebesine bakmak, öğleden sonra da yine bir başka gazetenin “düzeltme” servisinde çalışmak...
Arada da zamandan çalabilirse kalbinin kapılarını edebiyata açmak...
Siz ancak bir ucundan sorarsanız, “Üstat” da bir ucundan anlatırdı başından geçenleri...
Emekliliğinin yaklaştığı günlerde yaşadığı bir olay ise dün gibi hâlâ durmaktadır anılarımın tavan arasında.
“Üstat” o yıllar, Ankara’da ömür defterinin son yapraklarını yazan Yakup Kadri üzerine çalışmaktadır.
Cumhuriyet gazetesi için bir yazı dizisi hazırlar, çünkü Yakup Kadri ile hemen her hafta sonu Ankara’ya gidip görüşmektedir.
(Sevgili okur, ben o yıllarda Cumhuriyet’e yeni girdiğim için düzeltme servisinde asgari ücret ile çalışıyordum. Düzeltme servisinde her gece birimizin nöbetçi olarak çalışması gerekiyordu. Baydar’ın nöbeti cuma geceleri idi. Cumartesi günleri Yakup Kadri ile görüşmek için Ankara’ya gideceğinden onun yerine cuma geceleri de ben çalışırdım.)
Fakat yazı işleri diziyi yayına koymakta hiç de acele etmemektedir.
“Üstat” ise hem heyecanlı, hem tedirgindir, kimseye de bir şey söylemek yanlısı değildir.
Biraz da sanırım Adnan Özyalçıner’in kışkırtmasıyla o yıllar şimdi kullanılmayan konağın üst katında oturan ve yazılarını orada yazan Başyazar Nadir Nadi’ye çıkar “Üstat”...
Ardını şöyle anlatacaktır:
“Kapıyı vurdum girdim. Nadir Bey adımı sordu önce. Mustafa Baydar deyince birden çok heyecanlanmıştı. Hemen odacısı Hasan Efendi’yi çağırdı, çay mı, kahve mi içeceğimi sordu. Ağzım kurumuş, ama bir bardak su istemek bile aklıma gelmiyor.
Ve başladı soru yağmuruna: Üniversitede dersler nasıl gidiyordu, çeviriler ne âlemdeydi?
Anladım ki beni çevirmen Nasuhi Baydar ile karıştırıyor.
Güç bela ‘Ben’, dedim ‘aciz kulunuz 20 yıldır Cumhuriyet’in düzeltme servisinde...’
Daha sözümü tamamlamadan Nadir Bey anlamıştı yanlışlığını.
‘Peki peki, hemen hallederiz o sorunu’ diyerek uğurladı beni.”
Ve bir haftaya kalmadan “Üstad”ın Yakup Kadri ile ilgili dizi yazısı “Cumhuriyet”te tefrika edilecektir.


1 Eylül 2017 Cuma

ADINI BAĞIŞLA!

Reşad Ekrem Koçu, “İstanbul Ansiklopedisi”nde Ahmet Mithat Efendi’yi şöyle anlatır: “Büyük gazeteci, İkinci Abdülhamit devrinde popüler romancılarımızın en velut ve şöhretlisi. Osmanlı Tarih Encümeni azası ve Darüşşafaka muallimlerindendi. 1844’te İstanbul Tophane’de Kabataş Mahallesi’nde doğdu. Babası Bezci Süleyman Ağa adında fakir bir adamdı. Anası Çerkeş’ti. Babasını henüz beş-altı yaşlarındayken kaybetti. Kumbaracı Yokuşu’ndaki sübyan mektebinde ve bir müddet de rüştiyede okudu. Anasının ilk kocasından oğlu Niş Voyvodası Hafız Ağa, İstanbul’da sıkıntı içinde bulunan anası ve üvey kardeşi Ahmet Mithat’ı Niş’e getirmişti, ki o sırada Ahmet Mithat’ın 17-10 yaşlarında olması gerekir. Üvey abisinin delaletiyle Mithat Paşa dairesine kapılanan delikanlı kısa bir zaman içinde zekâ ve ciddiyetiyle paşanın sevgisini kazandı. Öyle ki o zamana kadar sadece ‘Ahmet’ denilen bu gence I. Meşrutiyet’in lideri kendi adını mahlas olarak verdi.”
Bir başka Ahmet, Necati Cumalı ilk şiirini 1939 yılında Urla Halkevi'nin dergisi "Ocak"ta "Ahmet Necati" adıyla yayımlar.
Bir de bakar ki, çevresinde "Ahmet" adında birçok şair bulunmakta: Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmed Arif, Ahmet Oktay, Ahmet Köksal...
"Bir Ahmet eksik olsun" diyecek ve daha sonraki şiir ve yazılarına imzasını "Necati Cumalı" olarak atmaya başlayacaktır.
Cumalı’nın “Kızılçullu Yolu” şiiri de 1942 yılında Ahmet Necati adıyla yayımlanacaktır.
Behçet Necatigil, ilk şiir kitabı “Kapalı Çarşı”yı 1945 yılında Behçet Gönül adıyla yayımlar. Çünkü o yıllarda nüfusa kayıtlı adı Behçet Necati Gönül’dür. 1951 yılında soyadını değiştirmek için “isim tashihi” davası açar. “Gönül” olan soyadını “Necatigil” olarak değiştirmek için mahkemeye başvurmuştur.
Fazıl Hüsnü Dağlarca da tanıklardan biridir.
Duruşma sırasında yargıç, Behçet Hoca’yı gösterip Dağlarca’ya sorar:
“Bu beyefendi kim? Onu nasıl tanıyorsunuz?”
Dağlarca, bir an orada bulunduğunu unutup “Behçet Necatigil” yerine, dalgınlıkla “Ben bu beyefendiyi Behçet Necati Gönül olarak tanıyorum” diyecektir.
Şairin dalgınlığı işte…
Neyse ki, duruşma salonunda bulunan öteki iki tanığın “Behçet Necatigil” demesi üzerine “isim tashihi” gerçekleşecek ve Behçet Hoca daha sonra çıkacak kitaplarında “Behçet Necatigil” imzasını kullanacaktır. (Ertan Mısırlı: Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü)
Salâh Birsel, “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” kitabında İlhan Berk’in soyadı serüvenini anlatır.
1934 yılında Soyadı Yasası’nın çıkmasından sonra İlhan Berk, Nurullah Berk’in soyadına hayran kalacak ve hemen kendi soyadını (Birsen) atarak onun soyadını kullanmaya başlayacaktır.
Bu değiştirme bir kez İlhan Berk’in işine de yarayacak ve “Tan” gazetesine götürdüğü bir yazı Nurullah Berk’in sanılıp yayımlanacaktır.
Fakat İlhan Berk yazısının parasını almak için gazeteye gittiği zaman durum anlaşılacaktır.
Bundan sonra da İlhan Berk’in yazısı da bir daha “Tan” gazetesine giremeyecektir.
Bu yanılgıya yol açan İlhan Berk’in o sıralar -bu tutumu 1953’lere kadar sürmüştür- adının başına bir de büyük “N” harfi oturtmasıdır.
Oysa “N”nin bu kez Nurullah Berk’le bir ilgisi yoktur. Bu İlhan Berk’in eski adı Niyazi’den kalmadır.
İlk şiir kitaplarından "Güneşi Yakanların Selamı", "Türkiye Şarkısı" ve "Günaydın Yeryüzü"nde adının başında "N" harfini eksik etmeyecektir.
Bana gelince 1962 yılından beri yazı ve şiirlerimde Refik Durbaş’tan başka imza kullanmadım. Bir istisna: 60’lı, 70’li yıllarda Soyut dergisi ve Cumhuriyet gazetesinde o sayıda kendi imzam varsa ikincisini takma adlarım Sıtkı (babamın adıdır) Sipahioğlu ve Fikret Kaynakçı olarak yayımladım. 

*

Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır, babasının Saray’ı ürküten varlığı yüzünden adını saklamak zorunda kalacak, eserlerini A. Nadir imzasıyla yayımlayacaktır. Ancak siyasi hava değiştikten sonra Namık Kemalzade Ali Ekrem adını kullanacaktır. Halid Ziya Uşaklıgil’in asıl adı Mehmed, yani Mehmed Halid. Tevfik Fikret, ilk şiirlerini Mehmet Tevfik imzasıyla yayımlayacaktır.    Ali Mümtaz Arolat ilk şiirlerinde “Seza” adını kullanır. Aka Gündüz’in asıl adı Enis Avni. Cahit Külebi’ye göre “bir dudağı yerde bir dudağı gökte, sarışın ama alçak sesle konuşan biri” olan Ahmet Kutsi, öğretmenlik yaptığı Sivas’ı çok sevdiği için Soyadı Yasası çıkınca (Tecer dağından) Tecer soyadını alacaktır. Abdülhak Şinasi Hisar’ın babası Mahmut Celalettin Bey, oğluna sevdiği iki yazarın adını verecektir: Abdülhak (Hamit) ve Şinasi.





24 Ağustos 2017 Perşembe

ACININ SINIRI YOKTUR

Arkadaşlarıyla kurduğu sivil toplum kuruluşu “1884 Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı”nın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu dönemde sevgili biricik oğlu, bilim adamı Özgen Berkol Doğan’ı hocaları ve fizikçi arkadaşlarıyla 30 Kasım 2007’de Isparta’daki uçak kazasında kaybeder.
Acının sınırı yoktur, onarılması dahi mümkün değildir.
Bu sırada eşi Ferhan Doğan, vakfın bir odasını Berkol adına kütüphane olarak düzenlemeyi önerir. Bir süre sonra da bağış kitaplarıyla odayı doldururlar. İki yıl kadar bu odada vakfın bursiyer öğrencilerine kütüphane hizmeti verilir.
Ama vakfın sekiz metrekarelik odasına kitaplar sığmamaya başlamıştır.
Ve 30 Kasım 2012’de, yani kazanın 5. yılında Moda'da Berkol adına ilk kütüphane açılır.
Aslında burası da iki odadan ibarettir. Biri çalışma odasıdır, gelen kitaplar Ferhan Doğan tarafından tasnif edilir, bilgisayara geçirilir; ikinci oda 15-20 kişinin aldığı toplantı salonudur.
Bu salonda şimdiye kadar 140 perşembe söyleşisi düzenlenecektir. Her ayın ilk perşembesi fizik, biyoloji, matematik gibi bilimsel konulara ayrılmıştır. İkinci perşembe edebiyat, üçüncü perşembe Berkol'un dağcılık, fotoğrafçılık ve sinema gibi hobileri konuşulur. Son perşembe ise yine Berkol’un ilgi alanındaki bilimkurgu üzerinedir.
Zamanla kitaplar ve ziyaretçilerin çokluğu kütüphaneye sığmamaya başlayacaktır.
Bunun üzerine Kalp ve Damar uzmanı, Prof. Dr. Nevzat Doğan ailesi havayolu şirketinden aldıkları tazminata, Berkol'un alıp da ancak 15 gün oturabildiği evin parası üzerine kendi birikimine koyarak Moda’da 80 metrekare zemin üzerine, üç katlı bir bina satın alacaktır.
Kütüphanenin adı “Özgen Berkol Bilimkurgu Kütüphanesi”dir, ama şimdiye kadar yapılan ve yapılacak etkinliklere bakılırsa tam donanımlı bir kültür merkezi…
  Kütüphanede bulunan kitapların bilimkurgu olduğunu sanmayın. Bilimkurgu adının gerekçesini Nevzat Doğan "Berkol'un çevirisini yaptığı üç kitap var: Gezginin Buyruğu, Gece Kanatları ve Ben, Efsane. Berkol bilimkurguya tutku derecesinde bağlıydı. Biz de oradan yola çıkarak annesinin önerisiyle bilimkurgu kütüphanesi yapalım dedik" sözleriyle açıklayacaktır.
 Kütüphanede şu an 10.216 kitap bulunmakta… Bunların yarısı bilimkurgu… Bilimkurgu için en büyük salonu hazırladık. Ayrıca felsefe sosyoloji, müzik, sinema kitapları yanında bir edebiyat, sosyal bilimler odası var. Dileyen buraya gelip kitap okuyabiliyor. Üye olduğu takdirde ödünç kitap alabiliyor.
Berkol’un başarı yolunda ilerleyen kız kardeşi Bülay Doğan’ın verdiği bilgiye göre kütüphane bağışlarla gelen, ailenin bizzat satın aldığı, sahaflardan bulunan ve yurt dışına çıkan arkadaşlarına aldırdıkları kitaplardan oluşuyor.
Örneğin Çağlayan Yayınları'nın çıkardığı bir bilimkurgu serisi de var. Erol Üyepazarcı, bir gün konuşmacı olarak gelince Çağlayan Yayınları'nı görecek ve “'Serinin bir kitabı eksik, bende var size vereyim. Bende olmasa da olur ama, bu kütüphanede olmazsa olmaz” diyerek kitabı armağan edecektir.
Özgen Berkol Bilimkurgu Kütüphanesi'nde yakında her hafta farklı bir yazarın katılacağı “Kahvaltıda Edebiyat” etkinlikleri düzenlenecek. Film gösterimleri düzenlemek de hedeflerden biri.
Nevzat Doğan, “Gelecek için çok daha farklı projelerimiz var" diye özetliyor durumu…
Gerçekten de adı kütüphane, ama aslında bir kültür merkezi…
Şimdi görev PEN Türkiye, Türkiye Yazarlar Sendikası, ki Kadıköy temsilciliği de var, sivil toplum kuruluşlarına, özellikle Kadıköy Belediyesi ve Kültür Müdürlüğü’ne düşüyor. Bu kütüphaneye destek vermek…
Kültüre, sanata destek başka nasıl olur?
Sanılıyor ki Özgen Berkol Doğan Isparta’nın bir dağında aramızdan ayrıldı. Oysa on yıldır bu kütüphanede yaşamakta ve yaşamasını da sürdürecek…

*

Özgen Berkol Doğan, 29 Temmuz 1980’de Ankara’da dünyaya geldi. İlkokul yıllarının bir kısmı, babasının görevli olarak gittiği Erzurum’da geçti. Ancak ilköğretimini İstanbul, Nurettin Teksan İlkokulu’nda tamamladı. 1991’de Robert Kolej’e girmeye hak kazandı. 1998’de mezun olurken “Michael Hamilton” Fizik Ödülü’nü aldı. ÖSYM sınavlarında gösterdiği başarı üzerine Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’ne girdi.
2003 yılında lisans eğitimini tamamladığında, master çalışmalarına yine Boğaziçi Üniversitesi’nin fizik bölümünde Prof. Dr. Engin ARIK’la başladı. Deneysel yüksek parçacık fiziği üzerinde uzmanlaşan Doğan, bu dönemde, araştırma görevlisi olarak Boğaziçi Üniversitesi’nin kadrosuna katıldı. Master tezini üniversite tarafından görevli olarak gönderildiği CERN’de (Centre Européen des Recherches Nucléaires) yaptığı çalışmaları ve analizleri temel alarak yazdı. 2006 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki doktora programına katıldı. Bu yıllarda Sırbistan, İtalya, Romanya, Yunanistan ve Türkiye’de gerçekleştirilen çeşitli uluslararası fizik kongrelerinde Boğaziçi Üniversitesi’ni temsil etti.
Fizik dışında birçok ilgi alanı bulunmaktaydı. Dans, resim, fotoğrafçılık ve dağcılık gibi alanlarda hobi düzeyinde çalışmalar yaptı.
1999 İzmit Depremi’nde gönüllü olarak arama kurtarma çalışmalarına katıldı. 30 Kasım 2007 tarihinde fizikçi arkadaşları ve hocalarıyla Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nde yapılacak olan yüksek fizik kongresine giderken aramızdan ayrıldı.


24 AĞUSTOS 2017, BirGün