27 Aralık 2016 Salı

YAZAR, SANSÜRE KARŞI…

Refik Halit Karay’ın, 24 Temmuz’un Gazeteciler Bayramı olarak kabulünde önemli bir rolü bulunmaktadır. Çünkü Gazeteciler Cemiyeti’ne 24 Temmuz’un “bayram” olması önerisini Refik Halit getirmiştir.
Hıfzı Topuz, 1952 yılının temmuzunda “Akşam” gazetesi için Refik Halit ile sansür üzerine bir konuşma yapar ve bir anısını anlatmasını ister. (Gülümseyen Anılar, Remzi Kitabevi.)
Refik Halit, “Yaz öyleyse!” diyerek anlatır:
“Sansürün hüküm sürdüğü o korkunç dönemde beni divanı harbe sevk ederek mahkûm ettirmek işten bile değildi.
Ama beni susturmak isteyenler yanlış bir yöntem uyguladılar. Çünkü divanı harp üyelerinin çoğu edebiyatın ve sanatın ne olduğunu bilen fevkalade olgun insanlardı.
Heyet bana isnat edilen suçu dinledikten sonra yazıda hiçbir suç unsuru bulanmadığına karar verdi. Böylece İttihat ve Terakki’nin elinden kurtulmuş oldum.
Bu olay özgürlüğün ne olduğunu anlamış divanı harp üyelerinin verilen emirlere uymadan vicdanlarının sesiyle karar vermelerinin en canlı örneğidir.” (Bugün o “ses”i duyan var mı?)
1917’de yayın hayatına başlayan “Vakit” gazetesi kurucularından Asım Us da aynı dönemde yaşanan bir başka sansür olayını anlatır.
Us’a göre Mütareke devri sansürünün en titiz davrandığı konu milli mücadele haberleridir. Gazeteler Milli Kuvvetler’den ‘Kuvayı Bagıye’ (Serkeşlik Kuvvetleri) diye söz etmektedirler.
O yıllarda İstanbul’da “Bosphore” adında Fransızca bir gazete çıkmaktadır.
Bir gün bu gazetede milli mücadeleye ilişkin bir resim yayımlanır.
Resimde Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak bir çadır altında, harita başında görülüyordur.
Resim sansürün izniyle basıldığından Asım Us da gazetesinde yayımlamaya karar verir.
Bosphore’dan alınan resmin klişesi sansür heyetine gönderilir.
Fakat o gün gazeteye fazla yazı geldiği için resmin yayımlanması ertesi güne kalacaktır.
Sonuçta gazetenin Yazı İşleri Müdürü Enis Tahsin Til,  Sorumlu Müdürü İsmail Ramiz ve Asım Us, Kürt Mustafa Divanı Harbi tarafından Bekir Ağa bölüğüne sevk edileceklerdir.
Ama bir türlü sorgulamaları yapılamamaktadır.
Asım Us, oradaki nöbetçiden niçin hâlâ ifadelerinin alınmadığını soracak olunca aldığı yanıt şu olacaktır:
 “Heyet üyeleri gece mesaisi yapınca ek bir ücret alırlar. O yüzden yatsıyı bekleyecekler.”
Durum kötüye gitmektedir.
Duruşma başlayınca Asım Us, “Aslında ben gazetenin başyazarıyım. Gazeteye giren haberlerle ilgilenmem. Bu yazılar da benim bilgim dışında gazeteye girmiştir.” diyerek savunmasını yapar.
 Mahkeme daha sonra Enis ve Ramiz beylerin ifadelerini alacak, Asım Us ve Enis Tahsin Bey aklanırken gazetenin 15 gün tatiline karar verilecektir.
Ramiz Bey ise bir ay hapse mahkûm olacaktır.
Asım Us o gün Bekir Ağa bölüğünde Yakup Kadri’ye rastlayacaktır.
O da başka bir suçtan divanı harbe verilmiştir.
Us, Yakup Kadri’ye mahkemenin kararını anlatınca şöyle bir yanıt alacaktır:
“Bu adamların bizi asmadıklarına şükredelim, isteseler pekâlâ asarlar da…”
Asım Us’a her istediğini yazıp yazamadığı sorulunca da şöyle diyecektir:
“Her istediğimi nasıl yazabilirim. Bugün sansür yoktur, ama yazı özgürlüğünü sınırlayan sayısız etkenler vardır. Ceza Kanunu basın özgürlüğünü sınırlayan maddelerle doludur. Birkaç ay önce yazdığım yazıdan dolayı savcılık hakkımda soruşturma başlatmıştı. Aklandım. Olur olmaz nedenlerden gazetecilerin mahkemelere sevk edilmeleri basın üzerinde büyük bir baskı oluşturmaktadır.” (Üstat, bir de bugünleri görebilseydi.)
Sansürün kahrını çeken yalnız gazeteciler midir?
Şair ve yazarlar da gadrine uğramışlardır.
Yine Mütareke döneminde İngiliz sansürü yanında bir de Türk sansürü vardır. Galata’da bulunan İngiliz sansür heyetinden geçen yazılar, bir de Babıâli’deki Türk sansürüne konuk olacaklardır.
Türk sansür heyeti başında Şemsi Bey namında evhamlı, işgüzar biri vardır. Her yazıyı en ince ayrıntısına kadar denetimle görevli sanmaktadır kendisini.
Halit Fahri Ozansoy’un yazdığına göre (Edebiyatçılar Geçiyor, Dergâh Yayınları) örneğin Reşat Nuri’nin “Nedim” dergisinde çıkacak “Komiserin Telaşı” başlıklı hikâyesinin, ancak her komiser sözcüğünün arkasına bir “bey” eklemek suretiyle yayımlaması için izin verecektir.
Şemsi Bey, bir gün de yine “Nedim” dergisinde “Seza” takma adıyla şiirler yazan Ali Mümtaz Arolat’ın “Samson” başlıklı şiirinin dergide yayımlanmasını engelleyecektir.
Ozansoy, nedenini sorduğu zaman Şevki Bey’in “Samsun” ile “Samson”u karıştırdığını görecektir.
Çünkü Şevki Bey’in gerekçesi şöyledir:
“Ortalıkta İngilizlerin Samsun’a asker çıkaracağına ilişkin söylentilerin dolaşıyor, şair de “Samson” demekle bu söylentileri ima ediyor.”
Ozansoy, her ne kadar “Bu balığın o balık olmadığın” söylese de Şevki Beyi bir türlü ikna edemeyecektir.

29 ARALIK 2016, BirGün




                                          


23 Aralık 2016 Cuma

BİR GÜNAHIN KEFARETİ…

Şiir dışında edebiyatın her türünde eser veren, Fecr-i Ati’nin kurucularından Şahabettin Süleyman’ın Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na anlattığına göre “Eylül” yazarı Mehmet Rauf, türlü gönül maceraları içinde çalkalanıp duran bir adamdır. (Yakup Kadri, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, İletişim Yayınları.)
Tevfik Fikret’in aracılığıyla kurduğu aile ocağını, ilk yılından itibaren bir harabeye çevirecek, genç karısını küçücük çocuğuyla ortada bırakarak kadınların peşinde dolaşmaya başlayacaktır.
Bu sırada İstanbul’un güzelliği, zarifliği, kibarlığıyla tanınmış hanımlarından birine adeta karasevda denilecek bir aşkla tutulup meramına eremeyince intihara bile kalkışacaktır.
(Ey okur, sanma yalnız şairler intihar eder, nice yazar da intihar şerbetinden içmiştir.)
Bu intihar girişimini yine Şahabettin Süleyman şöyle hikâye edecektir:
Mehmet Rauf, sevdiği bir kadın uğruna kendini öldürmeye karar verir, fakat kararını yerine getirmeden bir gün önce, dost ve arkadaşlarına veda etmeyi de unutmaz.
Bunun üzerine Hüseyin Cahit Yalçın ile Servet-i Fünun dergisi sahibi Ahmet İhsan Tokgöz koşarak Büyükada’daki evine giderler.
Mehmet Rauf’u pencereleri sımsıkı kapalı, havası kömür kokusundan zehirlenmek üzere olan bir odada yatağına uzanmış bulacaklardır.
Hemen pencereler açılır, odanın ortasındaki yarı yanmış kömürle dolu mangal dışarıya çıkarılır.
Böylece Mehmet Rauf’un dudakları intihar şerbeti dolu bardağa değmekten uzak durmuş olacaktır.
(Ahmet İhsan, olayın sonrasını şöyle anlatacaktır: Mehmet Rauf o kadın için dünyada yegâne varlığı olan evini satacak, az zamanda eline geçen paranın büyük kısmını harcadıktan sonra bir piyano alacaktır. Daha sonra piyanoyu da satarak kendisine şık bir kostüm yaptıracaktır.)
Çok geçmeden, geriye kalan birkaç arkadaşı da onu kendi haline, kendi kaderine bırakıp birer birer yanından uzaklaşacaklardır.
Yakup Kadri’ye göre Meşrutiyet ilan edilmiş, basın özgürlüğe kavuşmuş, Mehmet Rauf’un eski dost ve arkadaşlarının her biri kendine göre refah ya da ikbal merdivenlerini çıkmaya başlamışlardır.
Ve “Eylül” ile “Siyah İnciler” yazarı, basın âlemine henüz ayak basmış bir edebiyat heveslisi gibi, yazılarını yayımlatabilmek için Babıâli caddesindeki gazete ve dergi idarehanelerinin önünde bekleyecek, nerelerden bulduğu belli olmayan beş on lirayla, ömrü birkaç ay bile sürmeyen “Mehasin” (1909), “Süs” (1923) gibi kadın dergileri çıkaracaktır.
Günün birinde, yazdığı pornografik “Zambak” adlı roman büyük bir ilgiyle karşılaşacaktır. (Yeni baskısı “Bir Zambağın Hikâyesi” başlığı ile Sel Yayıncılık’ta.)
Çok geçmeden de “Zambak” kamu ahlakına aykırı görülerek toplattırılacak, yazarı Bakanlar Kurulu kararı ile Sıkıyönetim mahkemesinde sekiz ay cezaya çarptırılacak, ayrıca deniz subayı olduğu için askerlikten çıkarılacaktır.
Bu sırada eski arkadaşı Hüseyin Cahit, “Tanin”de ona Mehmet Nafiz imzasıyla yazılar yazdıracaktır.
Mehmet Rauf, hapisten çıktıktan sonra İzmir’de görülecektir.
Durumu çok iyidir.
“Zambak” romanını okuyan zengin bir aile kızı, Mehmet Rauf’a mektupla evlenme teklif etmiş ve evlenmişlerdir.
Bir süre sonra da eşinin isteği üzerine boşanacaklardır.
Bu kez eserlerini okumak suretiyle ona gönül vermiş 22-23 yaşlarında bir öğretmen kızla tanışacaktır.
Bu arada İsmet İnönü, “O Zambak diye bir fena eser yazdı, ama Eylül bu günahının kefaretidir” diyerek yardımda bulunacak, Mehmet Rauf da inmeli olmasına rağmen son zamanlarında bu kızla mutlu bir hayat sürecektir.
1931 yılında ölümü ise İstanbul gazetelerinde beş-on satır kadar yer alacak, cenaze töreninde ise ancak birkaç kişi bulunacaktır.


22 ARALIK 2016, BirGün

15 Aralık 2016 Perşembe

ŞAİRİN DÜELLO DAVETİ

Düello edebiyat âlemine iki yazar ya da şairin aralarında olan düşmanlığın giderilmesi için bir araç olarak giriyor. Bir başka deyişle şairler ve yazarlar şiddetin yerine bu yöntemi seçiyorlar.
En bilinen düello olaylarından biri 27 Ocak 1837’de  Rus şairi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in düelloda öldürülmesi.
Rakibi, Fransız Devrimi’nden kaçan bir ailenin çocuğu olan ve çarın muhafız alaylarında görevli Dantes.
Düello, Dantes’in Puşkin’in güzel karısı Natalya ile olan ilişkisi üzerine yapılacaktır.
Türk edebiyatında ise düello ilk kez Namık Kemal tarafından tartışmaya açılacak, bir dönem rağbet gördükten sonra yasaklanacaktır.
Bu nedenle Kıbrıslı Şevket ile Mısır prenslerinden Mustafa Fazıl, düello yapmak için, tanıklarıyla birlikte Romanya’ya gitmek zorunda kalacaklardır.
Nükteleri ile ünlü, Servet-i Fünun şairi Süleyman Nazif, Paris'te yaşamını sürdürürken, içinde ''Dünyada senden alçak yoktur.'' cümlesi geçen bir mektup alır.
Bunun üzerine Süleyman Nazif, bu mektubu yazanı düelloya davet edecek, fakat mektubu yazan kişi, Nazif'in bu davranışından etkilendiği için düello çağrısını kabul etmeyerek özür dilemek zorunda kalacaktır.
Süleyman Nazif’in tanıkların önünde af dileyen adama yanıtı ise şu olacaktır:
''Hakkımdaki saldırıyı affettim. Fakat bana yazdığın mektupta ‘dünya’ sözcüğünü 'vav'la (eski yazıda v harfi) yazmak suretiyle imlaya olan saldırınızı affetmem mümkün değildir.''
Bir düello olayı da Yahya Kemal ile Yakup Kadri arasında geçecektir.
Yakup Kadri’nin “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları”nda (İletişim Yayınları) anlattığına göre Yahya Kemal, “ en başta alınganlık huyu bakımından kendisinin tam eşiti Ahmet Haşim olmak üzere, hemen bütün yakın arkadaşlarını ucu zehirli yergi oklarıyla delik deşik etmekten çekinmeyen” biridir.
Bu arada arkadaşlar arasında yapılan dedikodular üzerine bu “zehirli ok”larından birini de Yakup Kadri’ye yöneltecek, hatta “Şahitlerinizi gönderin, silahlarınızı tayin edin” diyerek düelloya da davet edecektir.
Sonrasını Yakup Kadri anlatacaktır.
Matbaadaki çalışma odasında yazısını yazmaktadır.
Odasına eli ayağı titreyen bir genç girer, selam vermeye bile gerek görmeden masasının üzerine bir mektup fırlatır.
Bu genç, Yakup Kadri’nin tanışıp dost olduğu Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.
Mektubu okuyunca Yahya Kemal’in kendisini düelloya çağırdığını öğrenecektir.
Hemen Falih Rıfkı’ya telefon açıp durumu bildirmek söze başlayacakken şu yanıtı alacaktır:
“Biliyorum, biliyorum. Düello mektubu değil mi? Ben de aldım.”
Falih Rıfkı, Yahya Kemal’e yanıt vermezken, Yakup Kadri yapılan dedikoduların gerçeği yansıtmadığına ilişkin bir mektup yazacaktır.
Buna karşın uzun yıllar küs kalacaklar, Yahya Kemal Madrit Elçiliği’nden döndükten sonra, Atatürk’ün sofrasında barışacaklardır.


15 ARALIK 2016, BirGün  

13 Aralık 2016 Salı

ŞAİR, DOKTOR OLURSA…

Çetin Altan, 40’lı Ankara’sında, (o yıllarda Ankara’dadır) şairlerin, yazarların buluşma mekânlarından “Kürdün Meyhanesi” müdavimlerinin fotografisini ak kâğıt üzerine şöyle çıkarmaktadır. (Sabah, 09 Eylül 2001)
“Fötr şapkasını hiç başından çıkarmayan Fethi Giray da oraya gelirdi; entelektüel gerçek komünistlik kimliğini kimseye kaptırmayan, iri cüsseli Suphi Taşhan da; üçüncü kadehten sonra gözleri çatallaşmaya başlayıp önüne geleni sahte komünistlik ve küçük burjuvalıkla suçlamaya kalkan Mehmed Kemal de; insancıl ve dostca bir ılımanlığın komünisti, sıskaya yakın ince yapısıyla, Şahap Sıtkı ve aynı ılımanlığı paylaşan sarımsı bıyıklı Fahir Aksoy da...”
Orhan Veli konuşmalara pek katılmadan, mezesiz rakısını içecek; Cahit Sıtkı, her akşam "Kürdün Meyhanesi" yanındaki Şükran Lokantası'nda tek başına oturduğu masada "bebe rakı" denilen küçük bir şişe rakıyı, uzun rakı bardağına boca edip yudumlamaya başlayacaktır.
Çetin Altan’ın “entelektüel gerçek komünistlik kimliğini kimseye kaptırmayan, iri cüsseli Suphi Taşhan”, Mehmed Kemal’in yakın arkadaşlarındandır.
Mehmed Kemal ise “Acılı Kuşak” (de Yayınevi) kitabında Taşhan’ın kimi özelliklerini şöyle vurgulayacaktır:
“Arkadaş oldun olası girgindir. İnsanlara yanaşmayı becerir. Dangul dungul konuşmasına rağmen bağışlanır ve sözü dinledir.”
Taşhan, İkinci Dünya Savaşı sonlarında, Abidin Dino, Abidin Nesimi, Arif Dino gibi Sıkıyönetim tarafından sürgüne gönderilenler arasındadır.
Sürgünden dönünce Ankara’ya yerleşecektir.
Yine Mehmed Kemal’in anlatımına göre, aile eline bakmakla birlikte, çok para harcamak, paralı görünmek zaafı vardır. Parası varsa harcıyor, yoksa borçlanmaktan çekinmiyor. Bir huyu da aldığını vermemesi, verdiğini almaması…
Bir yere giderken mutlaka çiçek göndermeyi seviyor.
Bir kıza âşık olmuştur.
Kız evin balkonuna çıkacak, karşıdan karşıya bakışacaklardır.
Gideceği saate kadar çiçek alacak parayı bulamaz.
(Okur adına burada bir parantez açalım: Üstat yürümeyi, otobüse ya da dolmuşa da binmeyi sevmiyor. Kısa mesafe yolculuklara bile taksi taksiyi yeğliyor.)
Yenişehir köprüsünün altındaki bir çiçek bahçesinden kopardığı çiçekleri pardesüsünün altına saklayarak kızın evini tutacaktır.
Ve çiçeklerle evin girişini ve balkonunu çiçeklerle donatacaktır.
Parasız oldukları bir günü Mehmed Kemal “Acılı Kuşak”ın “naklen yayını”nda şöyle belgeleyecektir: (s: 26)
Mehmed Kemal, bir akrabasına yemeğe davetlidir.
Taşhan’a “Sen başının çaresine bak!” diyecek olur.
Taşhan, Mehmed Kemal’den ayrılmak istemiyordur.
“Hele biraz daha bekle, bir şeyler buluruz.” dese de, umut yoktur, bulamazlar.
Mehmed Kemal’e sorar:
“Hasta mı var?” demiştin.
“Evet…”
“Beni doktor diye tanıtırsın. Beraber gideriz. Hem hastaya bakarım, hem yer içeriz.”
Ve yemeğe birlikte giderler.
Sonrasına Mehmed Kemal şu notu düşecektir:
“Öylesine doktor gibi davrandı, ihtiyar hastayı öyle ciddi muayene etti ki, hane halkı ona benden çok itibar gösterdi. Hatta ona, kendinden önce gelen doktorları çekiştirdiler, iyi bir hekim olduğunu söylediler. Aile arasında konuşulduğu zaman, “Bir iyi doktor arkadaşın vardı, ne oldu?” diye sorarlar.
Peki, bugün Acılı Kuşak’tan bir şair olarak Suphi Taşhan’ı soran var mı?

NOTLAR III

Bu uykulu yerler üstüne
Ekilen ekilir biçilen biçilir
Istırabını kaybeder toprak
Yeşerir sevgi boylu şarkılar…
Artık başlamıştır ateş gecesi

Yaşamak sarsmıyor beni
Hatta ben kendisiyim saadetin
Saadet altın başaklarda uyur
Şimdi başaklar saçların kadar gür
Ve herkes benim kadar mesut

(Yeni Edebiyat, Mart 1941, s: 12)
 
08 ARALIK 2016, BirGün


6 Aralık 2016 Salı

NÂZIM USULÜ TÜRK KAHVESİ

Rusya’da yayımlanan haftalık “Ogonyok” dergisinin 12 Eylül 2016 tarihli sayısında Nâzım Hikmet’in son eşi Vera Tulyakova’nın kızı Prof. Anna Stepanova ile Kirill Jurenko’nun yaptığı bir söyleşi yayımlandı.
“Sözcükler” dergisi söyleşiyi Ulaş Gökçe’nin Rusçadan çevirisiyle 64. sayısının sayfalarında yer verdi.
Moskova Tiyatro Sanatı Enstitüsü’nde çalışan sanat tarihçisi Stepanova, Vera’nın Nâzım Hikmet ile evlenmeden önce ilk eşi senaryo yazarı Anatoly Stepanova’dan olan kızı…
Nâzım Hikmet, küçük kızın, çünkü Stepanova dokuz yaşındayken tanışmışlardır, ona “baba” demesini istemişse de Vera “Anyuta’nın bir tek babası var” diye buna karşı çıkacaktır.
Stepanova, bu söyleşide Nâzım Hikmet’in Soyvetler Birliği’ndeki yaşamından ilginç sahneler sergiliyor.
Nâzım Hikmet, kadınları kuvvetli bir tutkuyla sevmektedir. Onlara hayranlık duyuyor ve eğlendiriyor.
Vera’nın kızına anlattığına göre bir gün Nâzım Hikmet, bir tramvay kondüktörü kadının elin öpecek, bunun üzerine kadın ağlamaya başlayacaktır.
Çünkü daha önce hiç kimse o kadının elini öpmemiştir.
Stepanova, Nâzım Hikmet’in Türk tarafını da şöyle anlatıyor:
“Divanda bağdaş kurup oturmayı, parlak renkleri severdi ve elbette sade Türk kahvesine bayılırdı.”
Nâzım Hikmet, böyle kahveyi yapmayı Vera’ya öğretecek, Vera da öğrendiğini kızına aktaracaktır.
Stepanova, Nâzım Hikmet’in nasıl kahve yaptığına da şöyle anlatıyor:
“Cezve, iyice ısıtılmış kum döşeli bir tavaya konur. Kahve ilk kez kaynadığında cezveye biraz soğuk damlatılır. Bu bir ki kez tekrarlanır. Üçüncü kez kaynadığında isteğe göre şeker ve biraz tuz eklenir. Kahvenin karıştırılacağı kaşık da sarımsakla ovulur.”
Afiyet, bal şeker olsun!
Nâzım Hikmet, ayrıca baklavayı çok sevmektedir.
Bir gün Vera ile Mısır’dan Moskova’ya dönerken dostlarına armağan için baklava alırlar.
Fakat Nâzım Hikmet, uçakta hepsini yiyip bitirecektir.
Stepanova, Nâzım Hikmet’in 1921 yılının eylül ayında Sovyetler Birliği’ne yola çıktığında başına gelenlerden söz etmektedir.
O yıl Nâzım Hikmet artık komünizmin geldiğini ve paraya gereksinim kalmadığını düşünür. Rugan ayakkabılı iki İstanbullu arkadaş Batum’da sahile çıkmışlardır. Fakat yol parası için ayakkabılarını satmak zorunda kalırlar ve hırpani giysiler içinde Moskova’ya ulaşırlar.
Politeknik Müzesi’ndeki bir gecede Mayakovski “Türk, git ve oku! Nasılsa kimse bir şey anlamayacak” diye Nâzım Hikmet’i sahneye itecek, gerçi kimse bir şey anlamayacaktır, ama herkes şairi coşkuyla alkışlayacaktır.
(Geçmiş zaman, Nâzım Hikmet’in mezarını da ziyaret ettiğimiz bir Moskova gezisinde, akşam büyük bir salonda şair için bir gece düzenlenmişti. İzleyiciler elbette Ruslardı. Oyunlarından örnekler sunuldu. Bir yaşlı şair de Nâzım Hikmet’in şiirlerini okudu. O gece orada bulunan biz Türkler, tek sözcük Rusça bilmesek de hangi şiirler olduğunu anlamıştık; Bahr-i Hazer, Makinalaşmak gibi…)
Nâzım Hikmet, Sovyet tiyatro yönetmeni ve  aktör Meyerhold’e büyük hayranlık duymaktadır.
Sık sık işkence gördükten sonra 1940 yılının şubat ayında idam edilen Meyerhold’u sormaktadır.
 Nâzım Hikmet, 1951 yılında üçüncü kez Moskova’ya gittiğinde Stalin, onu kabul etmeyi planlamıştır. Fakat Yazarlar Birliği, daha önce bir yemek daveti düzenlemiştir.
Nâzım Hikmet, masadakilere Meyerhold’un nerede olduğunu sormaya başlar.
Davetlilerden biri Meyernold’un dağda, tedavide olduğunu söyleyecek ve daha sonra herkes bunu tekrarlayacaktır.
Ve şairin Vera ile ilgili bir anısı:
Vera, Soyuzmultfilm’de çalışmaktadır. Nâzım, her gün elinde çiçekler, çikolata ve şekerlemelerle Vera’yı görmeye gider.
Vera’nın bir arkadaşı Nâzım’a bir gün “Neden sürekli çikolata getiriyorsunuz? Vera çikolata sevmez” diyecek olur.
Nâzım sorar:
“Peki, o zaman ne sever?”
“Salatalık turşusu…”
Nâzım Hikmet, o günden sonra Vera’yı görmeye giderken bir kavanoz içinde üç kilo salatalık turşusu götürecektir.

01 ARALIK 2016, BirGün


BİR ZAMANLAR ŞAİRLER...

Ne güzel şiir kitaplarıydı onlar: Melih Cevdet Anday’dan “Yanyana”, Sabahattin Kudret Aksal’dan “Elinle”, Salâh Birsel’den “Ases”, İlhan Berk’ten “Şenlikname”, Edip Cansever’den “Dirlik Düzenlik”, Metin Eloğlu’dan “Türkiye’nin Adresi”, Cahit Irgat’tan “Ortalık”, Ercümend Behzat’tan “Üç Anadolu”, Oktay Rifat’tan “Âşık Merdiveni”, Behçet Necatigil’den “Evler”, Cemal Süreya’dan “Üvercinka”...
Hemen hepsi cep kitabı boyunda ve gerek kapakları gerek içleri dönemin ünlü ressamlarının desenleriyle bezeli...
Bu, çoğu şiir olmak üzere, etiketi 250’yi aşkın kitabın kapağını süsleyen “Yeditepe” Yayınevi...
Ve önceleri “gazete”, sonraları “dergi” olarak 1 Nisan 1950’den 1980’lere uzanan tarihiyle “Yeditepe”...
Hem yayınevi, hem dergi, hem de kurulduğu 1955’ten beri edebiyatımızın en saygın ödüllerinden biri olan “Yeditepe Şiir Armağanı”nın altında sahip ve “yazıişlerini fiilen idare eden” olarak bir sanat “gönüllüsü”nün adı bulunmakta: Hüsamettin Bozok...
Peki, neler var bu birikimden oluşan “arşiv”in tavan arasında?
Elbette, şairler ve kendi “el”leriyle ak kâğıtlara döktükleri şiirleri...
Sabahattin Kudret Aksal, “Aksal”ını atarak imzalamış “Akşam Oldu” şiirini. “ı”ların üzerinde yarım ay biçiminde bir işaret. Yeni kuşaklar bilmezler, “ı” ile “i” harfleri birbirine karışmasın diye “ı”lar işaretlenirdi o zamanlar.
Melih Cevdet Anday, “Yeditepe” antentli kâğıda yazdığı “Kardeşim Hüsamettin’e” notuyla göndermiş “Bir Ağıt” şiirini. “Yeditepe”nin ilk çıktığı, yani 50’li yılların başları olmalı...
Talip Apaydın’ın “Gece İşçisi” şiirinin sağ üst köşesinde “27.11.1957” tarihi, M.Sunullah Arısoy’un “Yok”unun Yeditepe’ye hicreti 1958...
Necati Cumalı da Sabahattin Kudret gibi “ı”ların üzerini noktalayanlardan. Fakat Edip Cansever, Sait Maden gibi şiirin sayfa üzerinde duruşuna özen gösterenlerden değil. “Irgat Karısının Türküsü”nü 5-6 parçaya bölünmüş bir zemin üzerinde yazıya dökmüş dolmakalemiyle...
Hasan İzzettin Dinamo’nun “Yeditepe”nin 154. sayısında çıkan “Makina Metafiziği” şiiri 12.8.1968 tarihini taşıyor. Dinamo, “Gagarin”e adadığı şiirinde imzasını kâğıdın sağ üst köşesine kondurmuş...
Ve bir sürpriz: İktisat ve tarih alanındaki çalışmalarıyla tanınan Sencer Divitçioğlu’ndan bir “Ağıt” şiiri...
Metin Eloğlu, “Karanfil” şiirinin altına şu notu düşmüş:
“Patron, son zamanlarda çıkan şiirlerin ekserisinde irili ufaklı bazı yanlışlar, değişmeler var. Herkesinki mi böyle, yoksa mürettiplerin gadri bana mı? Azıcık göz kulak oluver Allah aşkına...”
Cahit Irgat, “Düdük” şiirinin yan tarafına eski harflerle şu notu eklemiş:
“Hüsamcığım, bunu istersen neşret, istersen etme. Senin reyine bırakıyorum.” İmza: C.I.
Feyyaz Kayacan 24.11 1980’de Londra’dan yazıyor:
“Hüsamcığım, sana yolladığım şiirde ufak bir değişiklik yaptık. Öyle basarsan sevinirim. Daha önceki mektubumda rica etmiştim senden. Ülkü Tamer’e kitap filan yollamıştım, cevap alamadım. Belki çok işi çıkmıştır. Londra’da yalnızlıklar içinde küflendiğimden en küçük şey büyük bir endişe kaynağı oluyor benim için. Soruver n’olur. Gözlerinden öperim. Feyyaz”
Ve Cemal Süreya, daha adının bir harfini atmamış o zamanlar. Yıl, 1958’de “Üvercinka”nın yayımlanışından önceye düşmeli, ki “Cemal S.Seber” adıyla “Eskişehir’de Vişnelik mahallesi Zambak sokak no: 7”de ikâmet etmekte... Dipnotunda “Selam eder” ibaresinin yer aldığı şiirin adı da gölgesini Süreya’nın hiçbir kitabına düşürmeyen “Eskişehir Şiiri”...
Ahmet Hamdi Tanpınar da şiirlerini eski harflerle yazanlardan. “Mükemmelliyetçi” bir şair olduğu için de sözcükleri sık sık değiştirenlerden. 1961’de çıkan ilk ve tek şiir kitabı “Şiirler”in yayımlanmadan önce arkadaşı Hasan Ali Yücel ile yayımcısı Hüsamettin Bozok’a her gün bir mısraı, her hafta bir şiiri değiştirerek neler çektirmiştir? Unutmadan, “Şiirler”in de bir Yeditepe yayını olduğunu ve yayımlandığının ertesi yılı Yeditepe Şiir Armağanı’nı aldığını sözün arasına sıkıştıralım.

Yeditepe Armağanı’nı Nasıl Aldım?

Üçüncü şiir kitabım “Çırak Aranıyor” 1978’de Cem Yayınları arasında çıktı. O yılın beğenilen kitaplarından biri oldu ki, 1979’da “Yeditepe Şiir Armağanı”na değer bulundu.
Armağan’ın “parasal” bir değeri yok. Agop Arad, Yeditepe’nin amblemi ile kitabımın ve adımın yer aldığı bir plaket yaptırmış, bir “öğle rakısı” ile bu olayı kutlayacağız, bu arada da Hüsamettin Bozok “armağan”ımı verecek...
Hatırlayabildiğim kadarıyla Seçici Kurul üyelerinden Oktay Akbal, Sami Karaören, Recep Bilginer, Konur Ertop, Adnan Özyalçıner ve Hüsamettin Bozok ile Sirkeci’de “Şehir Lokantası”nda bir araya geldik.
Bozok plaketi, Arad çini mürekkebiyle yaptığı bir resmimi verdi.
Ve armağan aldığım için de benim dışımda hesap ortaklaşa ödendi.
Şimdi o “sarı çinko” plaket ile “çini mürekkepli” resim, hayatım ve şiirimin ender bir “armağan”ı olarak durmakta çalışma masamın üzerinde...


24 KASIM 2016, BirGün

20 Kasım 2016 Pazar

PARTİ, SANATI YÖNLENDİRİYOR

Edebiyat alanında olduğu kadar, siyasal hayatımızda da çok önemli yeri olan bir dergi.
Kırklı yılların başında Türkiye Komünist Partisi’nin legal yayın organı.
Yazarlarından Ali Rıza (Çelik), yani Reşat Fuat Baraner, TKP’nin Genel Sekreteri.
Yine yazarlarından Zeki Baştımar ise daha sonraki yıllarda TKP’nin genel sekreteri olacaktır.
Dergiye şiir ve yazılarıyla katkıda bulunanların çoğu TKP üyesi ya da sempatizanı...
Adı geçen dergi “Yeni Edebiyat.”
Suphi Nuri İleri, “Yeni Edebiyat” dergisinin bir fotografisini çıkardığı çalışmasında şiir, öykü ve yazılardan bir seçmeyi “Yeni Edebiyat / Sosyalist Gerçekçilik” başlığı altında bir araya getirmiş...
İleri, kitabını beş bölümde düzenlemiş:
Realizm Tartışmaları, Edebiyata Dair, Şiirler, Suat Derviş’in Yazıları ve Yeni Edebiyat Yazarları...
Kitabın ilginçliğinden çok, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir belge niteliği taşıyan Rasih Nuri İleri’nin “Önsöz”ünden söz etmek istiyorum.
O günleri şöyle anlatıyor Rasih Nuri İleri:
“Komünist Enternasyonal kararı ile 1936 yılında Parti “Separat” çalışma şekline, yani ademi merkeziyetçi bir duruma girmişti. Bu gelmekte olan II. Dünya Savaşı konjonktüründe Sovyetler Birliği tarafından öngörülmüş bir tedbirdi. 1942 yılında ise dünyada Komünistler, “Anti Faşist Demokratik Cepheler” kurma görevini üstlenince, Türkiye’de de Parti bu amaçla yeniden merkezi çalışma düzeyine girdi. “Yeni Edebiyat” bu dönemin hazırlık safhasını teşkil eder.”
İşte bu ortamda Abidin Dino ile Reşat Fuat arasında cereyan eden “Sosyalist Gerçekçilik” tartışmaları ilgiyle izlenmeye değer...
Dino, dört yılını Sovyetler Birliği’nde sinema çalışarak geçirmiş bir ressam.
Yazı ve resimleriyle dergiyi süslemekte…
Ve “partili bir aydın” olarak genel sekreteriyle çatışır.
Fakat Reşat Fuat, “Edebiyatın ve sanatın objektif realiteye bağlılığını inkâr sürrealizmin ta kendisidir” diyerek bir süre sonra tartışmayı kesecek, Dino’nun daha önce ilan edilen yazıları yerine de başkaları yayımlanacaktır.
Çünkü söz konusu olan Reşat Fuat ya da Dino’nun haklı ya da haksız olması değil, parti görüşüyle, daha doğrusu 1924’te Lenin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde gelişen sanat görüşüyle çelişip çelişmediğidir.
Suphi Nuri İleri’nin derlediği “Yeni Edebiyat Şiir Antolojisi”ne “önsöz” niyetine “Yeni Edebiyat şiirlerinin anımsattığı unutulmuş günler”i yazan Rasih Nuri İleri, Hasan İzzettin Dinamo’nun bir başka ilginç yönünün perdesini aralamaktadır.
Nâzım Hikmet’in şiirleri adeta bir parti bayrağı misali dalgalanırken Nâzım, Komintern kararıyla Türkiye Komünist Partisi’nden dışlanmış durumdadır.
Bu dönemde parti, Nâzım’ın yerine yeni bir “Parti Şairi” aramak gereğini duyar.
Bu şair de Hasan İzzettin Dinamo’dur.
Rasih Nuri’nin dediği gibi “Bu ise hiç de kolay bir görev değildir.”
Rasih Nuri, İstanbul Emniyet Müdürlüğü 1. Şube Müdürü Parmaksız Hamdi’nin “Bu komünistler bizi uyuttu, Dinamo’nun düğününü atladık, önemini anlayamadık” diye hayıflandığı Dinamo’nun “olay”lı düğününden de söz eder.
Dinamo, TKP Politbüro üyesi Halil Yalçınkaya’nın kızı ile evlenecektir. Yalçınkaya, yıllarca polisi uyutabilmiş, tutuklamaların dışında kalmış, ancak 1950 tevkifatında gerçek sıfatıyla ele geçirilebilmiştir.
“Oysa” diyor Rasih Nuri, “benim neslim komünistlerinden her biri için Dinamo’nun düğününde bulundum diyebilmek adeta bir icazet, bir unvan niteliği taşımaktaydı. Gizli Parti’nin bütün yöneticileri, ileri gelenleri o düğünde bulunmuş, düğün adeta bir parti toplantısı, genel kurulu niteliği kazanmıştı. Reşat Fuat’tan Abidin Dino’ya kadar...”
Yani TKP, bir anlamda bu düğünle kongresini yapmaktaydı...
Rasih Nuri’nin de altını çizdiği gibi “Dinamo’nun gerçek ve psikolojik hayat romanı mutlaka yazılmalıdır.”

17 KASIM 2016, BirGün


12 Kasım 2016 Cumartesi

ÇİÇEK KOKULU ŞİİRLER

Yahya Kemal, Divan şairlerinden Baki, Nail-i Kadim ve Nedim’i severmiş, en çok da Baki’yi…
Üstada göre Sinan mimaride ne yapmışsa, Baki de şiirde onu yapmıştır.
Salâh Birsel “Aynalar Günlüğü”nde Yahya Kemal’den şöyle söz eder:
“Doğrusu Yahya Bey -şairimiz kendinden açarken hep ‘Yahya Kemal Bey’ der- yazınımızda büyük variller devirmiştir.
1912’de Paris’ten İstanbul’a ‘Parnasse’ lavantaları sürünerek geldiğinde, genç şairlerin çoğu kendilerinden geçmişlerdir.
Onun karşısında, ağızları bir karış açık, el pençe divan duruyorlar, öksürdüğü zaman ‘Ne musiki’ diyerek havaya uçuyorlar, gönül indirip kendi şiirlerinden birini okuduğunda ‘Vallahi harika’ diye iki yana baş sallıyorlardır.
Halit Fahri (Ozansoy), o yıllarda, onu içeren ve kendisini dışta bırakmayan şu iki dörtlüğü yazmıştır:

“Bahara bayılırım
Kırlara yayılırım
Kışın uyuşur kalır
Baharda ayılırım

Mithat Cemal gelincik
Yahya Kemal papatya
Ben onlara nispetle
Yasemin sayılırım.”

Bunun üzerine İbrahim Alâettin (Gövsa) şöyle bir karşılıkta bulunur:

“Şairim der de tufeyli yaşatır gövdesini
Dayanıp köhne Nedim artığı üç beş satıra
Senelerden beridir aynı sakız aynı ceviz
Seneler var ki doğursun diye baktık katıra

Günlüklerinde başkalarını mayın tuzaklarına çeken Salâh Birsel, kendisini de sarakaya almaktan çekinmez.
Yine “Aynalar Günlüğü”nde dost bir öğretmenin yazdığı ve sonradan notları arasında bulduğu şu dörtlüğü de kendi deyişi ile vay vaylar, hay haylar…

“Yaman eleştirici Salâh
Kalem onda bir silah
Dikkat et konuşurken
Giydirir sana külah”

Binbir gece denemelerinin nakış ustasına göre “yazarların, sanatçıların çoğu akrep, bir maymuncu, kıskanç köpek”tir.
Tatlı tatlı laf üretirken bile iğnelemekten geri kalmazlar.
Oysa övgülerin çoğu okurlara özgüdür.
Çünkü onlarda çekemezlik, kıskançlık, dümeni kırıklık gibi çoğu yazarın boğazına sarılan zehirli ve hayın sarmaşıklardan hiçbiri yoktur.
Boşuna dememişler:
Şairdir ne yapsa yeridir…

10 KASIM 2016, BirGün



3 Kasım 2016 Perşembe

CUMHURİYET'TE BİR ODA



CUMHURİYET’TE BİR ODA...

1969’un son aylarında Cumhuriyet’in düzeltme servisinde gazeteciliğe başladım.
Benden önce Doğan Hızlan ve bir gecede macera romanları yazan Nebil Fazıl Aksan düzeltme servisinde çalışmışlar, onlar ayrılınca Ertuğ Karakullukçu ile Yaşar Kemal’in yeğeni Zeki Yücel işe alınmışlar.
Altı kişilik servisin öteki çalışanları Mustafa Baydar, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer ve Konur Ertop...
Dördü de Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okudukları için “eski yazı”yı biliyor, çünkü o yıllarda şeyhülmuharririn Burhan Felek, yazılarını “eski yazı” ile yazmakta...
Ertuğ ve Zeki askere gidince, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğumdan “eski yazı”yı bildiğim için Cumhuriyet’e girişimde bu, önemli bir referans olacaktı.
Düzeltme servisi, yazı işlerinden uzak, mürettiphanenin alt ucunda bir küçük oda…
Odada üzeri muşamba kaplı iki masa ve dört sandalye...
Bir konuk ziyarete ya da mürettiphaneden biri bir şey sormaya gelse pencere altından geçen kalorifer borusu üzerine oturuyor, fakat mesela Haldun Taner gibi önemli bir yazar yazısını kontrol için uğrarsa sandalyelerden biri ona takdim ediliyor.
Kapıdan girişte odanın sağ tarafı tuvalet, solunda ise derisi kemiklerine yapıştığı için “Gandi” adıyla maruf arkadaşın sayfa kalıbı alınırken kullanılan keçeleri kuruttuğu bir düzenek bulunmakta...
 Oda, dizilen yazılar düzeltme servisine çabuk gitsin gelsin diye mürettiphaneye yakın bir yerde, ama asıl neden hemen hepsi de edebiyatla ilgilenen düzeltmenlerin yazı işlerinden, dolayısı ile “gazeteci”lerden uzak durma kaygısı...
Çünkü gazetecilerin edebiyatçıları pek sevmedikleri bilinmekte...
Mesela ben, iş başvurusunda bulunurken edebiyat ile ilgilenmediğimi belirtecektim özellikle...
Fakat edebiyat yine de bu odada soluk alıp veriyordu.
Belki de bu yüzden Mustafa Baydar, Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Konur Ertop gibi ben de “basın” mesleğinden emekli olmama rağmen, “gazeteci” kimliğimiz değil de hep şair ve yazar kimliğimiz öne çıktı.
Belki de bu yüzden gazete sahiplerinin, genel yayın müdürlerinin köşk ya da yalılarının adreslerini öğrenemedik, özel sohbetlerinde özellikle bulunmak istemedik.
Belki de bu yüzden Cumhuriyet’te, üstelik birinci sayfada çıkan ilk röportajlarımdan biri bir edebiyatçı, öykücü ve romancı Muzaffer Buyrukçu ile idi.
10 Haziran 1970’de Buyrukçu’nun “Bir Olayın Başlangıcı” başlıklı ilk romanının Cumhuriyet’te tefrika edilmesi üzerine yaptığım bu röportajdan kısa bir süre sonra Türkiye 12 Mart darbesini yaşayacak ve ben kadro fazlalığı nedeniyle 07.09.1971’de Umum Müdür Nuri Türen ile Muhasebe Müdürü Şahabettin Aktarı’nın imzasıyla Cumhuriyet’ten uzaklaştırılacak, 01.10.1972 ise Leyla Uşaklıgil’in imzasıyla yeniden işe başlamam, 02 Ocak 1992’de emekliliğime kadar uzanan sürenin başlangıcı olacaktı.
12 Eylül de 12 Mart gibi Cumhuriyet’te bir sarsıntıya neden oldu.
Ben askere gittim geldim.
Birçok arkadaş emekli olmuş; gazete, entertip dizgiden bilgisayar düzenine geçmişti.
Bir süre sonra da düzeltme servisine şef oldum.
Bu sıralarda Nadir Nadi, “Dostum Mozart” kitabını yazmış...
Gazetenin düzeltme servisi şefi olarak düzeltmeleri benim yapmam istendi.
Nadir Bey, yazılarını bir dosya kâğıdına el yazısı ile yazıyor.
Fakat sayfanın başında kâğıdı boydan boya kaplayan cümle, sayfa sonunda neredeyse tek bir sözcüğe düşüyor.
Nadir Bey’in el yazısıyla kaleme aldığı kitabın aslı kaybolmasın diye fotokopi çekmişler.
Ama fotokopide son satırlar çıkmamış...
Aslını sormak için Nadir Beyin odasına girdim, durumu anlattım.
Bir süre yüzüme baktı, sonra da “Sen git” dedi, “at yarışçısı gelsin...”
“At yarışçısı” dediği, telekste (o zaman haberler teleksle gelirdi) çalışan Aykut adında bir arkadaş...
Hemen odadan çıktım, fotokopileri Aykut’un önüne koydum.
“Ben” dedim, “bunca yıldır bu gazetede çalışıyorum, düzeltme servisinin beş yıldır da şefiyim, yaşım kadar da kitap yazmışım... Patron beni değil, seni tanıyor. Artık gerisini halledersin.”
Böylece “Dostum Mozart”ı okumaktan kurtulmuştum.
Geçti mi geçen günler gibi imiş o günler de...
*
Başta yirmi yıldır emek verdiğim “Cumhuriyet” gazetesi ve şiirlerimi yayımladığım “Evrensel Kültür” dergisi olmak üzere basına yapılan, artık baskıdan da öte bu zulmü şiddetle kınıyorum.

03 KASIM 2016, BirGün