26 Eylül 2013 Perşembe

SAVAŞIN BEDELİ

Birinci Dünya Savaşı’nın maliyeti 125 milyar dolar. Körfez Çöl Fırtınası Savaşı 61 milyar dolar... Afganistan Savaşı 40 milyar dolar... Irak Savaşı’nın ise 200 milyar dolar civarında...
Bugün de süren Suriye Savaşı...
Kimyasalı dahil her türlü silaha ödenen paralar...
Mültecilerin sorunları...
Bütün bunlar savaşın parasal yanı...
Peki ya insani yanı... Savaşta ölen çocuklar... Anne ve babaların acısı... Dayılar, yeğenler, teyzeler... Yıkılan onca ev, yakılan tarla, kullanılmaz hale gelen köprüler, yollar...
İşlemez durumdaki fabrikalar...
Evin yerine bir ev daha yaparsınız, yolları onarırsınız...
Acıyı sevince dönüştürmek mümkün mü?
Ve bunun değeri kaç dolar?
Dünya edebiyatı Homeros’tan günümüze savaşı ve barışı sorgulamış, ama her dönemde de politikacılar sanki bu yazarları hiç okumamışlar gibi savaşın eteğine yapışmışlar.
Fransız düşünür, romancı, deneme ve oyun yazarı Albert Camus, ilkgençliğimizin en önemli bir yazarı idi.
“Yabancı” ve “Veba” ise tekrar tekrar okuduğumuz, sayfalarını eskittiğimiz iki kitabı...
Özellikle de “Yabancı”...
O yıllar nedense bir başka Fransız düşünür ve yazar Jean Paul Sartre ile karşı karşıya koyardık Camus’yü...
Sartre “Varoluşçu” idi, Camus ise “başkaldırı”nın, “intihar”ın ve “saçma”nın simgesi...
Bunlar, hangi yeniyetme gencin ilgisini çekmez?
Camus, mayıs 1935’ten şubat 1942’ye, düşünür kimliğiyle bir deftere notlar almış... Daha sonra yazacağı kitapların, geliştireceği düşüncelerin filizleri de bu defterlerin sayfaları arasında...
Bakın İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde, kasım 1939’da, “Savaş neyle yapılır?” sorusunu beş madde halinde nasıl yanıtlıyor:
“1. Herkesin bildiği bir şeyle
2. savaşmayı istemeyenlerin umutsuzluğuyla
3. savaşa gitmek için hiçbir zorunlulukları olmayan ve yalnız kalmamak için savaşa giden insanların özsaygılarıyla
4. işsiz kaldıkları için askere yazılanların açlıklarıyla
5. şunlar gibi çok soylu duygularla:
a) acıda dayanışma
b) kendini ifade etmek istemeyen küçümseme
c) nefret eksikliği.”
Sonuç mu?
“Sonuç” diyor Camus, “Bütün bunlardan yararlanıldı ve bütün bunlar ölüme götürdü.”
Bütün bunlar bugün savaş çığırtkanlığı yapanlar için bir anlam ifade eder mi?
Sanmıyorum.
Bunlar bile Camus’nün yeniden ve dikkatle bir daha okunması gerektiğini göstermiyor mu?
Politikacılar hariç tabii, nasılsa onlar “Dolar” adına bildiklerini yapacaklar.
Sözüm barıştan yana olanlar için...

26 EYLÜL 2013, BİRGÜN


21 Eylül 2013 Cumartesi

BAĞIŞLA ZİYANIMI...

“Plastik mermi” ve “gaz” ile teslim alınmak istendi sokaklar bir daha... Ömrünün geçmişini hicreti muhtemel “mermi”ye teslim etmedi kimse, şimdisini “gaz”a, geleceğini  “cop”a...

Gece, karanlığıyla kol kola girdi, sabaha yürümekte...

Rüzgâr, pencere pervazını dövüyor kara karanlık çığlığıyla...

İçimdeki çığlığı susturamıyorum.

Gençliğimin hayali Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Mustafa Sarı, Medeni Yıldırım, Ali İsmail Korkmaz ve Ahmet Atakan’ın sûreti bir yağmur damlası olarak duruyor pencerenin camı ile pervazı arasında...

Yapılacak daha ne kadar çok iş var ömür yolunda...
Bir kitap daha okumalıyım, içinde cinayet olmayan... Bir çocuğun saçlarını okşamalıyım oğlumun şefkatiyle... Bir genç kızın ışıltılı yüzüne bakmalıyım on altı yaşımın gözleriyle... Bir emekli amcaya yer vermeliyim halk otobüsünde... Bir şarkı dinlemeliyim sözleri aşk üzre damıtılmış...

Ama genç ölümler üzre olmayan...

Ak düşen bıyıklarımı kestim, kalkıp pencerenin pancurlarını kapadım, televizyonu açtım, bir bardak su içtim, cep telefonunu kapadım, ilkgençliğinin hülyalarında yüzen oğlumun saçlarını okşadım, bir sigara daha yaktım...

Cama vuran yağmura inat...
“TOMA”dan sıkılan suya inat...
Genzimi yakan “gaz”a inat...
Rüzgârın çığlığına inat...

Bedenim oturduğum sandalyede kaldı.

Kalbim, kafesinden fırlayıp kuş misali uçtu, Kadıköy-Beşiktaş vapurunun güvertesine kondu. Güvertede yaşları 17-18, iki genç, biri kız biri erkek... Kimseleri yok gençliklerinden başka...

Kız, kollarını oğlanın boynuna doladı. Oğlan, dilini kızın ağzına bıraktı.

Kendilerinden başka kimse görmedi öpüştüklerini...

Bir de kalbim...

Kalbimi Abdullah’ın, Mehmet’in, Ethem’in, Mustafa’nın, Medeni’nin, Ali İsmail’in, Ahmet’in sevgileri ile sevdalarına bağışladım.

Geceydi.

Bir gaz bulutu kara karanlık gökyüzünü esir almaya çalışıyordu. Tazyikli su, kara karanlık kollarıyla gençlerin bedenine sarılmak istiyordu.

Geceydi.

Gaz bulutunun ve tazyikli suyun çığlığını dinleyerek oturuyordum odamda... Televizyonda adını bilmediğim bir şarkıyı söylüyordu adını bilmediğim bir kadın...

Işığı söndürdüm.

Televizyonun sesini kıstım ve ekrandan çekip çıkardım o adını bilmediğim şarkıyı söyleyen adını bilmediğim kadını...

Kadını çekip çıkardım ve karşıma oturttum.
 “Söyle” dedim, “ne yazmamı istersin senin için...”

“Ömür” dedi, “senin ve o öldürülen gençlerin ömründen bir cümle yaz, ama içinde ölüm de olmasın, ecel de...”

O an her şey sessizlik kesildi.

Yağmur dindi, rüzgâr sustu.

Geceydi.

Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa, Medeni, Ali İsmail ve Ahmet’in sûretleri penceredeydi.

On sekiz yaşımın gençliği pencereden bana bakıyordu.

19 EYLÜL 2013, BİRGÜN


13 Eylül 2013 Cuma

AKRABA

Akrabam kalmadı anılardan başka...

Gençliğin serin sularında sektirdiğim çakıl taşına yazdığım adının ilk hecesinde kilitli kaldı dizlerinde uyuduğum kırık ikindilerin sessizliği...

Esir düştüm akşama...

İhtiyarlığıma rehin iki kış, bir yazdan kalan ömrümü kimsesiz bir adada geçirmek isterdim; sol yanağının gamzesi yatağım olurdu, teninin kokusu yorganım...

Dağ kekiği kokan
sabah seher rüzgârı,
soyunmuş karanlıktan
akşam çoban yıldızı
misafirliğe gelirdi.

Önce leylekler gitti, ardından sen; serçelerin içtiği bir avuç yağmur suyunda kaldı dudağına sürdüğün rujun kokusu, sol kulağındaki küpenin ışıltısı, sutyeninin memelerinin ucuna bıraktığı çizgi...

Gittin, açık kaldı intiharın kapısı...

Yıllar oldu
kimliksiz bir odada
beden ecele esir,
ruh kâfir...

Çürüyor ihtiyar ömrüm; nereye gitmek istesem sokaklar çıkmaz, dağlar çıplak, gökyüzü dilsiz, alanların rengi solmuş, sen birlikte baktığımız samanyolunda değilsin, yıldızlar firarda...

Peru’da bir sılam bile yok, kiralık dahi olsa...

Akrabam kalmadı yalnızlıktan başka...


EYLÜL 2013

12 Eylül 2013 Perşembe

YEMİNİ BOZMADAN NASIL İÇİLİR?

Ve ileri demokrasimizde “Alkol Yasası” da yürürlüğe girdi. Bundan böyle, örneğin alkollü içkiler 22.00 ila 06.00 saatleri arasında perakende olarak satılamayacak…
İşin bir de nerede, ne zaman içilir; içkiyi bırakmak için “yemin” zorunlu mudur, boyutu var.
Oysa “meyhane erbabı”nı ne yasalar engel olabilir, ne yasaklar...
İstiklal Marşı şairi Mehmet Âkif Ersoy, zamanın komiserlerinden Muhittin Kutbay’a bir daha meyhaneye ayak basmayacağına dair yemin ettirir.
Fakat daha kırk sekiz saat geçmeden Kutbay’ın yemini tehlikeye düşecektir.
İki gün sonra Kutbay, Mehmet Âkif ile buluşup Nurettin Paşa’nın sarayına gidecektir.
Bu sırada İzmir’den, hatırını kıramayacağı bir dostu gelir İstanbul’a…
İşte bu dostu, Kutbay’a hem yemini, hem de saraya gidişi unutturacaktır.
Dostu, Bodrum’dan ailece tanıştığı, ilkgençlik arkadaşı Mehmet Niyazi’dir.
Arkadaşını bekâr odasına götürmek istemez, fakat “Mehmet Âkif bana yemin ettirdi, meyhaneye ayak basamam” da diyemez.
Laleli’ye geldiklerinde arkadaşına, “Sen şimdi Kumkapı’da Bulgarın meyhanesine git; beş dakika sonra ben oradayım” der.
Arkadaşının soru sormasına fırsat bırakmadan da Aksaray’a doğru hızla yürür.
Muhitten Kutbay’ın anlatımına göre, “O zamanlar, şimdiki gibi otomobil bolluğu olmadığından, İstanbul’da nakil vasıtalarından biri de şehrin muhtelif yerlerinde posta kuran, sürücü beygirleridir. Aksaray’da Horhor Caddesi’nin başlangıç noktası, günün ve gecenin her saatinde, emre amade küheylan bulunduran önemli bir at istasyonudur.”
Kutbay, oradan aldığı kır bir ata atladığı gibi Kumkapı’nın yolunu tutar.
Arkadaşı, meyhanede bir pencere kenarına oturmuş Kutbay’ı beklemektedir.
Kutbay, atı ile pencereye yaklaşır, “Hava güzel” der, “bahçede içelim…”
Meyhanenin yan tarafında, manzarası iç açıcı olmasa da bir bahçe vardır.
Masa, hemen bahçeye kurulur.
At üzerinde yapılan hazırlığı izleyen Kutbay, her şey tamam olunca arkadaşına seslenir: “Kadehleri doldur!”
Arkadaşı şaşkınlık içindedir.
“İnsene attan” der.
“İnemem” diye cevap verir Kutbay, “hem bak atın boyu ile masa eşit…”
Arkadaşı şaka yaptığını sanmaktadır.
Birinci kadehleri yuvarladıktan sonra arkadaşı yine sorar:
“Peki, niye attan inmiyorsun?”
Kutbay, “Meyhaneye ayak basmamaya yemin ettim de ondan!” diyecektir…
Kemal Sülker de “Tan” gazetesinde çalışırken, eşi ölen bir gazeteci arkadaşlarının Talimhane’de oturduğu Tem apartmanını mekân tutarlar.
Artık meyhanelere gitmez, evin kirasını ortaklaşa öderler, möblesini herkes dilediği biçimde sağlar.
Apartman dairesine katkısı olanlara birer anahtar verilir; isterlerse yakın arkadaşlarını da getirmeleri koşuluyla…
Daireyi asıl kiralayan Rüştü Sezginoğlu’dur; ama Naci Sadullah, Ömer Rıza Doğrul, Said Kesler, Kemal Sülker, Sadri Ertem, Safiye Ayla, Feyzi Aslangil ve Kadri Şençalar’da da anahtarı vardır.
Tem apartmanına gelenler şu üç koşula dikkat edeceklerdir:
Politikanın adı geçmeyecektir, eleştiri yapılmayacaktır ve kimse kimseyi içmeye ya da şarkı söylemeye zorlamayacaktır.
“Muhabbet” dediğinde bu değil midir zaten...

12 EYLÜL 2013, BİRGÜN