29 Kasım 2012 Perşembe

O, ÖLÜMDEN GENÇ İDİ…


Özgen Berkol Doğan, genç bir bilim insanıydı. Robert Kolej’i bitirmiş, öğrenimini yurtdışında sürdürdükten sonra, dünya fizik dünyasında “geleceğin yıldızları” arasına adını yazdırmıştı.
Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde Araştırma Görevlisi ve Doktora öğrencisi, aynı zamanda da Cenevre – CERN Axion Deneyi çalışanıydı.
Türkiye’ye döndükten sonra uluslararası kongrelerde ülkemizi temsil etmiş, 30 Kasım 2007’de Isparta’ya, Süleyman Demirel Üniversitesi’nde düzenlenen çalıştaya giderken ATLASJET uçağının düşmesi sonucunda, başka bilim adamlarıyla birlikte, 27 yaşının baharında yaşamını yitirmişti.
Sadece fizikle ilgilenen bir genç değildi.
Geniş bir “ilgiler yelpazesi”ne sahipti.
Edebiyat, spor, sinema, fotoğrafçılık, dağcılık gibi dallarla çok yakından ilgileniyordu.
Ayrıca, Türkçeye üç de bilimkurgu romanı çevirmişti.
Dans, özellikle Latin dansları ve tango da tutkularından biriydi.
İki gün sonra, 1 Aralık’ta Kadıköy Moda caddesinde Özgen Berkol Doğan adına bir kütüphane açılacak.
30 Aralık, yani yarın ise Berkol Doğan’ın beşinci ölüm yılı…
Kalp ve Damar Hastalıkları Uzmanı Prof.Dr. Nevzat Doğan, oğlunun anısını yaşatmak amacıyla beş yıldır dur durak bilmeksizin çalışmakta…
Bu beşinci ölüm yılında, Özgen Berkol Doğan’ın yazdığı ve baba Nevzat Doğan eliyle gönderilen bir mektup aldım.
Okurlarla paylaşmak isterim.
“30 Kasım 2007’de Süleyman Demirel Üniversitesinde bir çalıştaya giderken Isparta’da meydana gelen ATLASJET uçak kazasında hayatımı kaybettim. O günden bu yana gerek ailemin gerekse beni sevenlerin yaptıklarını görüyorum, izliyorum ve mutlu oluyorum. Zaman zaman da onlarla bir şekilde iletişim kurarak, bunu onlara hissettiriyorum.
Bunlardan biri yaşadığım dönemde çok büyük bir tutkum olan Latin dansları ve tangoydu ki okulum Robert Kolej benim adımla her yıl liseler arası bir dans festivali yapıyor. Memnun olmamak mümkün değil. Her yıl dans tutkunu genç kardeşlerimi izlemek ve onların yıldan yıla geliştiğini görmek büyük keyif.
Ben; dans, edebiyat, sinema, spor (dağcılık, kaya tırmanışı), fotoğraf gibi tutkuları olan bir bilim insanıydım. Ailem bütün bu yanlarımı yaşatmaya kararlı gördüğüm kadarıyla. Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde Araştırma Görevlisi ve Doktora öğrencisi, aynı zamanda da Cenevre – CERN Axion Deneyi çalışanıydım. Bu arada bütün bu hobilerime de zaman ayırabiliyordum.
Ailem; bilim insanı olmamdan yola çıkarak her yıl biri Boğaziçi Üniversitesinde, diğeri Süleyman Demirel Üniversitesinde olmak üzre, benim de çalıştığım “Yüksek Enerji Fiziği” konusunda çalışan iki kişiye ödül ve burs veriyor. 
Yaşadığım döneme, ki topu topu 27 yıl, sanki zamanımın kısa olduğunu bilirmiş gibi, çok şey sığdırmaya çalıştım. Bir bilim insanı olarak “Bilimkurgu” ya çok ilgi duyuyordum ve üç bilimkurgu romanını tercüme ederek Türk yazınına kazandırdım ve İthaki Yayınları’ndan yayınlandı. Ailem de şimdi benim adıma, sanıyorum Türkiye’deki ilk, “Bilimkurgu Kütüphanesi”ni  kuruyorlar. Ellerinde, şimdilik, yeterince bilimkurgu kitabı olmadığı için de her türden 4500 kadar kitapla bu kütüphaneyi 1 Aralık’ta  Kadıköy, Moda Caddesi, No: 6 Kat:1’de açıyorlar.
Katkılarınızla büyüyeceğine inandığım ve adımı yaşatacak bu kütüphanenin açılışına hepinizi bekliyorum.”
Ayrıca kütüphanenin davetiyesinde yer alan şu görüşe de katılmamak mümkün değil…
“Bırakalım onların tarihini hayal edenler değil, gerçekleştirenler yazsın. Bizimki hayal edenlere ve onların hayallerine açık olsun. Sesini duyacak, hayallerini dinleyecek kimsenin olmadığı bir yaşamdansa, hayallerin ölümsüzleştiği bir ölüm olsun bu seferki…”
Bu yüzdendir ki, Berkol Doğan ölümden genç idi…
Öyleyse 1 Aralık Cumartesi günü, elimizde bir bilimkurgu ya da bir başka kitapla  “yeni hayaller kurmak ve eskileriyle buluşmak için” saat 15.00-22.00 arası Moda Caddesi 6 numarada Özgen Berkol Doğan ile birlikte olmaya…

29 KASIM 2012, BİRGÜN

26 Kasım 2012 Pazartesi

İDAM GÜÇSÜZLÜKTÜR


“Gerçekten ya alenen öldürmeli, ya da açıkça, öldürmeye hakkımız olmadığını kabul etmeliyiz.”
Bunu Albert Camus söylüyor; yıllar önce okuduğum bir kitapta bu cümlenin altını çizmişim. (Camus-Koestler: İdam, Çev: Ali Sirmen, Cem Yayınevi, 1972)
“Devlet” diyor Camus, “her defasında celladın ellerini göstermeli ve fazla hassas vatandaşlarla, celladı uzaktan yakından desteklemiş olanları bu ellere bakmaya zorlamalıdır.”
Ardından da soruyor:
“Peki madem ki suçu önleyemiyor ve madem ki, sonuçları varsa bile bir türlü görülmüyor, toplum o zaman bu cezanın ibret olacağına neden inansın?”
Çünkü ölüm cezası suça düşen insanı yıldırmıyor, bu bakımdan da güçsüzdür.
Fakat insanların ölümden korktukları da yadsınamaz bir gerçek. Kuşkusuz hayattan yoksun bırakılmak cezaların en büyüğü…
Ama öte yandan bu korku ne kadar büyük olursa olsun insanın ihtiraslarını sindirmediği de bilinmekte…
Ceza, yalnızca suça bulaşanlar için mi ibret verici?
Koestler ise bu sorunun yanıtını kuşkulu buluyor ve şu örneği veriyor:
“İngiltere’de yankesicilerin ölüm cezasına çarptırıldıkları çağlarda, birçok hırsız, meslektaşları öldürülürken, idam sehpasının çevresinde icrayı sanat eylemekteydiler. 20. yüzyıl başında İngiltere’de yapılan bir istatistiğe göre 250 idam mahkûmundan 170’i daha önce bir veya iki ölüm cezasının infazında bizzat hazır bulunmuştur.”
Tartışılan bir konu da hangi ülkelerin idam cezasını kaldırıp kaldırmadığı…
Bu konuda şöyle bir döküm yapmak mümkün…
Avusturya ölüm cezasını 1950, Batı Almanya 24 Mayıs 1949’da kaldırıyor.
Kuzey Avrupa ülkelerinde idam cezasının kaldırılması daha eski tarihlere dayanmakta…
Danimarka ölüm cezasını 1892’den beri uygulamıyor ve 1933’de de resmen kaldırıyor.
Finlandiya 1826’da, Hollanda 1870’te kaldırıyor.
Norveç yine 1875’ten beri uygulamıyor ve o da 1905’te bu cezayı resmen kaldırıyor.
İsveç de 1910’dan beri uygulamıyor ve 1921’de resmen kaldırıyor.
Belçika 1863’te, Portekiz 1867’te kaldırıyor.
İsviçre’de ölüm cezası 1874 yılında kaldırılıyor. Fakat 1879’da her kantona kendi ceza yasalarına idam cezasını yeniden koyma hakkı tanınıyor. İsviçre nüfusunun yüzde 70’ini meydana getiren 15 kanton ölüm cezasını kabul etmiyor, 10 kanton ise bu cezayı yeniden yasalarına alıyor. Son olarak 1942’de ceza bütün ülkede kaldırılıyor.
İtalya’da da ceza 1890’da kaldırılıyor, 1931 yılında Mussolini tarafından tekrar konuluyor ve 1944’te ikinci kez yasalardan çıkarılıyor.
Sözün kilidini Camus açtı, sonunu da o noktalasın:
“Ölüm cezası kanun dışı bırakılmadıkça ne kişilerin vicdanları, ne de toplumun töreleri huzura kavuşabilir.”

22 KASIM 2012, BİRGÜN

15 Kasım 2012 Perşembe

“MAKİNE”DEKİ SESSİZ YOLCU


Çocukluk trenimin son durağı Erzurum’un Horasan ilçesiydi. Ama o yıllarda halkımız, trenden çok, “şosa” tabir edilen toprak yolları tercih ederdi. Bir yerden bir yere gitmenin adı da “makine” ile, yani kamyonla “şosaya çıkmak...”
Gerçi ne zaman, nasıl geçtiği belli olmayan “burunlu” “Austin” marka otobüsler de vardı. Ama, kimse “Austin’in namına/Aldanmışım şanına/Bir daha Austin’e binersem/Ne işler gelir başıma” dediği “burunlu”lara pek rağbet etmez, toz toprakla halvet olarak, salkım saçak gitme pahasına “makine”lerin yolunu gözlerdi.
“Makine”lerin en fosforlusu da, alınlarında “Maşallah” yaftalarıyla “Vabis” marka olanlardı.
Öküzünü, ineğini kamyonun kasasına yükleyen vatandaş, çoğu zaman da “Vabis”in çamurluklarında yolculuğu yeğlerdi.
O çocukluk yıllarımdan kalan bir başka anı da, gerdanı göbeği Konya ovası gibi geniş, tombulca kadınlara bu kamyonlardan mülhem olarak “Vabis” denmesi...
Julio Cortazar’ın “Lucas Diye Biri” kitabını okuyunca çocukluğumun işte bu “makine”lerini düşünüp durdum.
Cortazar, “Şoförün Yanındaki Sessiz Yolcu”da, arkadaşı Aldo Franceschini’nin başından geçen ilginç bir yolculuk öyküsü kaleme almış ki, anlatmaya değer.
Aldo, karısıyla karanlık, ıssız bir gecede, Buenos Aires’e gitmek için “makine” yolu gözlemektedir.
Karanlığı bir kamyonun farları aydınlatır.
Aldo, bin bir meşakkatle kamyonu durdurmayı başarır.
Meramını anlatmak için sürücünün yanına fırlar.
Şoför mahallinde, sürücünün yanında tanımlayamadığı, kara gölge halinde biri oturmaktadır.
Bu, makyajla canlı insan görüntüsü verilmek istenen bir “ölü”dür ve sürücü de bu “ölü”yü şafak sökmeden Buenos Aires’e ulaştırmak zorundadır.
Cortazar, daha sonra bu olayı şöyle açıklayacaktır:
30’lu yılların Arjantin’inde verem hastalarının cesetlerini taşımak çok pahalıya gelmektedir. Halk da geceleri bu yolu seçmekte, ölüleri kamyonlarla taşıtmaktadır.
Bir ilginç nokta da bu tür taşımacılıkta hız ustası sürücülerden ikisi, daha sonra dünyaca ünlü iki araba yarışçısı olacaktır.
Bu noktadan hareket eden Cortazar, şöyle bağlıyor öykünün düğümünü:
“O çılgın yarışlarda da insan yanında sürekli bir ölü taşımaz mı?”
Bir düşünün, açlık grevleri de barışa giden bir yolculuksa insan kimin ölüsünü taşır vicdanında? 
Ve nereye gittiği belli olmayan bir kamyonun kasasına doldurulan; hayallerin dahi ipotek altına alındığı; biri bitmeden öteki başlayan, günleri ve gündemi eskitmeyi amaçlayan; idam, anayasa, başkanlık, büyükşehir gibi daha onlarca tartışma…
Her tartışma da bir süre sonra bir söz ve sözcük çöplüğüne dönüşmekte…
Bizler ise ne yazık ki şoför mahallindeki “sessiz” yolcu misali, nereye gittiği belli olmayan bir “makine”nin gelmesini beklemekteyiz.
                                                 
15 KASIM 2012, BİRGÜN

8 Kasım 2012 Perşembe

AÇLIK GREVİ


Bunca yıldır aynı sancı:
Gerçekten demokratik bir ülkede
kanat açmasaydı kalemi şairlerin
yazarların yelkeni olmasaydı kâğıt
umudun adı umut olarak
yer alır mıydı sözlüklerde
sevincin adı sevinç olarak
özgürlüğün adı özgürlük olarak

İşte o zaman tükenirdi yasal olanaklar

Ama bunca yıldır aynı sancı:
Bunca yıldır yazarlar niye ve niçin
cezaevi parmaklıklarını
kalem niyetine kullandılar
şairler niye durdu mahpushanelerin
demir kapıları önünde
sözcükler her dilde özgür mü
diye sorulduğunda, o zaman
tedavülden kalkacak açlık grevleri

Soruldu şaire: Nasıl katkı sağlar
açlık grevleri bir halklara?

Dedi şair: Halklar da şairler gibi
“vicdan”ın farkına vardığı zaman...

Halklar da bilincine vardığında
halk olduğunun
düşünceye özgürlüğün
kendi özgürlüğü olduğunun
her cumartesi annesinin
kendi annesi olduğunun
her açlık grevine yatanın
kendi çocuğu olduğunun
dedi: insanın insan olduğunun...

Şimdi ve şu anda: “ölüm”e
asla geçit verilmemesi mi?

Acilen gerçekleştirilmesi
“vicdan”ın sesini dinleyip
açlık grevlerinin bitirilmesi mi?

Mümkündür, çünkü haksızlık çürümüştür

Açlık, şantaja barikattır çünkü…
ana dile hakikat, halka ve hakka dikkattir

Bu yeter, her akşam kararan ışıkları
aydınlık ufuklara taşımaya...

Soruldu şaire: Sen de yer alır mısın
herhangi bir açlık grevinde?

Dedi şair: Ben hiç ayrılmadım ki
ustam olan şairlerin izinden

- Öpmesin ölüm bir daha
gözyaşları kuruyan o gözleri...

08 KASIM 2012, BİRGÜN

3 Kasım 2012 Cumartesi

GÖSTERİŞ MERAKI…


Adını her daim sevgi ve saygıyla andığım, lisedeki edebiyat öğretmenim İsmet Kültür, “Kafası çalışmayanın ayakları çalışır, işte bu da futboldur” derdi.
Adı üzerinde futbol, yani “ayak topu”…
O zamanlar öyleydi… Şimdi futbol büyük bir endüstri… Oynayanın da, oynatanın da kafası çalışıyor.
Gençliğimde ben de biraz futbol oynadım sayılır; mahalle maçlarında “kaleci” durarak…
Ama bugün fanatik bir futbol seyircisi değilim.
Maça gitmişliğim bir elin parmaklarını geçmez, ama televizyonda Göztepe’nin, Akhisar’ın, Adana Demirspor’un maçlarını izlemeye çalışıyorum
“Anayurt Oteli”nin unutulmaz yazarı Yusuf Atılgan, amatör küme takımlarının maçlarını izlemekten zevk alırdı; bu nedenle de sık sık Vefa stadının yolunu tutardı.
Şair Kemal Özer ile Ülkü Tamer de sıkı birer futbol tutkunudurlar.
Kemal Özer, koyu bir Beşiktaş taraftarıdır;  gençliğinde Beşiktaş kulübünde atletizm yarışlarına da katılmıştır.
50’li yılların sonlarında Özer ile şair arkadaşı Ülkü Tamer Beşiktaş-İstanbulspor maçına giderler. O yıllarda iki maç arka arkaya oynanmaktadır.
Soğuk bir kış günüdür, ilk maç başlar.
Bu sırada yanlarına bir adam gelir. Elindeki fileyi açar, gazete kâğıdına sarılı bir büyük şişe kanyak çıkarır.
“Belki bir tanıdığa rastlarım” diye iki de kadeh getirmiştir.
Gerçekten de bir tanıdığına rastlar ve birlikte içmeye başlarlar.
Adam, daha sonra boş şişe ile kadehleri yine gazeteye özenle sarıp filesine koyar.
İkinci maç başlayınca herkes ayağa kalkar.
Adam da kalkar, ama ayakta zor durmaktadır.
Derken Beşiktaş bir gol yer, bunun üzerine sonradan Beşiktaşlı olduğu anlaşılan adam, başlar hıçkıra hıçkıra ağlamaya…
Biraz sonra Beşiktaş’ın golü gelir.
Bu kez adam, “Heeytt” diye bir naranın ardından, elindeki fileyi sevinçle yere vurur. Kanyak şişesi ile kadehler paramparça olur, herkes bir yana kaçışır. Fakat adam, yine özenle kırılan şişe ve kadehleri toplayarak filesine koyar.
Ardından da düşüp bayılır.
Çevredekiler kolonya ve su ile adamı ayıltırlar.
Bu sırada bir penaltı kazanır Beşiktaş…
Penaltı auta gidince bir kez daha bayılır adam…
Yine kolonyalar, sular, adamı ayıltma çabaları…
Ülkü Tamer, Kemal Özer’in kulağına eğilir:
“Dua et, maçta bir penaltı daha olmasın. Ne biçim Beşiktaşlısınız, atsanız adam sevinçten bayılıyor, kaçırsanız kederinden…”
Evet, spor bir keyif oyunu; siyasetçilerin ise hiç de gösteri merakının oyuncağı değil, olmamalı da…
Bugün bakıyorsunuz, sporu da bir rant alanı gördükleri için olur olmaz her karşılaşmada mikrofon karşısına geçme telaşındalar.
Mesela bir tenis turnuvasının açılış töreninde sporla hiç ilgisi bulunmayan iki bakanın konuşma yapmaya çalışmasının ne anlamı var?
Efendim, turnuvanın yapıldığı spor tesisinin inşasında bakanın çok emeği geçmiş…
Hadi canım, bakanlar yapılan tesislerin paralarını kendi ceplerinden mi veriyorlar?
Televizyonlar yurt dışında yapılan spor karşılaşmalarını da veriyor. Hangi spor yarışması sonunda Avrupalı bir bakanın, başbakanın, başkanın konuşmasını görebiliyorsunuz?
Bu işin yandaşlıkla falan ilgisi de yok…
Düpedüz alaturka şark kurnazlığı…

01 KASIM 2012, BİRGÜN