28 Temmuz 2013 Pazar

TABUT


çocuk iran'da cumhuriyet gibidir
her zaman başkentte bulunmaz
bırakır tatlı sesini bir masalın
acem dostuna gider annesi
sanki dergide bulmacadır çocuk

bir gül düşecekse dalından
işte o düşendir çocuk
annesinin göğsünde oturur
daima alnında bir yeni ay bulunur

çıkarıp o ayı atsanız suya
yüzünü dolduran teneşir sesi
şiirsiz serçeler çizecektir
bir çocuk eskisi tabuta

göğsünde babasının elleri
ağlayan resimlerine bakıyor
annesinin eteğinden çekerek o
şimdi kocaman adam olan
yüzünü albümlere taşıyor

REFİK DURBAŞ

26 Temmuz 2013 Cuma

ADLARI YADİGÂR...


Gül dikenine küstü, zambak rengine
serçe söğüt dalına, sevinç kedere
kaya dağa, ses sessizliğe küstü

Mermi ecele değdi
ölüm genç ömürlere...

Can tarumar...

Yazısı analarının göz yaşından
bedenleri ana yüreğine emanet
Altı mezar kaldı Gezi Parkı’nda...

Kederinden çatladı nar...

Altı bulut: Biri Abdullah Cömert
gökyüzünün mavisi oldu kefeni

Altı yağmur: Biri Mehmet Ayvalıtaş
suyun berraklığında belirdi sûreti

Altı rüzgâr: Biri Ethem Sarısülük
fırtınaya rehberdi genç bedeni

Altı volkan: Biri Mustafa Sarı
uçurumlarda aradı ecelini

Altı şimşek: Biri Medeni Yıldırım
samanyolunda hâlâ duruyor izi

Altı yıldız: Biri Ali İsmail Korkmaz
gündüz güneşe, gece aya yoldaş idi

Failleri firar... 

Her mezar toprağında karanfil kokusu
her mezar taşında anaların göz yaşı var

Adları yadigâr...

25 TEMMUZ 2013, BİRGÜN

20 Temmuz 2013 Cumartesi

REFİK DURBAŞ ŞİİRLER


REFİK DURBAŞ
     
ŞİİRLER

     ey ezilmişlik!
     bir gün ben de ulaşacağım kapılarına.
yoksulluğun o sonsuz panayırını aşacağım.
     aşkın şiirini ve memuriyetini kuracağım
     ve elbette bitecek zamanla edebiyat tarihi
sevdanın ve alkolün kahramanlığı. er mektupları
     gurbetin yüreğimi dağlayan diktatörlüğü.

*

     sevgilim acemi bir karanfil gibi açıyor
her sabah şehrin yanaklarında
     bense her gece sıkıntıdan ve yeminden
elbiseler biçiyorum. namussuz ve onurlu sevdalar
     dağları dağları da deliyor yalnızlık

*

     ışıdım yoksulluğa, perişanlığa.
     uykusuz kamyonlar çizdim gecenin alnına
devşirme köyler, puslu kasabalarda dolaştım.   
     kaç yıl
     umudun ve ezilmişliğin çadırında besledim
yorgunluğu
     sokakların dilber ellerinden öptüm
     saçlarını okşadım dağların
     ve kuşlar bile uğramazken karanlığıma
şimdi hey desem şehri saçaklarından sarsıyor yalnızlığım

*

     eğil yüzüme sevgilim, çöz iplerini
o uslanmaz hayvanlığımı utandır. bırakılmışlığımı çınla
     çünkü doymuyorum abazanlığıma pazar
mecmuaları, şahane çirkinliğim ve hülyalarımla
     ey serseriliğim. ey anılarımın ahşap kraliçesi
     şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık.


ŞAİR, DARPHANE GREVİNDE…


Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, 1467 yılından beri faaliyet gösteren ülkenin önemli kurumlarından biri.
Görevleri şöyle özetlebilir: Tedavül ve hatıra paraların; Cumhuriyet altınlarının basımı; değerli madenlerin analizi ve ticaretinin düzenlenmesi; her türlü resmi damga ve mührün, madalya ve nişanın üretimi; pasaport, nüfus cüzdanı, damga ve harç pulları başta olmak üzere tüm kıymetli kâğıt ve güvenlikli kâğıdın imalatı…
Darphane’de çalışan Basın-İş üyesi 257 işçi 7 aydan beri işverenle Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri yapıyordu. Anlaşmaya varılamaması üzerine 7 temmuzda grev kararı aldılar.
Darphane’de 25 yıl önce de bir grev yaşanmıştı ve bu kurumun tarihinde ilk grevdi.
Cemal Süreya, şiir yanında “Günler” başlığı altında kısa notlar yazar, bunları numara koyarak yayınlardı.
“949. Gün” başlıklı “Günler”de bu grevi anlatır, çünkü bir dönem o da Darphane’de müdürlük yapmıştır.
Müdürlüğe yeni başladığı günlerde eski Başbakan Suat Hayri Ürgüplü’nün kardeşi gelir. Kiloluk bir altın külçeyi sikke altına dönüştürmek istemektedir. Ama bu yasalara gore mümkün değildir, çünkü Darphane altın basımı işini yalnız sarrafların getirdiği külçelere yapmaktadır.
Bunun üzerine “sarraflara tam ve acımasız bir tekel durumu kazandıran bu uygulamanın yasal dayanaklarını araştırmaya” başlar. Bir tüzük, bir yönetmelik, bir genelge, bir karar, bir emir? Hiçbir şey yoktur.
Bu işten yalnızca İstanbul’daki 23 sarraf yararlanmaktadır.
Maliye Bakanlığı’na bir yazı yazarak durumu özetler ve büyük ölçüde vergi kaçakçılığına yol açan bu uygulamanın önlenmesini ister.
Çok uzun bir süre yazısına yanıt gelmez. Sonunda, bütün bürokratik görgü ve nezaket kurallarını bir yana iterek Bakanlıktan yanıt isteyen ikinci bir yazı, bir tenkit yazısı yazar. Fakat yanıt olarak zamanın Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon’un bizzat kendisi gelecektir.
Bakan, Darphane’ye gazap içinde girer. “Kapalı yerleri görmek istiyorum! Kapalı yerleri gösterin bana!” diye bağırıp çağırmaya başlar.
Her yer gösterilir. İş şakaya vurularak, en küçük çekmecelerin gözleri bile açılır.
Bakan, bu kez de “Arşivi görmek istiyorum! Reşat altınların kalıpları nerde?” diye kükrer. Oysa arşiv, Sultanahmet’te, Damga Matbaası bölümündedir.
Ertesi gün arşiv de gezilir. Bu kez yüzü gülüyordur Bakan’ın.
Tam arabaya binerken Cemal Süreya parmağını kaldırarak herkesin duyabileceği bir sesle şöyle der: “Beyefendi, bir kapalı yer daha vardı, ama onu size göstermeyeceğiz...”
Bakan şaşırır, bir an ne yapması gerektiğine karar veremez.
Süreya hemen ekler: “O da bizim gönlümüz...”
İki gün sonra Bakanlıktan, “Darphaneyi gezdim, pis buldum.” diye başlayan bir yazı gelir.
Cemal Süreya’nın sekiz on maddelik bu yazıya verdiği yanıt şu olacaktır:
“Evet o gün Darphane gerçekten pisti. Ama tarihinde ilk kez olarak ve bir iki saat...”
Cemal Süreya hayatta olsaydı bugün de grevdeki Darphane çalışanlarının yanında bulunurdu.
Kuşkunuz olmasın!

18 TEMMUZ 2013, BİRGÜN