22 Eylül 2017 Cuma

BABIÂLİ’DE KASAPLAR

Halit Ziya Uşaklıgil İzmir’den İstanbul’a geldiğinde Babıâli caddesini görünce düş kırıklığına uğrayacaktır. (Kırk Yıl, İnkılâp Kitabevi)
Cumhuriyet’in ilk yıllarıdır, düşlerini Babıâli’de var olduğunu sandığı görkemli yayınevleri, kocaman basımevleri süslemiştir.
Babıâli Halit Ziya’ya göre sonu gelmeyen bir kaynaşma içinde, alay alay şairleri, edebiyatçıları, yazarları çalkalayan bir mahşer yeridir.
Fakat düş kırıklığına uğrayacaktır.
Gerçekte gördüğü ise Babıâli’de bir işkembecinin ya da bir kasabın yanında üç beş dağınık kitapçının pısırık, zamanlarını nasıl geçireceklerini bilmeyen şaşkın, kararsız, yollarını yitirmiş gençlerdir.
Bir de yaşama koşullarından dolayı sırtlarına temiz bir giysi alamayacak kadar yoksul olduklarından, sonunda bir Ermeni basımevi sahibinin baskı provalarını düzeltmek yoluyla akşamın rakısını sağlamaya çalışan yaşlılar…
Babıâli caddesi baştan başa Karabet, Kaspar, Aleksan ve hepsinden önemlisi Arakellerle doludur.
Caddeyi her çıkışında havasını içine çekecektir, ciğerleri bir zindanda hava bulamamış bir tutuklu gibi…
Ve bir gün Halit Ziya’yı Ahmet Mithat Efendi’nin çıkardığı Tercüman-Hakikat gazetesine götürürler. Halit Ziya, gazetenin edebiyat bölümünü yöneten ve Ahmet Mithat’ın damadı Muallim Naci’nin odasına girer. Bu, dar bir merdivenden çıkılan, duvarları kirli, perdesiz, döşemesiz, çıplak ve pis bir odacıktır.
Sevgili okur, şimdi Divanyolu’ndan Sirkeci’ye bir çakıl taşı yuvarlayalım, bakalım hangi kitabevi kapasının zilini çalacaktır?
Örneğin “Mektep” dergisinin Babıâli yokuşunda bir yüksek yapının küçük bir odasında yuvası vardır. Bu yuvada dört kırık iskemle ile bir masa, köşede derginin yığın yığın satılmamış sayıları bulunmaktadır.
Halit Ziya bu odada Hüseyin Siret’i tanıyacak, o da Halit Ziya’yı Tevfik Fikret ile tanıştıracaktır.
Halit Ziya’nın gençlik yıllarında Babıâli’de kitapçılar aynı zamanda tütüncülük, tömbekicilik gibi işler de yaparlardı. (Ömer Seyfettin’in hikâyelerini bir zarfa koyup, zarfı da beş lira karşılığında isteyenin alması bir tütüncünün büfesinin yanındaki posta kutusuna koyduğunu unutmayalım.)
Yalnız kitapçılıkla hayatını kazanan ilk kitapçı, Türkiye’nin ilk editörü Ermeni Arakel Efendi’dir.

    
Kitapçı Arakel Tozluyan’ın (?-1912) hayatı hakkında pek ayrıntılı bilgi bulunmuyor. Kayseri doğumlu olduğu ve gazete-dergi dağıtıcılığı yaptığı bilinmektedir.
Kitapçı dükkânını 1875 yılında kurdu; kendine ait matbaası da 1898 yılında çalışmaya başladı. Kitapçı Arakel’in sürekli çalıştığı yazarlar arasında dönemin önemli edipleri Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Rasim ve devrin önemli dergisi Servet-i Fünun’un sahibi Ali İhsan Tokgöz de vardır.
Halit Ziya, Arakel Efendi’den “Kırk Yıl” isimli hatıralarında “zamanın en yetenekli ve en cesur yayıncısı” olarak söz eder. Arakel Efendi, Muallim Naci ile kendisinin birlikte hazırladığı “Tâlim-i Kıraat” adlı kitabının 36. baskısını Sirkeci’de Musullu Hanı’ndaki matbaasında gerçekleştirdikten sonra 1912 Nisan’ında vefat edecektir.
Arakel Efendi’nin bir özelliği yazarlarına karşı hasis olmamasıdır. (Nerede şimdi böyle yayıncılar?) Örneğin Ahmet İhsan, Arakel Efendi için çevirdiği Jules Verne’in kitaplarından aldığı çeviri paralarıyla ilk matbaasını kurmak olanağını bulur.
Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Edebiyat Hatıraları” isimli yapıtında da Arakel Efendi ile ilgili ilginç bir anı vardır. Hüseyin Cahit, çok genç yaşlarında yazdığı ve çok başarılı olduğunu sandığı ve sonra “Nadide “ ismiyle yayımladığı romanını Ahmet Mithat Efendi’nin bir beğeni mektubuyla Kitapçı Arakel’e götürdüğünü, ama ünlü yayıncının beğeni yazısını bile okumaya gerek duymadan gayet soğuk bir davranışla kendisini kapı dışarı ettiğini anlattıktan sonra “Bir fatih edasıyla girdiğim dükkândan nefret ve galeyan ile ayrıldım” diyecektir.

21 EYLÜL 2017, BirGün


15 Eylül 2017 Cuma

İLK BASKISI VAPURLARDA TÜKENDİ

Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste” kitabının yayınlanışının ilginç bir öyküsü vardır.
Kenan Akyüz, 1947’de çıkan “Tevfik Fikret” kitabında bu öykünün kapısını şöyle aralamaktadır:
“Avrupa’da olduğu gibi, Servet-i Fünûn’un gittikçe kabaran mahsullerini, muntazam bir seri halinde bastırmak ve böylece basılacak eserleri bir araya toplamak fikrini, önce Hüseyin Cahit ortaya attı. Fikret ile Mehmet Rauf’a açtı. İkisi de heyecanlandılar. Gerçekten, böyle bir teşebbüs ne kadar güzel olacaktı. Derhal faaliyete geçtiler ve ne yapacaklarını tasarladılar: Eserleri, o zamanki matbaacılığımızın imkânları göz önünde tutularak, mümkün mertebe Avrupa’daki baskılara yakın bir nefasette basılacaktı. Kâğıtların cinsini ve boyutlarını kendileri tayin edeceklerdi. Kitapların kapları da aynı şekil ve renkte olacaktı. Bu rengi buldular: Kırmızı. Bunun üstüne yazılar beyaz olarak yazılacaktı. Bu renk, onlarca hem inkılap, hem de bayrak rengiydi. Eserlerin başına, onları ve mesleklerini izah eder yolda mukaddimeler yazmaktan vazgeçtiler.”
Sonunda düşünülen yapılır ve ilk yapıt olarak ‘Hayat-ı Muhayyel’ adıyla Hüseyin Cahit’in hikâyeleri basıldı.
Cahit, kitabından kazandığı parayı Fikret’e borç olarak verecek, Fikret de o zamana kadar çıkan şiirler arasında bir seçme yaparak, onları ‘Rübab-ı Şikeste’ adıyla bir araya getirip bastıracaktır.
Fakat Fikret kitapta yer alacak şiirlerini aşırı bir titizlikle gözden geçirecek, bir türlü beğenmeyecektir. (Ahmet Hamdi Tanpınar da Yeditepe Yayınları arasında çıkan tek şiir kitabı “Şiirler”in basımı için on yıla yakın Hüsamettin Bozok’u uğraştıracaktır. Tanpınar da Fikret gibi şiirleri üzerine abartılı bir titizlik göstermektedir çünkü…)
Sonunda karar verilir. Eserin adı, ‘Rübab-ı Şikeste’ olacaktır. Bu ad, Hüseyin Kâzım’ın Fikret’e armağan ettiği, elinde kırık bir lir bulunan ufak bir kadın heykelinden alınmıştır. 9 Şubat 1899’da basılması 9 Şubat 1900’da da satışa çıkarılması için izin alınır.
Fakat Fikret, hâlâ buhran ve kuşku içindedir.
Mehmet Rauf ‘Rübab-ı Şikeste’nin çıktığı gün Servet-i Fünûn’da yazdığı yazıda ruh durumunu şöyle anlatacaktır:
“Ah, Rauf… Onların, şimdi de layıkıyla anlaşılmamasından korkuyorum. Ah, onları bizzat benim okumam kabil olsaydı. Vezinlerine, en ufak hususiyetlerine varıncaya kadar belirterek, canlandırarak bütün okuyuculara okumam kabil olsaydı…”
Kitap satışa sunulurken Servet-i Fünûn’da şu ilan yayımlanacaktır:

“Edebiyat-ı Cedide Kütüphânesi
İkinci Kitâb
Rübâb-ı Şikeste
Rübâb-ı Şikeste – Âveng-i Tesavir-
Âveng-i Şühûr – Eski Şeyler.

Tevfik Fikret beyin eş’arından büyük bir kısmını hâvi olan bu eser, Edebiyât-ı Cedide Kütüphânesi’nin ikinci kitâbı olmak üzere, bugün idarehânemizde mevki-i intişâra konuldu.”

Fakat bu kez de Fikret’te başka bir endişe baş gösterecektir.
Kitabı ilgi görecek, satılacak mı?
Onun bu durumuna katlanamayan Hüseyin Kâzım, hemen bir Karadeniz vapuruna atlayacak ve vapurun uğradığı her iskelede “Rübab-ı Şikeste”yi satacaktır.
Bir aya varmadan da kitap tükenmiş olacaktır.
Fikret 1910’da şiirlerini yeniden kitap halinde toplamak ister.
‘Rübab-ı Şikeste’nin ikinci baskısından sonra, bir bölümü basılmış, önemli bir bölümü de basılmamış şiirleri de eklemek suretiyle, ‘Rübab-ı Şikeste’nin üçüncü ve bir yıl sonra da dördüncü baskılar çıkacaktır.
Her iki baskının başında da Fikret’in Servet-i Fünûn’da çıkmış bir fotoğrafı yer alacaktır.

14 EYLÜL 2017, BirGün



7 Eylül 2017 Perşembe

EDEBİYATIMIZIN İKİ BAYDAR'I

Mustafa Baydar’ı bugünün gençlerinden kim hatırlar? Bir dönem, gençlerin başı ucunda duran “Atatürk Diyor Ki” ve “Atatürk’le Konuşmalar” başlıklı kitapları derleyen Baydar’ı...
Cumhuriyet gazetesinde ça¬lışmaya başladığım 1969 yılında Baydar, düzeltme servisi¬nin şefi idi.
O yıllar, düzeltme servisinde çalışan Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Konur Ertop, Ertuğ Karakullukçu, Zeki Yücel ve benimle birlikte bütün gazetenin “Üstat” diye çağırdığı, kendi halinde, içine kapanık bir adamdı.
Bütün emeli ve umudu, emekliliğini doldurup kendisini bütünüyle “yazı”larına vermekti. Çünkü Türk edebiyatı üzerine kitap olacak boyutta 620 kadar dosya biriktirdiğini söylerdi her fırsatta...
“Üstat”, elli yaşının sınırını biraz aşmıştı ki, emekli oldu. Ama ömrü vefa etmeyecek, 20 Ağustos 1976’da aramızdan ayrılacaktı.
34 yıl, haftanın 45 günü birlikte çalıştığımızdan biliyorum, kendisi üzerine konuşmayı pek sevmezdi.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş, bir süre Diyarbakır’da edebiyat öğretmenliği yapmıştı. Ama adı “solcu”ya çıktığından öğretmenlikten ayrılarak kapağı İstanbul’a atmıştı. Bu konu açıldığında “Aman aman” diyerek geçiştirirdi.
İstanbul’da da tutunmak kolay mı?
Bir akşam gazetesinde geceleri baskının hesabını tutmak, sabah bir başka işyerinin muhasebesine bakmak, öğleden sonra da yine bir başka gazetenin “düzeltme” servisinde çalışmak...
Arada da zamandan çalabilirse kalbinin kapılarını edebiyata açmak...
Siz ancak bir ucundan sorarsanız, “Üstat” da bir ucundan anlatırdı başından geçenleri...
Emekliliğinin yaklaştığı günlerde yaşadığı bir olay ise dün gibi hâlâ durmaktadır anılarımın tavan arasında.
“Üstat” o yıllar, Ankara’da ömür defterinin son yapraklarını yazan Yakup Kadri üzerine çalışmaktadır.
Cumhuriyet gazetesi için bir yazı dizisi hazırlar, çünkü Yakup Kadri ile hemen her hafta sonu Ankara’ya gidip görüşmektedir.
(Sevgili okur, ben o yıllarda Cumhuriyet’e yeni girdiğim için düzeltme servisinde asgari ücret ile çalışıyordum. Düzeltme servisinde her gece birimizin nöbetçi olarak çalışması gerekiyordu. Baydar’ın nöbeti cuma geceleri idi. Cumartesi günleri Yakup Kadri ile görüşmek için Ankara’ya gideceğinden onun yerine cuma geceleri de ben çalışırdım.)
Fakat yazı işleri diziyi yayına koymakta hiç de acele etmemektedir.
“Üstat” ise hem heyecanlı, hem tedirgindir, kimseye de bir şey söylemek yanlısı değildir.
Biraz da sanırım Adnan Özyalçıner’in kışkırtmasıyla o yıllar şimdi kullanılmayan konağın üst katında oturan ve yazılarını orada yazan Başyazar Nadir Nadi’ye çıkar “Üstat”...
Ardını şöyle anlatacaktır:
“Kapıyı vurdum girdim. Nadir Bey adımı sordu önce. Mustafa Baydar deyince birden çok heyecanlanmıştı. Hemen odacısı Hasan Efendi’yi çağırdı, çay mı, kahve mi içeceğimi sordu. Ağzım kurumuş, ama bir bardak su istemek bile aklıma gelmiyor.
Ve başladı soru yağmuruna: Üniversitede dersler nasıl gidiyordu, çeviriler ne âlemdeydi?
Anladım ki beni çevirmen Nasuhi Baydar ile karıştırıyor.
Güç bela ‘Ben’, dedim ‘aciz kulunuz 20 yıldır Cumhuriyet’in düzeltme servisinde...’
Daha sözümü tamamlamadan Nadir Bey anlamıştı yanlışlığını.
‘Peki peki, hemen hallederiz o sorunu’ diyerek uğurladı beni.”
Ve bir haftaya kalmadan “Üstad”ın Yakup Kadri ile ilgili dizi yazısı “Cumhuriyet”te tefrika edilecektir.


1 Eylül 2017 Cuma

ADINI BAĞIŞLA!

Reşad Ekrem Koçu, “İstanbul Ansiklopedisi”nde Ahmet Mithat Efendi’yi şöyle anlatır: “Büyük gazeteci, İkinci Abdülhamit devrinde popüler romancılarımızın en velut ve şöhretlisi. Osmanlı Tarih Encümeni azası ve Darüşşafaka muallimlerindendi. 1844’te İstanbul Tophane’de Kabataş Mahallesi’nde doğdu. Babası Bezci Süleyman Ağa adında fakir bir adamdı. Anası Çerkeş’ti. Babasını henüz beş-altı yaşlarındayken kaybetti. Kumbaracı Yokuşu’ndaki sübyan mektebinde ve bir müddet de rüştiyede okudu. Anasının ilk kocasından oğlu Niş Voyvodası Hafız Ağa, İstanbul’da sıkıntı içinde bulunan anası ve üvey kardeşi Ahmet Mithat’ı Niş’e getirmişti, ki o sırada Ahmet Mithat’ın 17-10 yaşlarında olması gerekir. Üvey abisinin delaletiyle Mithat Paşa dairesine kapılanan delikanlı kısa bir zaman içinde zekâ ve ciddiyetiyle paşanın sevgisini kazandı. Öyle ki o zamana kadar sadece ‘Ahmet’ denilen bu gence I. Meşrutiyet’in lideri kendi adını mahlas olarak verdi.”
Bir başka Ahmet, Necati Cumalı ilk şiirini 1939 yılında Urla Halkevi'nin dergisi "Ocak"ta "Ahmet Necati" adıyla yayımlar.
Bir de bakar ki, çevresinde "Ahmet" adında birçok şair bulunmakta: Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmed Arif, Ahmet Oktay, Ahmet Köksal...
"Bir Ahmet eksik olsun" diyecek ve daha sonraki şiir ve yazılarına imzasını "Necati Cumalı" olarak atmaya başlayacaktır.
Cumalı’nın “Kızılçullu Yolu” şiiri de 1942 yılında Ahmet Necati adıyla yayımlanacaktır.
Behçet Necatigil, ilk şiir kitabı “Kapalı Çarşı”yı 1945 yılında Behçet Gönül adıyla yayımlar. Çünkü o yıllarda nüfusa kayıtlı adı Behçet Necati Gönül’dür. 1951 yılında soyadını değiştirmek için “isim tashihi” davası açar. “Gönül” olan soyadını “Necatigil” olarak değiştirmek için mahkemeye başvurmuştur.
Fazıl Hüsnü Dağlarca da tanıklardan biridir.
Duruşma sırasında yargıç, Behçet Hoca’yı gösterip Dağlarca’ya sorar:
“Bu beyefendi kim? Onu nasıl tanıyorsunuz?”
Dağlarca, bir an orada bulunduğunu unutup “Behçet Necatigil” yerine, dalgınlıkla “Ben bu beyefendiyi Behçet Necati Gönül olarak tanıyorum” diyecektir.
Şairin dalgınlığı işte…
Neyse ki, duruşma salonunda bulunan öteki iki tanığın “Behçet Necatigil” demesi üzerine “isim tashihi” gerçekleşecek ve Behçet Hoca daha sonra çıkacak kitaplarında “Behçet Necatigil” imzasını kullanacaktır. (Ertan Mısırlı: Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü)
Salâh Birsel, “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” kitabında İlhan Berk’in soyadı serüvenini anlatır.
1934 yılında Soyadı Yasası’nın çıkmasından sonra İlhan Berk, Nurullah Berk’in soyadına hayran kalacak ve hemen kendi soyadını (Birsen) atarak onun soyadını kullanmaya başlayacaktır.
Bu değiştirme bir kez İlhan Berk’in işine de yarayacak ve “Tan” gazetesine götürdüğü bir yazı Nurullah Berk’in sanılıp yayımlanacaktır.
Fakat İlhan Berk yazısının parasını almak için gazeteye gittiği zaman durum anlaşılacaktır.
Bundan sonra da İlhan Berk’in yazısı da bir daha “Tan” gazetesine giremeyecektir.
Bu yanılgıya yol açan İlhan Berk’in o sıralar -bu tutumu 1953’lere kadar sürmüştür- adının başına bir de büyük “N” harfi oturtmasıdır.
Oysa “N”nin bu kez Nurullah Berk’le bir ilgisi yoktur. Bu İlhan Berk’in eski adı Niyazi’den kalmadır.
İlk şiir kitaplarından "Güneşi Yakanların Selamı", "Türkiye Şarkısı" ve "Günaydın Yeryüzü"nde adının başında "N" harfini eksik etmeyecektir.
Bana gelince 1962 yılından beri yazı ve şiirlerimde Refik Durbaş’tan başka imza kullanmadım. Bir istisna: 60’lı, 70’li yıllarda Soyut dergisi ve Cumhuriyet gazetesinde o sayıda kendi imzam varsa ikincisini takma adlarım Sıtkı (babamın adıdır) Sipahioğlu ve Fikret Kaynakçı olarak yayımladım. 

*

Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır, babasının Saray’ı ürküten varlığı yüzünden adını saklamak zorunda kalacak, eserlerini A. Nadir imzasıyla yayımlayacaktır. Ancak siyasi hava değiştikten sonra Namık Kemalzade Ali Ekrem adını kullanacaktır. Halid Ziya Uşaklıgil’in asıl adı Mehmed, yani Mehmed Halid. Tevfik Fikret, ilk şiirlerini Mehmet Tevfik imzasıyla yayımlayacaktır.    Ali Mümtaz Arolat ilk şiirlerinde “Seza” adını kullanır. Aka Gündüz’in asıl adı Enis Avni. Cahit Külebi’ye göre “bir dudağı yerde bir dudağı gökte, sarışın ama alçak sesle konuşan biri” olan Ahmet Kutsi, öğretmenlik yaptığı Sivas’ı çok sevdiği için Soyadı Yasası çıkınca (Tecer dağından) Tecer soyadını alacaktır. Abdülhak Şinasi Hisar’ın babası Mahmut Celalettin Bey, oğluna sevdiği iki yazarın adını verecektir: Abdülhak (Hamit) ve Şinasi.