31 Aralık 2012 Pazartesi

YILBAŞI...


Melih Cevdet Anday, “Yılbaşı sıradan bir gündür, çünkü doğanın ayı, yılı yoktur ama, biz o gün seviniyoruz, gülüyor eğleniyoruz ya, yeter bize. İnsan mutlu günler yaratmış, böylece doğanın biteviyeliğini yenmiştir, ona katkıda bulunmuştur, İşte ‘kültür’ dediğimiz de budur.” diyor.
Peki, kökeni çok eskilere dayanan böylesine “sıradan” bir gün, nasıl oluyor da dünyanın hemen her yerinde eksilmeyen bir coşkuyla kutlanıyor?
“Ansiklopedi”lerin verdiği bilgilere göre ise “yılbaşı, genellikle nefis köreltme, arınma, canlanma ve yenilenmeyi temsil eden törenleri kapsamakta...”
Melih Cevdet, bunu “ölüme karşı direnme” olarak yorumluyor. Ama zamanla “nefis köreltme” niteliği ortadan kalkıyor ve yılbaşı gecesi her yerde bolca yemek ve içmek üzere geçiyor.
Bilinen ilk yılbaşı kutlamaları için yine “ansiklopedi”ye başvuralım:
“Bilinen ilk yılbaşı kutlamaları, Babil’de baharın mart ortasına, Asur’da ise güzün eylül ortasına en yakın yeni-ayda yapılırdı (İÖ 2000). Mısırlılar, Fenikeliler ve Persler yılbaşını 21 eylülde, Yunanlılar ise İÖ 5. yüzyıla kadar 31 aralıkta kutlardı. Roma’da Cumhuriyet döneminde, 1 martta başlatılan yeni yıl İÖ 153’ten sonra resmi olarak 1 ocağa alındı. Bu uygulama Julyen takviminde de (İÖ 46) sürdürüldü.”
Yılbaşının eskilerde “eylül”de kutlanması, eylül 2000’de Adam Yayınları arasında çıkan “Hatıram Olsun” kitabımda yer alan “Yeni Yıl Günleri” başlıklı şiirimi hatırıma getirdi.
Şiir şöyle: “Bir yeni yıla daha / eylül geldi / sevgime sevgin geldi / bana, sen geldin // Güllerle süsledim günleri / seni, sevincim ve sevdamla / beni yalnızlığımla / süslediğim günler geldi // Günlere eylül geldi / bir yeni yıla daha / ömrüme ömrün geldi / sana, ben geldim”
Belli ki bu şiiri bir yeni yılın arefesinde yazmışım. Ama niye “ocak” değil de, “eylül” demişim? Herhalde Mısırlıların, Fenikelilerin, Perslerin yılbaşını “eylül”de kutlamalarına bir gönderme olsun diye değil... Ayrıca bir “aşk” şiirinde böyle bir düşüncenin yer almasının ne gereği var? Uydurmuşum demek ki...
Zaten Melih Cevdet de “Takvimimizin yapay olduğunu bilecek kadar aklım var. Uydurmadır bütün bunlar.” diyor ve ekliyor sonra, “Ama insanoğlu, kültürünü işte böyle uydura uydura yaratmıştır.”
Şiir “uydurma” olabilir, aslında biraz “uydurma”dır da... Fakat, yüzyıllardır canlanma ve yenilenmenin simgesi olarak kutlanan “yılbaşı” için uydurma diyebilir miyiz?
Sözün kemendi hangi koyaklardan geçti de “yılbaşı”nın ayaklarına dolandı. Oysa ben, çocukluğumun yılbaşılarından bahsedecektim. İç içe yaşadığımız komşularımızla nasıl “at yarışı”, “tombala” oynadığımızı anlatacaktım.
Ama biliyorum ki, bu uydurma bir düş, gerçekleşmesi olanaksız bir eylem... Fakat, ömürden bir günü de bir gece için olsun sevdiğimiz birine armağan etmeye engel değil...
Bu yılbaşı siz de öyle yapın, bir gece olsun, ömrünüzden bir günü bir sevdiğinize armağan edin...

27 ARALIK 2012, BİRGÜN

20 Aralık 2012 Perşembe

HİTABET: SANATLARIN FAHİŞESİ


Bugünün genç ku­şaklarına Ham­dullah Suphi Tanrıöver adı ne­yi ifade etmekte­dir? Mustafa Baydar’ın 1968 yılında yayınladığı “Hamdullah Suphi Tanrı­över ve Anıları” kitabı şimdi hangi sahafın tozlu raflarında kapağını aça­cak bir elin sıcaklığını beklemektedir?
Hamdullah Suphi, Türk edebiyatında “hi­tabet”, yani güzel konuşma sanatı denince ilk akla gelenlerdendir.
Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyetin ilk yıllarında Meclis’te yaptığı coşkulu konuşmaları nedeniyle “milli hatip” ve “cumhuriyet hatibi” olarak tanınan bir siyaset adamı ve yazardı.
Önce Fecr-i Âti Hareketi, daha sonra Milli Edebiyat toplulukları içinde yer aldı.
Zamanla siyasi kimliği, şair ve yazar kimliğinin önüne geçti.
Edebiyat tarihi kitapla­rında “eski”den “hitabet” diye bir bölüm vardı ve örnekler de çoğunlukla Hamdullah Suphi’den ve­rilirdi.
Hatta onun 1928-31 yıllarında iki cilt ola­rak yayınlanan ve “hitabe”lerini bir araya getirdiği “Dağyolu” başlıklı ki­tabı bu türün edebiyatımızdaki baş yapıtlarından biri sayılmaktadır.
Ama zaman değişti, za­manla anlayışlar da, ko­nuşmalar da...
İngiliz gazeteci Brian MacArthur “Hitabet nedir?” sorusuna şöyle yanıt vermekte:
“Hitabet sanatların fahişesidir, sö­zünü onaylarcasına tek­rarlayan İngiltere Başba­kanı Stanley Baldwin, ha­kikati dile getirmek için sanata gerek olmadığını belirtiyordu. ‘Bunun üze­rine kafa yoran insana Tanrı yardımcı olsun’ de­mişti. Retorik yeteneği, tarih boyunca icat edilmiş bü­tün silahlardan ve patlayı­cılardan daha fazla kan dökülmesine sebep ol­muştu.”
Lloyd George, 1929’da yaptığı bir konuşmada şöyle diyor:
“İşitsel yayıncılık, ko­nuşma yapmaya (hitabet sanatına), yeni bir hayat ve yön kazandıracaktır. Zamanı gelince hitabet üslubu, yerini makinenin kaçınılmaz olarak getir­dikleriyle değiştirecektir; ancak gerçek hatip sana­tını duruma uyarlayacak ve sözlü ifade her zaman­kinden daha güçlü ola­caktır.”
Melih Cevdet Anday da bir konuşmamızda şöyle demişti:
“Dil bir büyücülüktür. ‘Anlaşılmak’ için değil ‘kandırmak’ için kullanılır. Ne şiirden düzyazı çıkar, ne düzyazıdan şiir. İlkel toplum insanı, yazıyı bilmediği için düzyazı ile düşünmüyordu, onun düşün yapısı büyüseldi, demek şiirdi. Düzyazı, vahşilikten uygarlığa geçildiğinde ortaya çıktı ve sözün büyüsünü yok etti.”
Günümüzün post-modern dünyasında sözün büyüsü artık “hitabet” sanatında varlığını buluyor.
Söz, “cam”a yansıyor ve oradan kitlelere ulaşıyor.
En büyük aracı da bugün televizyon, bir başka deyişle işitsel medya…
Kim en çok bağırırsa, karşısındakinin sesini baskı altına alırsa kazanç hanesi puan kazanıyor.
Peki, bu hengâmede şairin sesi nerede?
Şairler elbette sözün büyüsünü aramakta ve sessizliğe mahkûm görünmekteler hâlâ…
Bu yüzden de gereksiz konuşmalardan uzak durmaktalar.
Şiirin ve şairin televizyonda yer bulamamasının bir nedeni de bu değil midir?
Ne demişti William Faulkner Nobel Ödülü’nü aldığı 10 Aralık 1950’de yaptığı konuş­mada:
“Şairin sesi, sadece insanın su­reti olarak kalamaz, onun dayanmasına ve hüküm sürmesine yar­dımcı dayanaklardan, desteklerden biri de olabilir.”

20 ARALIK 2012, BİRGÜN

15 Aralık 2012 Cumartesi

BİR “TARİHİ ROMAN” OLAYI…


Şiire başladığım yıllarda, özellikle 1962’den itibaren gidip gelirdim, ama bir gazetede resmen çalışmaya 1967 yılında, “Yeni İstanbul”da başladım.
“Yeni İstanbul” aslında 1950-60 arası mavi başlıkla çıkan, özellikle edebiyatçıların yer aldığı, ilk kez ekonomi sayfası hazırlayan, az satan fakat etkili bir gazete idi. Yönetim yeri Cağaloğlu dışında, Şişhane’de.
“Yeni İstanbul”da işe başladığımda sahibi Kemal Uzan görünüyordu, gazeteyi ise doktor olduğu söylenen Yavuz Uzan yönetiyordu.
Çalıştığım iki yıl içinde gazetenin yazı işleri sürekli değişti.
O yıllarda yolu “Yeni İstanbul”a düşmeyen gazeteci yok gibidir.
Murat Sertoğlu, pehlivan, aşk, tarih olmak üzere günde 4-5 tefrika ile gazetenin neredeyse bir sayfasını doldururdu. Bunları da genellikle eski harflerle yazardı. Osmanlıca bilen tek dizgici haliyle hepsini yetiştiremezdi. Ben her gece iki sayfayı yeni yazıya çevirirdim. Bu sayede de “tefrika”nın künhüne varmıştım.
Tefrikada önemli olan son paragraftı. Özellikle pehlivan tefrikası ise başlarda istediğin kadar kuşlardan, böceklerden, havanın güzelliğinden söz et, önemli değil. Fakat son paragrafa geldiğinde, güreşçinin biri kündeye gelecekse, orada kalacak ve okur merak edecektir. Ertesi gün yine kuşlardan, havaların güzelliğinden başla söze, ama son paragrafta okur yine merakta kalmayacaksa o tefrikadan hayır gelmez.
O yıllar televizyon yok, haliyle diziler de. Bugünün dizi merakını tefrikalar giderirdi. Tefrika sayesinde de gazete okur kazanırdı.
Bir de “Anjelik” tefrikası vardı, dört yüz küsur günden beri süren…
Bir gün Murat Sertoğlu ve ekibi gazeteden ayrıldı, “Anjelik”i çeviren Tanju adlı genç gazeteci de…
Tefrikalar yarım kalmıştı.
İmdada Erdoğan Tokmakçıoğlu yetişti.
“Çingene Pilici” adlı öykü kitabıyla şöhret bulmuş Tokmakçıoğlu, gazeteciliğin her dalında çalışmış bir yazı emekçisi. Sıkı da bir içkici…
Sabahleyin, Şişhane’de Sinagog’un karşısında “ayakçı”larda buluşulur, bir elma dörde bölünerek iki bardak “afyonlu” şarap yudumlanırdı. O sırada Tokmakçıoğlu, ileride yazacağı iki romandan, “Sirkeci Aslanları” ile “Beşiktaş’ın Orta Halli Kızları”ndan uzun uzun söz eder, ardından tefrikaların kurgusunu yaparak yazmaya başlardı.
Sertoğlu’nun tefrikaları kolayca halledildi, pehlivanın biri galip getirilerek, fakat “Anjelik”i çözmek zor. Olaylar Napolyon döneminde geçiyor. Bir sürü entrika vardı. Üstelik çevirmeninden başka da kimse okumamış; ne başı biliniyor, ne sonu…
Tokmakçıoğlu’nun yazdıklarından birkaç gün sonra okurlardan mektup bombardımanı başladı.
Dört yüz küsur gündür öpüşmeyen “Anjelik”, şimdi ne olmuştu da tül perdeler ardında her türlü aşk rezaletini yaşıyordu?
O masum “Anjelik” nasıl birkaç gün içinde neredeyse bir fahişeye dönmüştü.
Ama üstat onu da halletti ve tefrika birkaç gün içinde nihayete erdi.
 Şimdilerde “tarih” üzerine çok konuşuluyor; olaya bir de bu açıdan bakmakta yarar var…
  
13 ARALIK 2012, BİRGÜN

7 Aralık 2012 Cuma

HOCA İLE KARDİNAL


Kardinal, bildiğimiz kardinal. Yani Papa’nın seçiminde söz ve oy sahibi piskopos (başpapaz). Kilisenin yönetiminde Papa’nın danışmanı ve yardımcısı. Bütün Katolik Hristiyanlar üzerinde Papa’dan sonra sözü en çok geçen din adamı…
Hoca da bildiğimiz hoca, Nasrettin Hoca gibi…
Akdeniz havzası ve İtalya’nın çeşitli yörelerinde “Hoca”, “Giufa” olarak ad kazanıyor.  Giufa da bizim Nasrettin Hoca gibi “Hem sağduyuyu, hem aptallıkla birlikte sıra dışı bir zekâyı kendinde birleştiren, elâleme alay konusu olmakla birlikte özgün buluş ve çözümleriyle şaşırtan, kurnaz, otoriteye aldırış etmeyen bir halk adamı…” (Leonardo Sciascia: Şarap Rengi Deniz; çev: Neyyire Gül Işık, YKY, s: 61)
Peki, bir hocanın bir kardinal ile ne ilişkisi olabilir?
Sicilyalı yazar Sciascia, “Şarap Rengi Deniz” kitabında yer alan “Giufa ile Kardinal” öyküsünde bu ilişkiyi alaycı, bilgece buruk bir gülümsemeyle anlatıyor.
Öykü, özetle şöyle:
Ev halkı bir gün Giufa’ya ava çıkmasını öğütler. O da dededen kalma tüfeği alarak kırda pusuya yatar ve yörenin kardinalini vurur; ardından ne olduğunu bilmediği bu nesneyi sırtlayıp evin yolunu tutar.
Anası durumu görünce çılgına döner. Bunun üzerine Giufa, önce kardinali, ardından anasının beslediği koçu avludaki kuyuya atar.
Kardinalin ortadan kaybolması üzerine doğal olarak o kentte ve bütün Sicilya’da kıyamet kopar. Her köşe bucakta kardinal aranmaktadır.
Ve birkaç gün sonra Giufa’nın evinin avlusundaki kuyudan çürümüş et kokusu geldiği haberi alınır.
Önce yüzbaşı, ardından bütün polisler kuyunun başında toplanır, fakat et kokusu öyle mide bulandırıcıdır ki, kimse kuyuya inmeye cesaret edemez. Çareyi biraz para vererek Giufa’yı indirmekte bulurlar.
Giufa, kuyuya inince yüzbaşı ile konuşmasını sürdürür.
Kardinal, bir köpek midir? Kaç bacağı var; iki mi, dört mü? Boynuzlu muydu? Acaba büyük günahlar işledi mi?
Sorular, yüzbaşıyı çileden çıkarır.
Sonunda Giufa, kardinal niyetine koçu sağlam bir ipe bağlayarak kuyudan çekmelerini söyler.
Öyküyü okumayı bitirince ince mizahı yanında toplumda saygın bir kişiliğe karşı oluşan duyarlılığı, -duyarsızlık mı demeli yoksa- düşündüm.
Daha yakın bir zamanda, bütün bir Akdeniz havzasını da etkisi altına aldığı görülen Nasrettin Hoca’nın başına gelenleri bir daha anımsadım.
Dünyaca ünlü halkbilim adamı, ki bir zamanlar onu da solcu diye yaftalayarak ülkemiz dışına atmayı becermiştik. Pertev Naili Boratav’ın Nasrettin Hoca çalışması da üstelik bu öyküyü bugün basan yayınevi tarafından yayın sansürüne takılmıştı ve sonraları yürekli bir yayınevinin (Kırmızı Yayınları) çabasıyla okurlarıyla buluşabilmişti.
İkincisi, bugün şu ileri demokrasi dediğimiz ortamda, buna Nasrettin Hoca’nın torunları olduğumuzu de ekleyerek, hoca ile kardinal ilişkisini irdeleyen benzeri bir öykü yazılabilir mi?
Tabii, bir de ecdadımızın aziz ruhunu incitmeden!

06 ARALIK 2012, BİRGÜN

29 Kasım 2012 Perşembe

O, ÖLÜMDEN GENÇ İDİ…


Özgen Berkol Doğan, genç bir bilim insanıydı. Robert Kolej’i bitirmiş, öğrenimini yurtdışında sürdürdükten sonra, dünya fizik dünyasında “geleceğin yıldızları” arasına adını yazdırmıştı.
Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde Araştırma Görevlisi ve Doktora öğrencisi, aynı zamanda da Cenevre – CERN Axion Deneyi çalışanıydı.
Türkiye’ye döndükten sonra uluslararası kongrelerde ülkemizi temsil etmiş, 30 Kasım 2007’de Isparta’ya, Süleyman Demirel Üniversitesi’nde düzenlenen çalıştaya giderken ATLASJET uçağının düşmesi sonucunda, başka bilim adamlarıyla birlikte, 27 yaşının baharında yaşamını yitirmişti.
Sadece fizikle ilgilenen bir genç değildi.
Geniş bir “ilgiler yelpazesi”ne sahipti.
Edebiyat, spor, sinema, fotoğrafçılık, dağcılık gibi dallarla çok yakından ilgileniyordu.
Ayrıca, Türkçeye üç de bilimkurgu romanı çevirmişti.
Dans, özellikle Latin dansları ve tango da tutkularından biriydi.
İki gün sonra, 1 Aralık’ta Kadıköy Moda caddesinde Özgen Berkol Doğan adına bir kütüphane açılacak.
30 Aralık, yani yarın ise Berkol Doğan’ın beşinci ölüm yılı…
Kalp ve Damar Hastalıkları Uzmanı Prof.Dr. Nevzat Doğan, oğlunun anısını yaşatmak amacıyla beş yıldır dur durak bilmeksizin çalışmakta…
Bu beşinci ölüm yılında, Özgen Berkol Doğan’ın yazdığı ve baba Nevzat Doğan eliyle gönderilen bir mektup aldım.
Okurlarla paylaşmak isterim.
“30 Kasım 2007’de Süleyman Demirel Üniversitesinde bir çalıştaya giderken Isparta’da meydana gelen ATLASJET uçak kazasında hayatımı kaybettim. O günden bu yana gerek ailemin gerekse beni sevenlerin yaptıklarını görüyorum, izliyorum ve mutlu oluyorum. Zaman zaman da onlarla bir şekilde iletişim kurarak, bunu onlara hissettiriyorum.
Bunlardan biri yaşadığım dönemde çok büyük bir tutkum olan Latin dansları ve tangoydu ki okulum Robert Kolej benim adımla her yıl liseler arası bir dans festivali yapıyor. Memnun olmamak mümkün değil. Her yıl dans tutkunu genç kardeşlerimi izlemek ve onların yıldan yıla geliştiğini görmek büyük keyif.
Ben; dans, edebiyat, sinema, spor (dağcılık, kaya tırmanışı), fotoğraf gibi tutkuları olan bir bilim insanıydım. Ailem bütün bu yanlarımı yaşatmaya kararlı gördüğüm kadarıyla. Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde Araştırma Görevlisi ve Doktora öğrencisi, aynı zamanda da Cenevre – CERN Axion Deneyi çalışanıydım. Bu arada bütün bu hobilerime de zaman ayırabiliyordum.
Ailem; bilim insanı olmamdan yola çıkarak her yıl biri Boğaziçi Üniversitesinde, diğeri Süleyman Demirel Üniversitesinde olmak üzre, benim de çalıştığım “Yüksek Enerji Fiziği” konusunda çalışan iki kişiye ödül ve burs veriyor. 
Yaşadığım döneme, ki topu topu 27 yıl, sanki zamanımın kısa olduğunu bilirmiş gibi, çok şey sığdırmaya çalıştım. Bir bilim insanı olarak “Bilimkurgu” ya çok ilgi duyuyordum ve üç bilimkurgu romanını tercüme ederek Türk yazınına kazandırdım ve İthaki Yayınları’ndan yayınlandı. Ailem de şimdi benim adıma, sanıyorum Türkiye’deki ilk, “Bilimkurgu Kütüphanesi”ni  kuruyorlar. Ellerinde, şimdilik, yeterince bilimkurgu kitabı olmadığı için de her türden 4500 kadar kitapla bu kütüphaneyi 1 Aralık’ta  Kadıköy, Moda Caddesi, No: 6 Kat:1’de açıyorlar.
Katkılarınızla büyüyeceğine inandığım ve adımı yaşatacak bu kütüphanenin açılışına hepinizi bekliyorum.”
Ayrıca kütüphanenin davetiyesinde yer alan şu görüşe de katılmamak mümkün değil…
“Bırakalım onların tarihini hayal edenler değil, gerçekleştirenler yazsın. Bizimki hayal edenlere ve onların hayallerine açık olsun. Sesini duyacak, hayallerini dinleyecek kimsenin olmadığı bir yaşamdansa, hayallerin ölümsüzleştiği bir ölüm olsun bu seferki…”
Bu yüzdendir ki, Berkol Doğan ölümden genç idi…
Öyleyse 1 Aralık Cumartesi günü, elimizde bir bilimkurgu ya da bir başka kitapla  “yeni hayaller kurmak ve eskileriyle buluşmak için” saat 15.00-22.00 arası Moda Caddesi 6 numarada Özgen Berkol Doğan ile birlikte olmaya…

29 KASIM 2012, BİRGÜN

26 Kasım 2012 Pazartesi

İDAM GÜÇSÜZLÜKTÜR


“Gerçekten ya alenen öldürmeli, ya da açıkça, öldürmeye hakkımız olmadığını kabul etmeliyiz.”
Bunu Albert Camus söylüyor; yıllar önce okuduğum bir kitapta bu cümlenin altını çizmişim. (Camus-Koestler: İdam, Çev: Ali Sirmen, Cem Yayınevi, 1972)
“Devlet” diyor Camus, “her defasında celladın ellerini göstermeli ve fazla hassas vatandaşlarla, celladı uzaktan yakından desteklemiş olanları bu ellere bakmaya zorlamalıdır.”
Ardından da soruyor:
“Peki madem ki suçu önleyemiyor ve madem ki, sonuçları varsa bile bir türlü görülmüyor, toplum o zaman bu cezanın ibret olacağına neden inansın?”
Çünkü ölüm cezası suça düşen insanı yıldırmıyor, bu bakımdan da güçsüzdür.
Fakat insanların ölümden korktukları da yadsınamaz bir gerçek. Kuşkusuz hayattan yoksun bırakılmak cezaların en büyüğü…
Ama öte yandan bu korku ne kadar büyük olursa olsun insanın ihtiraslarını sindirmediği de bilinmekte…
Ceza, yalnızca suça bulaşanlar için mi ibret verici?
Koestler ise bu sorunun yanıtını kuşkulu buluyor ve şu örneği veriyor:
“İngiltere’de yankesicilerin ölüm cezasına çarptırıldıkları çağlarda, birçok hırsız, meslektaşları öldürülürken, idam sehpasının çevresinde icrayı sanat eylemekteydiler. 20. yüzyıl başında İngiltere’de yapılan bir istatistiğe göre 250 idam mahkûmundan 170’i daha önce bir veya iki ölüm cezasının infazında bizzat hazır bulunmuştur.”
Tartışılan bir konu da hangi ülkelerin idam cezasını kaldırıp kaldırmadığı…
Bu konuda şöyle bir döküm yapmak mümkün…
Avusturya ölüm cezasını 1950, Batı Almanya 24 Mayıs 1949’da kaldırıyor.
Kuzey Avrupa ülkelerinde idam cezasının kaldırılması daha eski tarihlere dayanmakta…
Danimarka ölüm cezasını 1892’den beri uygulamıyor ve 1933’de de resmen kaldırıyor.
Finlandiya 1826’da, Hollanda 1870’te kaldırıyor.
Norveç yine 1875’ten beri uygulamıyor ve o da 1905’te bu cezayı resmen kaldırıyor.
İsveç de 1910’dan beri uygulamıyor ve 1921’de resmen kaldırıyor.
Belçika 1863’te, Portekiz 1867’te kaldırıyor.
İsviçre’de ölüm cezası 1874 yılında kaldırılıyor. Fakat 1879’da her kantona kendi ceza yasalarına idam cezasını yeniden koyma hakkı tanınıyor. İsviçre nüfusunun yüzde 70’ini meydana getiren 15 kanton ölüm cezasını kabul etmiyor, 10 kanton ise bu cezayı yeniden yasalarına alıyor. Son olarak 1942’de ceza bütün ülkede kaldırılıyor.
İtalya’da da ceza 1890’da kaldırılıyor, 1931 yılında Mussolini tarafından tekrar konuluyor ve 1944’te ikinci kez yasalardan çıkarılıyor.
Sözün kilidini Camus açtı, sonunu da o noktalasın:
“Ölüm cezası kanun dışı bırakılmadıkça ne kişilerin vicdanları, ne de toplumun töreleri huzura kavuşabilir.”

22 KASIM 2012, BİRGÜN

15 Kasım 2012 Perşembe

“MAKİNE”DEKİ SESSİZ YOLCU


Çocukluk trenimin son durağı Erzurum’un Horasan ilçesiydi. Ama o yıllarda halkımız, trenden çok, “şosa” tabir edilen toprak yolları tercih ederdi. Bir yerden bir yere gitmenin adı da “makine” ile, yani kamyonla “şosaya çıkmak...”
Gerçi ne zaman, nasıl geçtiği belli olmayan “burunlu” “Austin” marka otobüsler de vardı. Ama, kimse “Austin’in namına/Aldanmışım şanına/Bir daha Austin’e binersem/Ne işler gelir başıma” dediği “burunlu”lara pek rağbet etmez, toz toprakla halvet olarak, salkım saçak gitme pahasına “makine”lerin yolunu gözlerdi.
“Makine”lerin en fosforlusu da, alınlarında “Maşallah” yaftalarıyla “Vabis” marka olanlardı.
Öküzünü, ineğini kamyonun kasasına yükleyen vatandaş, çoğu zaman da “Vabis”in çamurluklarında yolculuğu yeğlerdi.
O çocukluk yıllarımdan kalan bir başka anı da, gerdanı göbeği Konya ovası gibi geniş, tombulca kadınlara bu kamyonlardan mülhem olarak “Vabis” denmesi...
Julio Cortazar’ın “Lucas Diye Biri” kitabını okuyunca çocukluğumun işte bu “makine”lerini düşünüp durdum.
Cortazar, “Şoförün Yanındaki Sessiz Yolcu”da, arkadaşı Aldo Franceschini’nin başından geçen ilginç bir yolculuk öyküsü kaleme almış ki, anlatmaya değer.
Aldo, karısıyla karanlık, ıssız bir gecede, Buenos Aires’e gitmek için “makine” yolu gözlemektedir.
Karanlığı bir kamyonun farları aydınlatır.
Aldo, bin bir meşakkatle kamyonu durdurmayı başarır.
Meramını anlatmak için sürücünün yanına fırlar.
Şoför mahallinde, sürücünün yanında tanımlayamadığı, kara gölge halinde biri oturmaktadır.
Bu, makyajla canlı insan görüntüsü verilmek istenen bir “ölü”dür ve sürücü de bu “ölü”yü şafak sökmeden Buenos Aires’e ulaştırmak zorundadır.
Cortazar, daha sonra bu olayı şöyle açıklayacaktır:
30’lu yılların Arjantin’inde verem hastalarının cesetlerini taşımak çok pahalıya gelmektedir. Halk da geceleri bu yolu seçmekte, ölüleri kamyonlarla taşıtmaktadır.
Bir ilginç nokta da bu tür taşımacılıkta hız ustası sürücülerden ikisi, daha sonra dünyaca ünlü iki araba yarışçısı olacaktır.
Bu noktadan hareket eden Cortazar, şöyle bağlıyor öykünün düğümünü:
“O çılgın yarışlarda da insan yanında sürekli bir ölü taşımaz mı?”
Bir düşünün, açlık grevleri de barışa giden bir yolculuksa insan kimin ölüsünü taşır vicdanında? 
Ve nereye gittiği belli olmayan bir kamyonun kasasına doldurulan; hayallerin dahi ipotek altına alındığı; biri bitmeden öteki başlayan, günleri ve gündemi eskitmeyi amaçlayan; idam, anayasa, başkanlık, büyükşehir gibi daha onlarca tartışma…
Her tartışma da bir süre sonra bir söz ve sözcük çöplüğüne dönüşmekte…
Bizler ise ne yazık ki şoför mahallindeki “sessiz” yolcu misali, nereye gittiği belli olmayan bir “makine”nin gelmesini beklemekteyiz.
                                                 
15 KASIM 2012, BİRGÜN

8 Kasım 2012 Perşembe

AÇLIK GREVİ


Bunca yıldır aynı sancı:
Gerçekten demokratik bir ülkede
kanat açmasaydı kalemi şairlerin
yazarların yelkeni olmasaydı kâğıt
umudun adı umut olarak
yer alır mıydı sözlüklerde
sevincin adı sevinç olarak
özgürlüğün adı özgürlük olarak

İşte o zaman tükenirdi yasal olanaklar

Ama bunca yıldır aynı sancı:
Bunca yıldır yazarlar niye ve niçin
cezaevi parmaklıklarını
kalem niyetine kullandılar
şairler niye durdu mahpushanelerin
demir kapıları önünde
sözcükler her dilde özgür mü
diye sorulduğunda, o zaman
tedavülden kalkacak açlık grevleri

Soruldu şaire: Nasıl katkı sağlar
açlık grevleri bir halklara?

Dedi şair: Halklar da şairler gibi
“vicdan”ın farkına vardığı zaman...

Halklar da bilincine vardığında
halk olduğunun
düşünceye özgürlüğün
kendi özgürlüğü olduğunun
her cumartesi annesinin
kendi annesi olduğunun
her açlık grevine yatanın
kendi çocuğu olduğunun
dedi: insanın insan olduğunun...

Şimdi ve şu anda: “ölüm”e
asla geçit verilmemesi mi?

Acilen gerçekleştirilmesi
“vicdan”ın sesini dinleyip
açlık grevlerinin bitirilmesi mi?

Mümkündür, çünkü haksızlık çürümüştür

Açlık, şantaja barikattır çünkü…
ana dile hakikat, halka ve hakka dikkattir

Bu yeter, her akşam kararan ışıkları
aydınlık ufuklara taşımaya...

Soruldu şaire: Sen de yer alır mısın
herhangi bir açlık grevinde?

Dedi şair: Ben hiç ayrılmadım ki
ustam olan şairlerin izinden

- Öpmesin ölüm bir daha
gözyaşları kuruyan o gözleri...

08 KASIM 2012, BİRGÜN

3 Kasım 2012 Cumartesi

GÖSTERİŞ MERAKI…


Adını her daim sevgi ve saygıyla andığım, lisedeki edebiyat öğretmenim İsmet Kültür, “Kafası çalışmayanın ayakları çalışır, işte bu da futboldur” derdi.
Adı üzerinde futbol, yani “ayak topu”…
O zamanlar öyleydi… Şimdi futbol büyük bir endüstri… Oynayanın da, oynatanın da kafası çalışıyor.
Gençliğimde ben de biraz futbol oynadım sayılır; mahalle maçlarında “kaleci” durarak…
Ama bugün fanatik bir futbol seyircisi değilim.
Maça gitmişliğim bir elin parmaklarını geçmez, ama televizyonda Göztepe’nin, Akhisar’ın, Adana Demirspor’un maçlarını izlemeye çalışıyorum
“Anayurt Oteli”nin unutulmaz yazarı Yusuf Atılgan, amatör küme takımlarının maçlarını izlemekten zevk alırdı; bu nedenle de sık sık Vefa stadının yolunu tutardı.
Şair Kemal Özer ile Ülkü Tamer de sıkı birer futbol tutkunudurlar.
Kemal Özer, koyu bir Beşiktaş taraftarıdır;  gençliğinde Beşiktaş kulübünde atletizm yarışlarına da katılmıştır.
50’li yılların sonlarında Özer ile şair arkadaşı Ülkü Tamer Beşiktaş-İstanbulspor maçına giderler. O yıllarda iki maç arka arkaya oynanmaktadır.
Soğuk bir kış günüdür, ilk maç başlar.
Bu sırada yanlarına bir adam gelir. Elindeki fileyi açar, gazete kâğıdına sarılı bir büyük şişe kanyak çıkarır.
“Belki bir tanıdığa rastlarım” diye iki de kadeh getirmiştir.
Gerçekten de bir tanıdığına rastlar ve birlikte içmeye başlarlar.
Adam, daha sonra boş şişe ile kadehleri yine gazeteye özenle sarıp filesine koyar.
İkinci maç başlayınca herkes ayağa kalkar.
Adam da kalkar, ama ayakta zor durmaktadır.
Derken Beşiktaş bir gol yer, bunun üzerine sonradan Beşiktaşlı olduğu anlaşılan adam, başlar hıçkıra hıçkıra ağlamaya…
Biraz sonra Beşiktaş’ın golü gelir.
Bu kez adam, “Heeytt” diye bir naranın ardından, elindeki fileyi sevinçle yere vurur. Kanyak şişesi ile kadehler paramparça olur, herkes bir yana kaçışır. Fakat adam, yine özenle kırılan şişe ve kadehleri toplayarak filesine koyar.
Ardından da düşüp bayılır.
Çevredekiler kolonya ve su ile adamı ayıltırlar.
Bu sırada bir penaltı kazanır Beşiktaş…
Penaltı auta gidince bir kez daha bayılır adam…
Yine kolonyalar, sular, adamı ayıltma çabaları…
Ülkü Tamer, Kemal Özer’in kulağına eğilir:
“Dua et, maçta bir penaltı daha olmasın. Ne biçim Beşiktaşlısınız, atsanız adam sevinçten bayılıyor, kaçırsanız kederinden…”
Evet, spor bir keyif oyunu; siyasetçilerin ise hiç de gösteri merakının oyuncağı değil, olmamalı da…
Bugün bakıyorsunuz, sporu da bir rant alanı gördükleri için olur olmaz her karşılaşmada mikrofon karşısına geçme telaşındalar.
Mesela bir tenis turnuvasının açılış töreninde sporla hiç ilgisi bulunmayan iki bakanın konuşma yapmaya çalışmasının ne anlamı var?
Efendim, turnuvanın yapıldığı spor tesisinin inşasında bakanın çok emeği geçmiş…
Hadi canım, bakanlar yapılan tesislerin paralarını kendi ceplerinden mi veriyorlar?
Televizyonlar yurt dışında yapılan spor karşılaşmalarını da veriyor. Hangi spor yarışması sonunda Avrupalı bir bakanın, başbakanın, başkanın konuşmasını görebiliyorsunuz?
Bu işin yandaşlıkla falan ilgisi de yok…
Düpedüz alaturka şark kurnazlığı…

01 KASIM 2012, BİRGÜN
      

25 Ekim 2012 Perşembe

POLİTİKACILAR NE OKUYOR?


NOTOS Öykü dergisi kapsamlı dosyalar ve elbette nitelikli öyküler yanında Türk ve dünya yazınından da haberler veriyor.
Z.Heyzen Ateş’in hazırladığı bir habere göre, ABD Başkanlık seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde bir internet sitesi politikacıların gözde kitaplarıyla ilgili bir liste hazırlıyor.
Bugün de merak ediliyor, Obama üniversite yıllarındaki gibi hâlâ şiir okuyor mu?
Hillary Clinton’un kütüphanesinin başköşesinde hangi kitaplar yer alıyor?
Verilen yanıtlardan kimileri, gerekçeleri ile şöyle:
Hillary Clinton: (Luisa May Alcott-Küçük Kadınlar) “Benim kuşağımdan olan ve büyürken bu romanı okuyan pek çok kadın gibi ben de kendimi Jo’nun ailesinin üyelerinden biri gibi hissederdim.”
Barrack Obama: (Toni Morrison-Süleyman’ın Şarkısı) Ayrıca Ralph Waldo Emerson, Mark Twain ve Abraham Lincoln da Obama’nın gözde yazarlarından…
Bill Clinton: (Marcus Aurelius-Düşünceler) “Marcus Aurelius’u özel kılan ruhani biri olması ve dengenin önemini bilmesiydi. İçinde yaşadığımız çağda bunu kavramak çok önemli. Mutlak güce sahip imparatorlardan Aurelius, kitabında asla yapmayacağı şeylerden söz eder. Güçlü biriyseniz ne yapmadığınız ne yaptığınız kadar önemlidir. Felsefi ve polisiye kitaplara merakı bilinen ABD eski başkanının gözde kitapları arasında  H.G.Wells’in “Görünmez Adam” ı ile Shakespeare’in “Macbeth”i de yer almakta…
George W.Bush’un kitap okuduğuyla ilgili ciddi kuşkular bulansa da kendisi sık sık okumayı ne kadar çok sevdiğinden söz ediyor. Örnek olarak da Amerikalıların düşünce biçimini analiz eden bir kitabın adını veriyor. Çocukken de “Aç Tırtıl”ı okuduğunu söylemiş, ama daha sonra kitabın kendisi yirmili yaşlardayken yayınlandığı anlaşılmıştır.
Peki, bizim politikacılarımız arasında böyle bir anket yapılsa nasıl bir sonuç çıkar?
Kestirmeden yanıt vermek gerekirse…
Kitabı silahtan daha tehlikeli gören anlayış içindeki kimi politikacılara elbette “silah” mutlaka daha cazip gelecektir.
Elbette bugün Sırrı Süreyya Önder, Fikri Sağlar, bir zamanlar şiir de yazan Mehmet Ocaktan, konuşmalarını edebi metinlerle bezeyen Muharrem İnce gibilere değil sözüm…
12 Eylül’ün cumhurbaşkanı Turgut Özal, hiç olmazsa “Ret Kit” okuyordu.
Diyeceksiniz ki, kitap okumanın ne gereği var?
Zaten milletin canına okunuyor…

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

& Türk Hava Yolları uçaklarında Birgün, Sözcü, Yurt, Aydınlık gazeteleri okunmak için yolculara verilmiyor. Yani, adı geçen gazetelere bir akreditasyonu da THY uyguluyor. Savaş karşıtı, modacı Barbaros Şansal, her uçağa bindiğinde havaalanında bu gazetelerden ne kadarını bulursa yolculara dağıtıyor. Tek kişilik bu eylem denizde bir damla olarak görülebilir, ama bugün bunlara da ihtiyacımız yok mu?
& Seksenli yılların başlarında “Dağlar Kızı Reyhan” şarkısıyla ünlenen Zeliha Özgen, dört milyon lira tutarındaki mal varlığını Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlamış. Türkan Saylan hoca kim bilir ne kadar mutlu olmuştur…
 & Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, içeriği açısından dünyadaki tek örnek olan Yannick ve Ben Jakober Vakfı Çocuk Portreleri Koleksiyonu’ndan bir seçki sunuyor. “Altın Çocuklar” başlıklı sergide yer alan 57 çocuk portresi, çeşitli ülkelerden soylu ve aristokrat çocukları betimlerken, Avrupa’nın siyasi tarihine, aristokrasi geleneklerine, inançlarına ve moda akımlarına ışık tutuyor ve bu portreler aracılığıyla bir anlamda Avrupa portre geleneğine de bir bakış sunuyor. 

25 EKİM 2012, BİRGÜN

18 Ekim 2012 Perşembe

ŞİMDİ ANILARI ANONS EDİYORUZ


Geçmiş zaman, yirmi yıl çalıştığım Cumhuriyet gazetesinden ayrıldıktan sonra işsiz kaldığım günler. Bir büyük gazete için röportaj yapmam önerildi. İlik kanseri bir genç kadın, ölümün eşiğinde…
Röportaj bir hafta sürecekti.
Sürdü de…
Fakat yazılanlara ilgi çok büyüktü, kalemimden adeta gözyaşı damlıyordu.
Yazı müdürü “Bir hafta daha devam edebilir mi?” dedi.
Neden olmasın…
Röportaj bir hafta daha devam etti.
Genel yayın müdürünün çok hoşuna gitmiş, o da “Herhalde daha devam edebilir” diyesi oldu.
“Evet” dedim, “daha genç kadının rüyalarını yazmadım.”
Ama tadında bıraktık röportajı.
Ne zaman “özelleştirme” adı altında ülkede neresi satışa çıkarılsa bu anım geliyor aklıma.
Öyle ya, sata sata bir rüyalarımız kaldı, bir de anılarımız.
Gerçi anılarımız da topyekûn satışa çıkarılmıyor değil.
Mesela “Kanal İstanbul” bir rüya idi, ne oldu?
Devletin kullandığı vasıtalar satılacaktı, ne oldu?
Lojmanlar yıkılacaktı, bir miktarı dışında, ne oldu?
Ya satılığa çıkarılan anılar?
Bunlara şimdi de İstanbul Radyoevi’nin Harbiye’deki binası katıldı.
Günlerdir 6 Mayıs 1927’de programlı radyo yayınına geçen İstanbul Radyosu’nun 1945’te inşa edilen anıtsal binası tartışmaların odak noktasında.
Binanın Birleşmiş Milletler’e devredileceği haberlerinin ağırlık kazanması üzerine yüzlerce kişi bunun bir “kültür katliamı” olduğu gerekçesiyle harekete geçmiş bulunuyor.
2005 yılında ise TRT İstanbul Radyo binasının yıkılıp yerine otel yapılacağı gündeme gelmişti. Bu iddia sonucunda kamu çalışanları o zaman da bir eylem yapmış ve binanın yıkılması engellenmişti.
19 Kasım 1949’dan bu yana yayında olan bina sadece kapsamlı radyo stüdyolarını değil büyük bir kültür ve tarih mirasını da içinde barındırıyor çünkü.
Radyo, o zamandan nice anıları anteninde taşıyarak günümüze geldi ve bugün ise yayında olanlarının sayısı bilinmiyor.
Ayhan Dinç, Özden Çankaya ve Nail Ekici radyonun neredeyse üç çeyrek yüzyıla ulaşan tarihini anılar ve yaşantılarla da bezeyerek “İstanbul Radyosu” başlığı altında bir kitapta toplamışlardı.
Kitapta kimlerin anıları bulunmuyor ki?
Şimdi bu anılardan bir demet sunmak istiyorum:
MESUT CEMİL: “Yaptığımız enteresan naklen yayınlardan biri 1934-35 yıllarında oynayan ve Schubert’in “Bitmemiş Senfoni” eserinden mülhem aynı isimli filmin radyo ile naklidir. Ben bir locaya mikrofonu yakama takarak oturuvermiştim. Filmi anlatarak müziğini dinletmiştim.”
Prof.Dr. NEVZAT ATLIĞ: 1959 yılının son ayları. Atlığ, Baki Süha Edipoğlu ile “Bestekârları Tanıyalım” adında bir program hazırlar. Program radyoya yayımlanırken dönemin cumhurbaşkanı Celal Bayar da stüdyoya gelir ve programda anons edilir.
Bu arada 1960 ihtilali olmuş ve Celal Bayar Yassıada’ya gönderilmiştir. Atlığ, evinde radyo dinlemektedir. Birden, bakar ki Edipoğlu ile yaptığı program radyoda çalmakta ve Ediboğlu’nun anonsu: Sayın Reisicumhurumuz Celal Bayar da aramızda... Tabii ortalık birbirine girecek, hatta olay bir sabotaj telakki edilecektir.
IRMAK TÜLBENTÇİ: Feridun Fazıl Tülbentçi, uzun yıllarını radyoya vermiş bir edebiyat adamı. Radyoda uzun süre “Geçmişte Bugün” başlığıyla bir program hazırlıyor. Oğlu Irmak Tülbentçi, babasıyla ilgili bir anısını naklediyor:
“Geçmişte Bugün programının yayınlandığı yıllarda, onu çok takdir eden devrin ünlü paşalarından birisi, Feridun Fazıl Tülbentçi’yi şahsen tanımak istemiş. Çalıştığı yere gelmiş. Kendisinin çok genç olduğunu görünce çok şaşırmış. ‘Keşke sizi görmeseydim de radyoda dinlemeye devam etseydim’ demiş. Meğer paşa, tarihi konuşmalar yazan babamı sakalı göbeğinde bir pir-i fani olduğunu zannedermiş.”
CELAL ŞAHİN: “Benim en ünlü ve çok sevilen taklitlerimden biri de rahmetli spor spikeri Eşref Şefik Bey’in güreş anlatmaları ve radyo spor programında canlı yayında dinleyici mektuplarına verdiği cevaplardır.
Bir gün program için Radyoevi’ne geldim. Baktım, siyatik ağrıları tutan Eşref Şefik hoca bastonuyla dolaşıyor. Yanına yaklaştım. ‘Geçmiş olsun hocam’ dedim. Yüzüme dik dik baktı: ‘Merak etme, malzemene bir şey olmaz’ dedi.”
Bir binayla birlikte bu anıları da satılığa çıkardığımızın farkında mıyız acaba?

18 EKİM 2012, BİRGÜN

11 Ekim 2012 Perşembe

SAVAŞ İSTEMİYORUM


Aşağıdaki şiiri, 07 Ekim 2001 tarihinde, akşam haberlerini izlerken saat 17.15’te yazdım ve bugüne kadar hiçbir sözcüğüne dokunmadım. O dakikada kalemimin ucuna ne geldiyse onu kâğıda döktüm. Neredeyse 11 yıl olmuş…
07 Ekim 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin o zamanki başkanı George Bush, “terörle mücadele politikası” kapsamında 11 Eylül saldırısını gerekçe göstererek Afganistan’a savaş açmıştı.
Bu olay, televizyonlardan “son dakika” haberi olarak bütün dünyaya duyuruldu.
Bu, dünyada yapılan ilk savaş değildi elbette.
Savaşlar bugün de sürüyor.
Suriye’deki iş savaş nedeniyle ülkemiz de bu cehenneme sürüklenmek isteniyor.
Böyle olunca da aşağıdaki şiir güncelliğini hiç yitirmeyecek.
Bir daha böyle şiirlerin yazılmadığı, barış ortamında kardeşlik türkülerinin söylendiği bir dünya özlemi ile ne yazık ki, bu şiiri bir kez daha yayınlamak istiyorum.

ŞİİR HAKLIDIR, ŞAİR DE...

Televizyonun kumandasını kırdım
birinci sayfalarını da yırttım bütün gazetelerin

Savaşa tanık olmak istemiyorum

Göklerin yüzü yıldızların ışığıyla donatılmışken
kara karanlığın koynundayken yerlerin yüzü
napalm ve öfke, atom ve kin, ölüm ve bomba
yeryüzü ve gökyüzüne yağarken televizyon ekranlarından
“Sevgili seyircisi” olmak istemiyorum televizyonların

Naklen yayında canlı bomba olmak istemiyorum

Çocuklar, yaşları bedenlerinden büyük
bedenleri yaşadıklarından küçük çocuklar
mermiler mermiler oyarken
ilikleri kurumuş kemiklerini
kamera olmak istemiyorum

Fotoğraf makinesi olmak istemiyorum

O kadınlar ki, yatağın da esrarı olmaktan çıktı ruhun da
ama, esrarı en çok kim bilebilir onlardan daha fazla
acıyı ve sevinci, ilki ve sonsuzluğu, ölümü ve hayatı
napalm öfkesini, bomba kinini kusarken
kim, nasıl söyleyebilir savaşa alışmıştır diye kadınlar?

“Savaşı okuyan uzman” olmak istemiyorum

Döviz, borsa, faiz ve altın ne olacak
hayatları merminin hızından kısa çocuklar
ölümleri bombanın sesinden uzun kadınlar
kadınlar ve çocuklar ne olacak
“Gelişmelerle karşınızda” olmak istemiyorum

“Beni izlemeye devam edin” olmak istemiyorum

Ne demişti şair:
- Şiir unutmaz, “canlı yayın” yapsa da ölüm
çünkü haktır ve haklıdır şiir
akıllı silah, televizyonda “görüntü”,
gazetede “kaliteli haber” olmak istemiyorum

“Haber” de “Haberci” de olmak istemiyorum

Savaş istemiyorum

07 Ekim 2001 PAZAR, 19.15

11 EKİM 2012, BİRGÜN