29 Ocak 2015 Perşembe

ŞAİRİN AZMİ...

“Çocuk ve Allah”, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ilk yapıtı “Havaya Çizilen Dünya”dan (1935) sonra, yine kendi olanaklarıyla yayımladığı ikinci şiir kitabıdır (1940).
Dağlarca’nın çocuk duyarlılığı ile evrenin ve varlığın karmaşıklığına bakışını yansıtan şiirler, bugün de yazıldığı günlerin tazeliğini korumaktadır.
“Çocuk ve Allah”, yayımlandığından altı yıl sonra, 1946’da CHP Şiir Armağanı’nda üçüncülük ödülüne değer bulunacaktır.
İşte o günlerde şiir yazmaya hevesli bir lise öğrencisi, “Çocuk ve Allah”ı okuduktan sonra Dağlarca’dan güzel şiir yazmanın ipuçlarını öğrenmek ister.
Ve aralarında şöyle bir konuşma geçer.
Dağlarca sorar:
“Şiir perisi, sağ kolunu kesecek, fakat sen İstanbul’un en büyük şairi olacaksın.”
Genç şair adayı “Olabilir” diye yanıtlar.
“Sol kolun kesilecek, Türkiye’nin en büyük şairi…”
“Olabilir…”
Dağlarca, söze ayakları da kesmeye getirince, genç “Yeter, şiir bu kadar eziyete değmez” der.
Bunun üzerine Dağlarca konuşmaya son noktayı şöyle koyacaktır:
“Şiir yazmak için bana kalem tutacak iki parmağım ile tek gözüm yeter.”
Nitekim üstat, nefesini ölüme teslim edişinin son anına kadar yazacağı şiirleri düşünecektir.
Bu, şiir yazma azminin çok açık bir göstergesi de değil midir?
Dağlarca’nın ömür boyu sürdürdüğü bu azmin bir başka yansıması Fransız şair Blaise Cendrars’da görülecektir.
Cendrars, geçen yüzyılın başlarında maceraları ile ünlü bir sanatçıdır.
1914 yılında lejyoner olarak Birinci Dünya Savaşı’na katılır.
1915’te Navarin yakınlarında çıkan çatışmada bir şarapnel parçası sağ kolunu paramparça edecek, ama 1961’de ölümüne kadar yaşama azminden asla ödün vermeyecektir.
Ve bundan sonra şiirlerini, yazılarını sol eliyle yazmayı öğrenecek, masa tenisi dahil bir çok spor oyunlarını da yapabilecektir.
Elbette kimsenin herhangi bir uzvunun kesilip biçilmesini asla istemem.
Yukarıda adı geçen iki büyük şairin de böyle bir niyetleri olmadığı çok açık.
Ama söyler misiniz, bugün onların azmini gösterecek kaç genç şair ya da şair adayı var?
küçük İskender’den sonra günümüz şiir trenine yeni bir vagon eklenememesi başka türlü nasıl açıklanabilir?  


29 OCAK 2015, BirGün

22 Ocak 2015 Perşembe

ESKİ ZAMAN...

Zaman zaman eski tarihli gazeteleri okur musunuz? Hani kimileri “boş zamanlar” avuntusuyla müzik dinler ya da kitap okur ya, ben de eski gazeteleri karıştırırım.
Epey bir zaman önce, senaryo çalışmasına başlamıştım.
Olay, İkinci Dünya Savaşı sıralarında, İstanbul’da geçiyordu. 1942 yılının “Cumhuriyet” gazetelerini neredeyse baştan sona hatmetmiştim.
Kimi olaylar var ki, hâlâ anımsarım. Örneğin adliye haberleri: Bigadiçli bir çoban telgraf tellerini keserek çarıklarına ip yapmış. Adamı yakalamışlar, altı ay hapis vermişler. Ne yapsın, savaş zamanı, çarık ipini nereden bulacak?
Bir başkası Sirkeci’deki kahvede, arkadaşının paltosunu çalmış. Ona da altı ay hapis...
Eski zamanların gazetelerinde değişmeyen iki tat var.
Birincisi, düşünüyor insan, gerçekten bunlar yaşandı mı?
İkincisi, kimi olaylar aradan yıllar geçse de güncelliklerini yitirmiyorlar. Dün neler yaşanmışsa, bugün o ya da benzeri yaşanıyor.
29 Kasım 1946 tarihli “Akşam” gazetesi yazıyor:
“Haliç’e çamur ve kirletici maddeler atılmayacak.”
Haberin ayrıntısı şöyle:
“Son zamanlarda Haliç’in bir çok yerleri dolmuş, vapurlar bazı sahillere yanaşamamaya başlamıştır. Bu gibi yerler, birkaç defa taranmış olmakla beraber yeniden çabuk dolmaktadır. Buna sebep Kağıthane deresinin getirdiği kumlar ve denize atılan maddelerdir.
Belediye hiç olmazsa bu ikinci mahzuru önlemek için tuğla harmanlarına ve sair müesseselere dereye ve denize çamur ve kirletici maddeler atılmamasını bildirmiştir.”
Gerçi geçen yıllar içinde Haliç’in çevresi temizlendi, tabii bu arada ne kadar tarihsel yapı ile birlikte...
1 Kasım 1946 tarihli “Son Telgraf” gazetesinden “Bir de değirmenciler tröstü mü çıktı” başlıklı bir haber:
“Tahditler kaldırıldıktan sonra bir şirket kuran değirmenciler un fiyatlarını eski karaborsa fiyatlarının üstüne çıkardılar.”
Zamanla “değirmencilerin tröstü” kalktı ama, ülkenin ne kadar değerli varlığı arsa ya yandaşlara ya da çok özelleştirme adı altında yabancı şirketlere peşkeş çekilmedi mi?
Elbette hep karamsar haberler yer almıyor eski zamanların gazetelerinde.
Kimi mutlu ve sevinçli haberler de var.
Yine yıllar öncesinden bir haber:
“Çorap fiyatları düşüyormuş. Amerika’dan külliyetli miktarda merserize iplik gelmeye başlayınca çorap fiyatlarında bir düşme gözlenmiş.
Bu, yerli çorap fiyatlarında yüzde 15 oranında gerçekleşmiş...”
Ve bir spor haberi:
Galatasaray, Beşiktaş’ı hava karardığı için hakemin maçı 12 dakika önce bitirmesine rağmen 2-0 yenmeyi başarmış...
Zaman buldukça ve elinize geçtikçe eski gazeteleri okumanızı öneririm.
Hem dünün tarihini okumak, hem de bugünün tarihini yeniden yaşamak için...


22 OCAK 2015, BİRGÜN

17 Ocak 2015 Cumartesi

MÜBADELEDE "ROMAN"

Yunanistan’da “30 Kuşağı” diye adlandırılan ve çoğu Küçük Asyalı mübadil olduğu bilinen yazarlardan İlias Venezis’in, “Ege Hikȃyeleri” (Belge Yayıncılık) kitabında çarpıcı bir bölüm vardır.
Kurtuluş Savaşı sırasında İzmir alınınca Rumlar kayık, tekne ne bulurlarsa denize açılırlar. Hedefleri, bir an önce Yunanistan’a ulaşmaktır.
Bu arada Midillili Rumlar da hemen harekete geçerler.
Adada ne kadar Türk varsa, çoluk çocuk demeden hepsini, üstelik eşyaları ile birlikte denize dökerler.
Yalnız bir Türk’ü adada tutarlar.
O da adanın bahçıvanı Ahmet’tir.
Çünkü bahçıvan Ahmet, adanın kadastrosunu bilen tek kişidir. Küçük Asya’dan giden Rumlar onun yardımıyla Türklerin boşalttıkları alanlara yerleştirilecektir.
 Toprak, özellikle üzerinde yaşadıkları toprak mübadele sırasında hem Türkler, hem Rumlar için yaşadıkları bunca acının çekirdeğini oluşturmaktadır.
 Lozan mübadillerinden Mustafa Bozbey de yakın tarihte Gümülcine’nin Langaza köyüne gider dedesinin çocukluğunu aramak üzere...
Dedesi anlatırmış:
“Biz memlekette rençberdik, fakat Bursa’ya gelince ticaret yapmaya zorladılar. Biz de valiye çıkıp durumu arzettik. Vali Bey bize hak vererek çevrede köy aramaya başladı ve Rumların bizim gibi mübadele yüzünden terk ettiği İnesi köyünü buldu. Gidip köyü gördük ve çok beğendik. Birinin parasını Vali Bey, ikisinin parasını biz vererek üç öküz aldık ve tütün ekmeye başladık.”
Suyun iki yakasında da yaşananlar neredeyse aynıdır.
Üç aylık edebiyat dergisi “Roman Kahramanları”nın 20. sayısında Şebnem Aslan’ın “Yunan Edebiyatına Yansıyan Mübadele” başlıklı önemli bir yazısı var.
Aslan, mübadeleye Yunan edebiyatının penceresinden bakarak şu saptamada bulunuyor:
“Dido Sotiriu, İlias Venezis, Nobel Ödüllü Yorgo Seferis, Kostas Politis, Staris Dukas gibi yazarlar, halkların doğup büyüdükleri topraklardan zorla gönderilmelerinin verdiği hüzün ve acının insani yanını işleyerek döneme ışık tutmaya çalışmışlardır.”
Ve ekliyor:
“Bu yazarların çoğunun mübadeleyi yaşamış olması, yarattıkları edebi eserlere kendi yaşantılarını da eklemelerine ve aynı zamanda tarihi olaylara kaynak olmasına neden olması, Yunan edebiyatında ve dilde gelişmelere, modernleşmeye yeni ekollerin doğmasına yol açmıştır.”
Şebnem Aslan, Ayvalık doğumlu İlias Venezis’in “Eolya Toprağı” romanından bir bölüm de aktarıyor, yine “toprak” üzerine...
Bir aile, hüzün ve acıyla anayurtlarını terke mecbur bırakılmışlardır. “Bütün ömrü boyunca kendisini koruyan gökyüzüne başını yaslayan” nine bir türlü uyuyamamaktadır. Sanki yaşlı kocası gömleğinin altında yumru gibi bir şey saklamaktadır.
Nine sorar: “Bu ne?”
Yaşlı adam, “bedenine dokunun kalp atışlarına yakın duran yabancı kütleyi çıkarır.
“Bir şey değil, birazcık toprak”tır.
Memleketlerinin toprağı. Gidecekleri yabancı diyarda memleketlerinin toprağını hatırlamak adına fesleğen ekmek için yanına aldığı topraktır.
Yunan yazarlarının tavrının aynısını “dostluk” vurgusu altında Türkiyeli yazarlar da göstermektedir.
Arada politikacılar olmasa..

15 OCAK 2015, BİRGÜN


YENİDEN MERHABA!

Kırk Kuşağı’nın “Fedailer Mangası”ndan Rıfat Ilgaz’ın ömrünün çoğunun hapishanelerde geçtiği sanılır.
Daha ilk şiir kitabının adı “Sınıf” diye altı aya mahkum olan ve gençliğinin baharında hapishane ile tanışan bir şair için bu kanı doğru kabul edilebilir.
Fakat Rıfat Ilgaz aynı kanıda değildir.
Ölümünden önce yaptığımız bir söyleşide şöyle diyecektir:
“Herkes benim ömrümün hapislerde geçtiğini sanır. Oysa öyle değildir. Ben hapishanelerden çok, hastanelerde, daha doğrusu tüberküloz olduğum için sanatoryumlarda yattım.”
Rıfat Hoca gerçekten de ülkenin çalkantılı dönemlerinde kapağı sanatoryuma atarak hapishane yoluna düşmekten kurtulacaktır.
Benim de yaklaşık on yıldır ömür yolum mutlaka bir “hastane” önünden geçmekte…
Kırk yıldır oturduğum Kadıköy’de ziyaretine bulunmadığım hastane ya da acil servis kalmadı gibi…
Son üç aydır ise Anadolu yakasına ziyaretler başladı.
Örneğin diyalize hazırlık amacıyla sol kolda açılan “fistül” ameliyatı Çağlayan’da bir hastanede yapıldı.
Şimdi sormak gerekmez mi?
Bunca hastane dolaşmana neden olan hastalığın nedir?
İnanın, on yıldır çözebilmiş değilim.
Vücut bir sinyal veriyor, pusulası da hemen bir hastane…
Sonrası beni ilgilendirmiyor.
Tahliller, ilaçlar, serumlar ve nihayetinde ameliyat…    
Sonuç çok da karamsar ya da kötü değil…
Hatta kimileyin yararları bile var.
Örneğin sevgili eşim Bilge, bu geçen zaman içinde benimle ilgilenmekten bir tıp fakültesi mezunu kadar deneyim kazandı.
Bir hemşire gibi pansuman yapabiliyor, hangi ilacın hangi hastalığa deva olabileceğini biliyor.
Ve bütün bunları doktorlar ile tartışabiliyor.
Hastalığımın bir başka yararı, bunca yaştan sonra hayatımı disiplin altına alması…
Öyle eskisi gibi alıp başını gitmeler yok.
Haftanın üç günü diyalize gireceksin, her ne koşulda olursa olsun.
Yeme-içmenin de belli kuralları var artık.
Vücuda hangisi yararlı, hangisi yararlı bileceksin.
Ömür yolu bir daha hastane yoluna düşmezse, şimdilik perşembe günleri yine burada birlikteyiz.
Bu arada hastalığım süresince arayan soran, ziyarette bulunan dostlarıma, arkadaşlarıma; kanlarıyla bedenime can veren her yaştan genç kardeşlerime; geceleri başımda bekleyen oğluma, kızkardeşlerime; dolaştığım hastane ve acil servis doctor, hemşire ve çalışanlarına; BirGün’deki çalışma arkadaşlarım ve okurlarıma; elbette en çok da bir doktor titizliğiyle bakımımı üstlenen sevgili eşime teşekkürü bir borç bilirim.
Yeniden merhaba!


08 OCAK 2015, BİRGÜN