21 Şubat 2014 Cuma

ULAŞ BARDAKÇI’YA ŞİİR

 
Vaktin kefenini biçen ellerin
adağın olsun ülkemin kızlarına
uyurken şanlı bir şafağın alnında
halk basmasıyla süslenmiş bedenin

Ölüm merhaba derken her sabah
- inancın yüreğe hıyaneti
kime değer sensiz atılan kurşun
mektuplar ve rüya tabirleri

Karanlıkta yaratılan kızların
yüzleri ve gelinlikleri aydınlık
bir bildiriydi kanınla yazdığın
ardından ağlanmayacak artık

Zulmün adresi yoktur çünkü
kurşuna karşı işliyorsa zaman
adındır acının beslediği tomurcuk
halkın hançerini bileyen kurban

Yüzünde solarken korkunun akşamı
zulmetin kuşluk vaktinde bir daha
adağın olsun ülkemin kızlarına
cesedinde açan güllerin şafağı

***

Yukarıdaki şiir “Kardeşi Ölümün” başlığı altında, 1972 yılında Ulaş Bardakçı’nın Arnavutköy’de şafak vakti silahlı çatışmada vurulmasının ardından yazılmıştı.
Şiir ilk kez, aynı yıl Nisan 1972-Haziran 1974 yılları arasında çıkan ve ilk on beş sayısında yazı işleri müdürlüğünü yaptığım, dönemin devrimci edebiyat dergisi “Yeni a”da yayımlandı; ardından da 1974’te Cem Yayınevi tarafından basılan “Hücremde Ayışığı” kitabımda...
Dün, 19 Şubat Ulaş Bardakçı’nın aramızdan ayrılmasının 42. yılı idi.
Anısına saygıyla...


20 ŞUBAT 2014, BİRGÜN

16 Şubat 2014 Pazar

MUKADDES BİR ISTIRAP ŞARKISI

Yıllardır Türkiye’de medyaya baskı ve kısıtlamaları gözleyen Bianet’in 2013 Türkiye raporu yayımlandı.

Türkiye’nin 2013 medya bilançosu dört başlık altında özetleniyor: Hapishane, saldırı, habere müdahale ve işten atılma

Rapora göre geçen yıl genel patron tercihi, Gezi süreci ve AKP-Cemaat gerginliği, 94 gazeteci, yazar ve medya çalışanının işine son verilmesinin, 37’sinin de istifaya zorlanmasının nedeni....

Yine geçen yılı 59 gazeteci ve 23 dağıtımcı cezaevinde geçirdi.
Ayrıntıları http://www.bianet.org’tan okunabilir.
Yalnız bugün değil, tarih boyunca yazarlar, çizerler, sanatçılar, gazeteciler, bir başka deyişle eli kalem tutanlar, (tabii heykeltıraşlar da) her çağda ve her zaman iktidarların hedef tahtası olmuşlardır.
Cezaevleri gazeteci ve yazarlar, şairler için adeta bir akademi görevi görmüşlerdir. Bu anlamda gerçeğin fatihidirler, yoksa günümüzdeki gibi kimi “medya organları”nın değil...
İşten atılma, dolayısıyla açlığa mecburiyet de iktidarların en çok kullandığı araçlardan biridir. 
Kemal Ahmet orta boylu, esmer, gözleri fırlak, önceleri oldukça temiz giyinen, bileğinde altın zincir taşıyan bir delikanlıdır. Yüksek Ticaret Okulu’nda okurken, 22 yaşında Babıâli’ye gelmiştir. Çalıştığı “Haber” gazetesinde, “Çulsuz Adam” imzasıyla köşe yazıları yazıp yoksul halkın çektiklerini yansıtmaya başlayınca, adı hemen komüniste çıkacaktır.
Sonunda genç yaşta veremden kan kusarak ölür.
Ardından Nâzım Hikmet, “Kemal Ahmet” başlıklı bir şiir yazacaktır:

“Kafası
    yüzde yüz uygun muydu kafama
                      bilmiyorum, ama
                      o benim soyumdandı.
Etiyle, kanıyla değil,
belki de heyecanıyla değil,
batırıp parmaklarını kanayan yarasına
beyninin ışığını sattığı için
                     bir ekmek parasına.
Fakat ne yazık ki, o,
namludan kopan bir kurşun gibi haykırıp,
karanlık acıların camını kırıp
güneşi dolu dizgin gözlerine dolduramadı!
Gün geldi, ağrıdan ayakta duramadı.
Ve işte o zaman
              çocuğunu boğan
              aç bir ana gibi,
bir çözülmez çemberin kıvranarak içinde,
boğdu kendi elleriyle yüreğini
               bir rakı kadehinde.
Tutunmak istedi, kaçtılar;
çalıştı, kırbaçladılar;
susadı, kendi kanını içti o!
Parça parça insan kafası satılan,
kaldırımlarında aç yatılan
                     bir caddeden
mukaddes bir ıstırap şarkısı gibi gelip
                                        geçti o!..”

“Ağlayan Nar ile Gülen Ayva” ve “Sokakta Harp Var” kitaplarının yazarı Kemal Ahmet’in bir de kardeşi vardır.
Devlet adına Fransa’ya gönderilir ve ressam olur.
Kemal Ahmet’in kardeşi olduğu için adı “solcu”ya çıkmıştır.
O da abisi gibi kendisini içkiye vurur.
Abisi gibi düzenli bir işte çalışma olanağı bulamadığı için bir gün o da veremden ölecektir.
Onun da ardından bu kez Melih Cevdet Anday, “Zavallı Etem” başlıklı şiirini yazacaktır:

“Zavallı Etem
Çok çekti geçen kış
Bütün kışı parklarda geçirdi
Şimdi vaziyeti iyi
Sanatoryumda
Verem”

Bakalım günümüzün Kemal Ahmet’lerinin şiirini kimler yazacak?


16 ŞUBAT 2014, BİRGÜN

10 Şubat 2014 Pazartesi

DÜĞÜNE DEVE İLE GİTTİ

Önümüzdeki 13 nisan “Garip” şiirinin en önemli şairlerinden Orhan Veli’nin 100. doğum yılı…
Böyle yıldönümlerinde şairler, yazarlar, bilim adamları, sanatçılar vb. adına sempozyumlar düzenlenir, tartışmalar açılır, anma kitapları hazırlanır, sanatı ve kişiliği irdelenir.
Çağdaş ülkelerde bu söyledir.
Ama şimdiye kadar Orhan Veli için ne böyle bir hazırlığın, ne de böyle şeyler yapmanın bir haberi var.
Bildiğim, bir yayınevinin sevgilisine yazdığı mektupların yer aldığı bir kitabın yayını, bir de “Sözcükler” dergisinin önümüzdeki ay kapsamlı bir dosya hazırlaması…
Orhan Veli’nin şiiri kadar, yaşamı da “garip”liklerle doludur.
Naif resimde Türkiye’nin önde gelen ustalarından Fahir Aksoy, 1940 yılında Çanakkale’nin Erenköy nahiyesinde, Motorlu Topçu Alayı karargâhında askerliğini yapmaktadır. Opera orkestrasının birinci kemancısı Fethi Kopuz ile Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı profesörü Fehmi Baldaş da aynı yerde askerdirler.
Dünyada savaş yıllarıdır ve bir süre sonra “görülen lüzum üzerine” Gelibolu’nun Bolayır kazasının “Varlık” köyüne nakledilirler.
Saros körfezinin biraz ilerisindeki Semendirek adası Almanlar’ın işgali altındadır.
Aksoy, bir gün görevli olarak tümenin bulunduğu Dirik köyüne gidecek ve orada askerliğini yapmakta olan Orhan Veli karşılaşacaktır.
Bundan sonra da buluşmaya başlarlar.
Bazen Orhan Veli gelir Aksoy’un bulunduğu köye, bazen Aksoy gider Dirik köyüne...
Köyde küçük bir bakkal vardır.
Leblebi ile açık şarap içerler.
Bakkal Hasan, nüktedan, hazırcevap, hoş bir adamdır.
Yine bir gün şaraplarını yudumlarken Kolordu Komutanı Korgeneral Muzaffer Tuğsavul tarafından görülürler.
General, dükkâna girince bunlar put kesilir, seslerini çıkaramazlar.
Komutan bir şarapla leblebilere bakar, bir bunlara ve “Orduevinde içecek yiyecek tümendi mi? Yarın saat 11.00’de sizi bekliyorum” diyerek çıkar gider.
Orhan Veli’nin “Şimdi hapı yuttuk” demesiyle moralleri iyice bozulur.
Ertesi gün korka korka giderler.
Alacakları cezayı düşünmektedirler.
Hemen huzura alınırlar.
Hazırolda beklerler.
Komutan oturmalarını söyler, ardından askerin bu gibi yerlerde içki içmesinin uygun olmadığını anlatır ve “Ben edebiyatçıları, şairleri çok severim, edebiyatçı olmak istemiştim” diyerek sözlerini bağlar.
İkisinin de morali düzelir hemen.
O cesaretle bir süre konuşurlar.
Ayrılacakları sırada komutan, “Siz şimdi izni düşünüyorsunuz, ama Genelkurmay Başkanlığı izinleri kaldırdı. Yalnız bu hafta mühimmat almak üzere Ankara’ya iki kamyon göndereceğiz. İsterseniz sizi görevlendiririm” der.
Tabii, hemen kabul ederler ve Ankara’ya giderler; dönüşte de komutana Andre Gide’in bir kitabını getirirler.
Aksoy, bir gün de Orhan Veli ile bir köy düğününe gider.
Orhan Veli deveye, Fahir Aksoy eşeğe binmiştir.
O sırada Orhan Veli, küçük bir adaya balıkçı müfrezesi komutanı olarak gönderilmiştir.
Aksoy, bir pazar günü de Orhan Veli’yi ziyarete gider.
Anılarını yazdığı “Yaşam Defterim”de o günü şöyle yad edecektir:
“Bütün yaşamım boyunca, bu kadar bol ve çeşitli balıkla rakı içmemiştim. Böylesini padişahlar da yememiştir.”
Orhan Veli, “Bir Roman Kahramanı” şiirini bu adada yazacak ve “Ülkü” dergisinin 01.01.1945 tarihli sayısında yayınlayacaktır.

“Çadırımın üstüne yağmur yağıyor,
Saros körfezinden rüzgâr esiyordu,
Ve ben, bir roman kahramanı,
Ot yatağın içinde,
İkinci dünya harbinde,
Başucumda zeytinyağı yakarak
Mevzuumu yaşamaya çalışıyordum;
Bir şehirde başlayıp
Kim bilir nerde,
Kim bilir ne gün bitecek mevzuumu.”

06 OCAK 2014, BİRGÜN