25 Eylül 2014 Perşembe

Ardıç Ağacı Katliȃmı...

O bir ağaç: Kışın dahi üzerinden yeşil giysisini çıkarmıyor. Enine de boy atıyor, boyuna da...
Tarihi, insanın ve insanlık tarihinin bir öz kardeşi...
Siyahımsı, mor, yuvarlak meyvesi yendiği zaman menekşe kokusu aldığı için Romalı kadınlar tarafından çok kullanılmış; ayrıca Ortaçağ’da cadılardan korunmak için evlerin önüne dikilmiş; çünkü cadı, ardıç yapraklarını saymayı başarırsa eve girebilme şansına erişebiliyor.
O bir ağaç: Rüzgâr, kar ve ses perdesi olarak yol kenarlarında ve kentlerde kullanılıyor; tıp, alkollü içki, inşaat sektörü, kozmetik ve mobilya sanayii için çok değerli...
O bir ağaç: En güç koşullarda dahi Anadolu toprağını terk etmemiş, bu yüzden de Anadolu’nun nice güzel simgesinden biri...
O bir ağaç: Şaman Türkmen’lerde ve Bektaşi - Alevilerde kutsal olarak kabul ediliyor. Dallarına bez bağlanarak dilek tutuluyor ya da dalları tekkelerde tütsü olarak kullanılıyor.
Türkiye’deki en eski ardıç ağacının Konya, Taşkent Alata (Balcılar)’da bulunduğu iddia edilmekte...  Sivas, Elazığ, Siirt, Tunceli, Burdur, Adıyaman ve Erzurum’da da bol miktarda bulunmakta…
Geçmiş tarihte ÇEKÜL Vakfı, Sivas Divriği’de bin kadar ardıç ağacı dikmişti. Eskilerde mebzul miktarda ardıç varmış Divriği’de. Ağaçlar kesilince ardıç kuşları da terk etmiş yöreyi.
 (Aşağıdaki şiiri o ağaç bayramı sonrası yazmıştım.)
Çünkü o kuş, Anadolu bozkırının umudunu taşıyan ağacın tohumlarını midesinde taşıyor ve böylece yeni ağaçların yaşama gücü kazanmasını sağlıyor.
Beslenmek için alet kullanıyor; örneğin taşları çekiç gibi kullanarak salyangozların kabuklarını kırıyor.
Anadolu ardıç ağaçlarının anayurtlarından biri. Artık yangın deyin, sel deyin, afet, küresel ısınma deyin, insanın doğaya hıyaneti deyin, ardıç ağaçlarının kimliği düşüyor doğanın künyesinden...
Doğal olarak tohumlarını karınlarında “hamile” niyetine taşıyan ardıç kuşları da...
Bu yüzden de yurtları elden çıkan kuşlar başka diyarlara göç ediyor.
Ardıç ağaçlarının katliȃmı bugün de sürmekte...
Daha geçenlerde Burdur’a bağlı Bağsaray köyünde, bölgede yapılması planlanan mermer ocağı nedeniyle koruma altındaki bine yakın ardıç ağacı kesilmiş...
Ardıç ağacının ülkemizde beş türü bulunduğu biliniyor. Bunlardan “Katran”, “Kokar” ve “Boylu ardıç” Burdur bölgesinde bulunuyor; bu ağaçlar sayesinde de bölgede mevsimsel olarak en erken sebze ve meyve burada yetişmekte...
Bir başka önemli nokta da ardıç ağaçlarının kesilmesinin ardıç kuşlarının da katliȃmına yol açmış olması...
Hem ağaç, hem kuş olarak doğanın bunca güzelliğini “mermer mezarlar”a hapsetmeye kimin, ne hakkı var?

ARDIÇ

Suvaz ile Divriği arasında
Karasar geçidinde gördüm
ardıç kuşlarından bir bulut
mekân tutmuş gökyüzünü

Dedim: Nereden gelirsiniz?
Dediler: Mengücek beyliğinden
Dedim: Konağınız nire ola?
Dediler: Ulu Cami avlusunda

Gördüm: O gün bütün Divriği
yerin ve göğün yüzü ile
ardıç kuşlarının kuşatmasında


25 EYLÜL 2014, BİRGÜN

18 Eylül 2014 Perşembe

PİYANİST KİM?

Kendisini halkın namus”unu korumakla görevli sanan RTÜK, geçen hafta Polonya’da Nazi işgalinde yaşananların anlatıldığı ünlü “Piyanist” filmini “şiddet” simgesi olmadan yayınladığı gerekçesi ile Diyarbakır Özgür TV’ye uyarı cezası verdi. Film, çocuklar ve gençler için sakıncalı imiş
RTÜK’ün AKP kontenjanından seçilen başkanı haklı. Çünkü Diyarbakır, hȃlȃ “muktedir”lere göre “ora”... Sanki “ora”sı hiç şiddeti yaşamamış, yaşamıyor da...
Oysa birçok ödüllü “Piyanist” filmi yıllar önce TV kanallarında, sinemalarda gösterildi.
Peki, ne anlatıyordu “Piyanist”?
Anımsanması için on bir yıl önce yazdıklarımı yinelemek istiyorum.
Bu, aynı zamanda “Yeni Türkiye”nin de bir göstergesi.
AKP iktidarında nereden nereye geldiğimizin de bir kanıtı...
Eylül 1939. Varşova, Nazi bombardımanı altında bir enkaz-şehir haline gelmiştir. Polonya radyosunda piyanist olarak çalışmakta olan Wyadyslaw Szpilman, altı yıl boyunca savaşın şiddetine tanıklık yapar ve anılarını kaleme alır. Szpilman’ın bütün ailesi o yılların soykırım tünelinde kaybolmuş, kendisi ise Alman subayı Will Hosenfeld sayesinde “ölümden bir hayat enerjisi” elde etmiştir.”
Szpilman’ın anılarından yola çıkarak Roman Polanski’nin yaptığı üç Oscarlı filmi “Piyanist”, sinemalarımızda gösterildi. Filme konu olan olay kitap olarak yayımlandı.
Filmin eleştirisi sinema eleştirmenlerine kalsın, kitaptan söz etmek istiyorum. Çünkü kitabın da filmde anlatılanlar kadar hazin bir öyküsü bulunmakta...
Szpilman’ın kitabı, savaştan hemen sonra, 1946’da “Bir Şehrin Ölümü” adıyla yayımlanıyor. Fakat hemen Stalin yandaşlarının hışmına uğruyor ve dağıtımdan çekiliyor. Yıllar sonra ise Szpilman’ın hayatta kalmasını sağlayan Hosenfeld’in günlüğünden parçaları da bünyesine alarak yayımlanıyor. Tabii Hosenfeld’i bir Alman değil de Avusturyalı olarak göstererek...
Peki, kim bu Hosenfeld?
Birinci Dünya Savaşı’nda teğmen olarak görev yapmış bir öğretmen... İkinci Dünya Savaşı’nda, Alman askerlerinin spor yarışmaları ve atletizm sayesinde formda kalmalarını sağlamak amacıyla Varşova’ya spordan sorumlu subay olarak atanıyor.
Fakat savaşın en acımasız günlerinde nefret edilen “efendi” ırktan birisi olarak koruyucu melek rolünü oynayacak ve Varşova’da yıkıntılar arasında bulduğu Szpilman’ı öldürmek bir yana besleyecek, paltosunu dahi armağan edecektir.
Hosenfeld, Szpilman’dan başka insanları da kurtaracaktır.
Mesela bunlardan biri Gestapo’nun aradığı Poznanlı Maciej Cieciora’dır. “Cichocki” adına sahte bir kimlik düzenleyerek Cieciora’yı Gestapo’nun elinden alacaktır, talihin cilvesine bakın ki, Cieciora’nın oğlu da Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Hamburg’da Polonya konsolosu olarak görev yapacaktır.
Ama savaş zamanı, “melek”ler yalnızca kendilerini koruyamıyorlar.
Szpilman’a verdiği “hayat” enerjisi kendisine “ölüm” olarak dönecektir. Ve Stalin’in ölümünden bir yıl önce, Stalingrad’da bir savaş esirleri kampında ruhu zedelenmiş olarak ölecektir. Esaret hayatı da işkence altında geçmiştir, çünkü Sovyet subayları bir Yahudiye kurtardığına asla ve hiçbir zaman inanmamışlardır. İnançlı bir adam olarak ne dostlarını, ne düşmanlarını kendisine inandırabilmiştir.
Bundan daha hazin bir hikȃye olabilir mi? Ama oluyor. Çünkü Szpilman’ın hikȃyesi kadar Hosenfeld’inki de hazin...
Bugün Ortadoğuda da yine bombaların esaretinde insanlar ölüyor, en çok da çocuklar... Polanski ustalığında “yönetmen”ler, savaşın “ölüm” enerjisi taşıyan her anını hafızamıza kazıyorlar.
Çünkü soru hiç değişmiyor dün de, bugün de:
“Ölümden nasıl bir hayat enerjisi elde edilir ki?”

KOKU

Her gün okula
ekmek kokusu getiriyor
sıra arkadaşım

Kimse bilmiyor ama
fırında çalıştığını

18 EYLÜL 2014, BİRGÜN