28 Şubat 2016 Pazar

GAZETECİ ABİDİN DİNO

Yirmili yaşının başında, haber peşinde koşan genç bir gazetecidir. Perapalas’ta bir gece haber avındadır. Birden otelin üst kattaki koridorlarında yalınayak, don-gömlek dolaşan bir Fransız ile burun buruna gelir. Bu, o sırada Türkiye’yi ziyaret etmekte olan Fransız elçisi Henriot’tur.
Fransız konuğun banyosunun musluklarından biri çalışmadığı için tamirci aradığı anlaşılacaktır.
Genç gazeteci ise 1930’lu yılların başında hayatını hem karikatür çizerek hem gazetecilik yaparak kazanan Abidin Dino’dur.
O yıllarda Dino’nun bir başka uğraşısı İstanbul Boğazı’nı Avrupa’dan Asya’ya, Asya’dan Avrupa’ya yüzerek geçmesidir.
Gazetecilik yaşamında da ilginç kişilerle tanışacaktır.
Örneğin bunlardan biri, İstanbul’a bir konferans vermek için gelen ünlü İtalyan fütüristi, şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni faşist Filippo Tommaso Marinetti’dir.
Bir başkası, o sıralarda Marcel Proust üzerine önemli bir kitap yayımlamış Leon Perquin’dir.
Bir önemlisi de dünyanın en velut yazarı bilinen George Simenon’dur.
Simenon yeni bir evlilik yapmıştır. İstanbul Boğazı’nda, Kandilli’de Polonyalı kont Ostrorog’un görkemli yalısında kalmaktadır.
Simenon’un İstanbul’da geçen bir polisiye roman yazacağı düşünülerek romana uygun durumlar yaratılır.
Uyduruk bir esrar tekkesine götürülür, özel bir esrar partisi, polis baskını düzenlenir.
Sonuçta, Dino’nun pek de başarılı bulmadığı “Evenos’un Müşterilerinden Biri” romanını kaleme alacaktır.
Roman daha sonra Türkçeye çevrilecek, Türk-Fransız-Alman yapımı, İstanbul’da geçen Philippe Venault’un yönettiği bir film olarak sinemaya da uyarlanacaktır.
Türk komünistlerinin belleği ve belgeliği Rasih Nuri İleri’ye göre Abidin Dino’nun yaşamında da gariplikler vardır.
Örneğin “Gerilla” resimlerinin başına gelenler bunlardan biridir.
Dino, “Gerilla” resimlerini Amerika’ya götürmek üzere Ayasofya Müzesi’ni restore eden Whitimore’a vermiştir.
Resimlerden yıllarca ses çıkmaz.
Yıllar sonra, resimlerden kesinkes ümit kesildiği bir sırada Aliye Berger, Rasih Nuri’ye bir mektup yollar.
O sıralarda, Surp Agop’daki Şakir Paşa Apartmanı işhanına dönüştürülmek üzere müteahhide verilmiş ve apartmanın tavanarası odalarında bir resim rulosu bulunmuştur.
Bu rulo, otuz-kırk yıl önce Whitimore’a teslim edilen resimlerdir.
Whitimore, uçağa binecekken resimleri götürmeyi sakıncalı bulmuş ve Fahrünnisa Hanım’a teslim etmiş, Fahrünnisa ise ruloyu apartmanın tavanarasına bırakmıştır.
Rasih Nuri, büyük bir sevinçle Abidin’e müjdeyi verir.
Fakat Dino bunu önemsemeyecek, sonunda “Resimler sende kalsın, ne yaparsan yap!” diyecektir.
Abidin Dino Adana’da sürgünken bir de oyun yazacaktır: “Kel”…
Bu, onun ilk kitabıdır.
Kitap basılır basılmaz Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılır.
Akıbetini de Dino şöyle açıklayacaktır:
“Kel ne oldu? Hiçbir şey. Yeni bir baskısı da yapılmadı. Toplatılan baskıdan elde belki sekiz-on tane kalmıştır, ama bilmiyorum hangi ellerde?”
 “Kel”, Rasih Nuri’nin arşivinde olabilir mi?

25 ŞUBAT 2016, BirGün


21 Şubat 2016 Pazar

“İNCE MEMED”İN MACERASI…

Yaşar Kemal, roman denemelerine 1946-47 yıllarında başlar. “Ortadirek” romanına başlamıştır ama, yarım bırakmıştır. “İnce Memed” de taslak halindedir.
1951’de Adana’dan İstanbul’a gelir.
Paraya gereksinimi vardır. Tanıdığı bir sinemacı, bir senaryo yazmasını ister. Sinema bilgisi de Abidin Dino’dan öğrendikleri kadardır.
Film yapacak kişiye “İnce Memed”in konusunu anlatır.
Üç bin liraya anlaşırlar.
Senaryoyu yazar bitirir, fakat adam ortadan kaybolmuştur.
Film işinden umudu kesince durumu, röportajları yayımlanan Cumhuriyet gazetesi yayın yönetmeni Cevat Fehmi Başkut’a anlatır.
Ve bir gün Cevat Fehmi’ye “Ben zaten bu konuyu roman olarak tasarlamış, birkaç bölüm de yazmıştım. Onu bu yıl bitirmek istiyorum. Ama paraya gereksinmem var. Bana avans olarak bin lira verirseniz” diyecek olur.
Cevat Fehmi, hemen vezneye gönderir Yaşar Kemal’i…
Bin lirayı alınca Beşiktaş Serencebey’de bir ev tutacak ve zaten aklında ezbere aldığı romanı yazmaya başlayacaktır.
Yıl 1953’tür ve İstanbul’da görülmemiş bir kış yaşanmaktadır.
Tuna’dan gelen buzlar, İstanbul Boğazına inmiştir.
Yaşar Kemal’in deyişi ile yeryüzü gökyüzü donmuştur.
Evde küçük bir çini sobadan başka bir şey yoktur. Bulabilirlerse sobada odun yakmaktadırlar. Thilda, yatağın içinde kitap okumaktadır.
Erzurum’dan aldığı kalın eldivenler elinde “İnce Memed”i üç ay içinde yazar ve hemen Cevat Fehmi’ye götürür.
Bu arada kimi anlaşmazlıklar yüzünden Cumhuriyet’te yayımlanmayınca Yaşar Kemal romanını “Dünya” gazetesine, Bedii Faik’e götürür, “Al bu senin, Cumhuriyet’ten çekip alıyorum, sen yayımla!” diyerek
Bedii Faike göre de işin aslı ise şöyledir:
“Gazetede dizi olması kolaylığına  uygun düşmesi için” bir macera romanı yazmıştır Yaşar Kemal. Hiçbir edebi iddiası yoktur. Peyami Safa’nın “macera” romanlarına koyduğu “Server Bedii” misali, bu romanını kendi adıyla değil de “nam-ı müstear”la yayımlamak istemektedir.
Fakat, Cevat Fehmi, romanın başındaki yirmi sayfa tutan upuzun girişi sıkıcı bulduğundan, Yaşar Kemal’in bu bölümü çıkarması koşuluyla romanı yayımlamak istemektedir. Yaşar Kemal ise buna razı gelmemektedir.
Bu yüzden de romanını Bedii Faik’e getirmiştir ve “Dünya”da yayımlamak istemektedir.
Bedii Faik, Yaşar Kemal’e önce neden takma ad ile yayımlamak istediğini sorar. Yaşar Kemal’in yanıtı oldukça ilginçtir: “Okuduğun zaman sen de göreceksin ki tam bir macera romanıdır bu ve Yaşar Kemal imzasıyla bir arada durması bence imkânsız!”
Ve Bedii Faik, romanı alıp evine götürür. Bir gecede de okur...
Bedii Faik, gerçekten de ilk sayfalarını Cevat Fehmi’ye hak verecek derecede sıkıcı bulur. Ama okudukça Yaşar Kemal’in kendisine bu kadar haksızlığı ve tersliği nasıl yapabildiğine de şaşar...
Ertesi gün de romanı aldığı gibi Cumhuriyet’te, Nadir Nadi’nin kapısına dayanacak, olan-biteni anlattıktan sonra “Ben Yaşar Kemal’i bu romana imzasını koyması için ikna edeceğim, sen de Cevat Fehmi’ye söyle romanın baş tarafını atmadan tefrika etsin.”
Birkaç gün sonra da roman Yaşar Kemal imzasıyla ve küçük bir bölümü  çıkarılarak Cumhuriyet’te yayımlacaktır.
Çünkü zamanın basın savcısı Hicabi Dinç, Cumhuriyet’e gelerek, “Cevat Bey Ankara’dan emir geldi, bu romanı keseceksiniz” diyecektir.
Cevat Fehmi de ayağa kalkarak “Hicabi Hicabi” diye bağıracaktır: “O sana Ankara’dan telefon edenler bana telefon etsinler. Sen mi anlarsın romandan ben mi, onlar mı anlar, ben mi, gücünüz yeterse bu romanı gazeteden kestirin bakalım.” (Ne yazı müdürleri varmış, bir de şimdikilere bakın!)
Sonuçta gazetenin avukatı Orhan Apaydın, suç sayılabilecek küçük bir parça bulsa da Yaşar Kemal o parçayı kitap çıkarken koyacaktır.


18 ŞUBAT 2016, BirGün

14 Şubat 2016 Pazar

ŞAİRİN SINAVI...

1950’li yılların sonu, “Yaprak” dergisinin çıkmaya başladığı günler. Ankara’da “Yeni Hayat Lokantası”, müdavimlerinin deyişi ile “Kürdün Meyhanesi”nde Fahir Aksoy ve Orhan Veli demlenmektedirler.
Masada leblebi, bayırturpu ve sirkeye kesmiş şaraptan başka bir şey yoktur. Tabii hesabı ödeyecek para da...
Bir ara masalarına tanımadıkları biri yanaşır. Önce polis olduğunu sanırlar. Adam kendisini tanıtır:
“Ben doğulu bir şairim. Sizi şiirlerinizden tanırım. Demin oturduğum masada adınız geçti. İzninizle birkaç dakika konuşabilir miyiz?”
Orhan Veli’den “olur”u alan doğulu şair, hemen masayı arnavutciğeri, şişkebabı, piyaz, koç yumurtasıyla donatır. 
Şarap kadehleri ardı ardına yuvarlanır.
Şairin çenesinin ayarı kaçmıştır:
“Orhan Bey, kusuruma bakmayın, sen ve arkadaşların o güzelim Türk şiirini mahvettiniz. Bu kof ününüz fazla sürmeyecektir. Ben ölçülü, aruzlu şiiri çok iyi bilirim. Siz ise bilmediğiniz için böyle tuhaflıklar yapmaktasınız.”
Fahir Aksoy, şairi tutup meyhaneden atmak için sabırsızlanmaktadır.
Orhan Veli oldukça sakindir.
Şair sürdürür:
“Şimdi aruzla yazdığım bir şiirimi okusam ölçüsünü bulamazsınız. Okuyorum, bulun bakalım, hodri meydan!”
Şair, şiirini okur. Çevre masalar da kulak kesilmiştir.
Orhan Veli, istifini bozmadan “Şiirinizin 4, 9, 17, 23 ve 30’uncu dizelerinde ölçü kusuru var beyefendi” deyiverir.
Şair çılgına dönmüştür:
“Orhan Bey, sen daha şiirin ölçüsünü söylemedin. Söyle bakalım ölçüsünü?”
Orhan Veli, “Biliyorum beyefendi” diyecek olur.
Şair ısrar etmektedir.
Orhan Veli açıklar:
“Peki efendim, söyleyeyim. Kullandığınız ölçü ‘failatün /failatün / failün’dür. Yalnız dediğim gibi şiirinizde beş kusur var.”
Sonrasında doğulu şair, “Ben bir şey bilmiyormuşum” deyip duracak ve masanın bütün hesabını ödeyecektir.
Orhan Veli, hemen herkesle arkadaşlık kuran bir kişiliğe sahiptir.
Bir gün Park Otel’in balkonunda Yahya Kemal ile otururken, birkaç kadehten sonra söz dönüp dolaşır şiire gelir.
Bir ara Yahya Kemal sorar:
“Duymadığımız bir şeyler var mı?”
“Var efendim” der Orhan Veli:
“Lütfetmez misiniz?”
Orhan Veli’nin muzipliği üzerindedir.
Aruz ile yazdığı “Efsâne” başlıklı şiirini okur:

“Bir zamanlardı bu gamhânede bir dem vardı
Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı 

O çağıltıyla beraber döğünürdü def ü çenk
Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengârenk

Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe
Rindler muğbeçeler mest bütün mecliste

Ve o hâletle bütün kahkahalar rağmeleşir
Dilde Yahya Kemal’in şarkısı şehnâmeleşir

O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı
Bir zamanlardı bu gamhânede bir dem vardı

Lâkin artık o hayal âlemi bir efsâne
Ses sada yok bu değil sanki o devlethâne”

Yahya Kemal, şiirde kendi adı da geçtiği için mest olmuştur.
Kadehinden bir yudum aldıktan sonra sevinçle, “Aziz şair” der, “şiirini çok beğendim, biraz daha gayret etseniz bizi de geçeceksiniz.”
Ama Orhan Veli’nin yanıtı karşısında donup kalacaktır:
“Aman efendim, ciddiye almayın, biz bunları alay olsun diye yazıyoruz.”

11 ŞUBAT 2016, BirGün