28 Ağustos 2014 Perşembe

ÇINGIRAK

Ceviz büyüklüğünde bir kafa, kafanın içinde ses veren minik bir metal parçası, bir de söğüt dalı misali ince bir saptan oluşan bedenine geçen zamanın kiri ve tozu sinmişti.
Yüzü, kara bir tülün ardında görünmüyordu adeta...
İki saat uğraştıktan sonra önce yüzünden tülü kaldırdım, sonra bedenini temizledim tozdan ve kirden...
Gümüş parlaklığıyla yeniden doğdu sanki...
Sapında imza niyetine “H.E.” imzası, el yapımı olduğunun kanıtıydı.
Peki, kimdi bu “H.E.”? Bu gümüş çıngıraktan başka hangi oyuncuklara imzasını atmıştı?
İşte, meraka değer bir hayat...
Bu bir çıngıraktı, çocukluğumdan kalan tek ve yegâne arkadaşım.
Bir büyülü fener misali çocukluğumu aydınlatıyor şimdi de...
Altı yaşımda Erzurum’da, yedi yaşımda Horasan’da, sekiz yaşımda Yağanbaba köyünde nice geceme eşlik etmiş, rüya ve hülyalarımın yoldaşı olmuştu.
Sapının ucunda leblebi büyüklüğündeki topuzu dişlerimin arasına alır öyle mi uyurdum?
Annem, ruhumu kuşatan cinleri onun sesiyle mi kovardı bedenimden?
Çobandede köprüsünün altını mekân tutan balıkları onun sesiyle mi avlardım? Onun sesine mi yuva kurardı bahar leylekleri, yaz kartalları?
Annem, onun sesiyle mi çağırırdı çocukluğunun İzmir gurbetini, benim Erzurum hasretine?
Her gece masalların kapısını onun sesiyle mi açar, her sabah onun sesiyle mi kapardı rüyalarımın penceresini? 
Şimdi de annemin sesini andıran sesi hiç değişmemiş...
Benden sonra doğan kardeşlerim Makbule, Şefik ve Mahmure çıngırağımla arkadaş olmuşlar mıydı? Muhtemelen benden sonra onlara da oyun yoldaşlığı yapmıştır o çıngırak...
Fakat yetmişe ulaşan yaşımla yaşıt olduğuna göre o çıngırak, yalnızca benim çocukluğumun yoldaşı idi. Başka türlü nasıl dayanabilirdi bu ömrün hasreti ve gurbetine?
Peki, ben kadirşinas arkadaşı olarak onun şiirini yazabildim mi şimdiye kadar?
İtiraf etmeliyim ki, hayır... “Kampana” şiirimde, adı üzerinde “kampana”yı, “zil”leri yazdım da bir “çıngırak”ın hayatını dökemedim mısralara...
Ama şimdi, tek oğluma para pul, arsa tapu, ad sandan önce bırakacağım bir küçük, fakat değeri benim için paha biçilmez bir armağanım var.
Bende olduğu kadar, onun çocukluğunda da hatırası olan, onun ve benim çocukluğumla yaşıt bir oyuncak...
Bir çıngırak...
Oğlumun çocuklarına, benim torunlarıma bir armağan...
Geçmişi olduğu kadar, şimdiyi ve geleceği de aydınlatan bir büyülü fener...
Annesi de oğlumun ilk oyuncağını saklıyor, anıları ve çocukluğu ile...
Bütün bunların kanıtı mı?
Kanıtı geçen hafta BirGünde yayımlanan bir haberin içindeydi. 1948’den beri Kayseride, Kültepe Kaniş-Karum kolonisinde yapılan kazı çalışmalarında dünyanın en eski oyuncağı sanılan bir çıngırak bulunmuştu. İlginç olanı da kazıda bulunan ile benim çıngırağımın bire bir benzerliği Biçim olarak ikisi de aynı idi, tek fark onun kilden, benimkinin metalden oluşu
Siz de çocukluğunuzdan bir oyuncağı saklayın, adı her ne kadar “oyuncak” da olsa sakladığınız aslında kendi çocukluğunuz, daha doğrusu kendinizdir.
Hayattır çünkü...

SİMİT

Bugün de
okula gelmedi
Mustafa

Yarın gelir mi?
Belki
simitleri satarsa…


28 AĞUSTOS 2014, BİRGÜN

21 Ağustos 2014 Perşembe

ÖLÜM YETİMİ, ECEL ÖKSÜZÜ ÇOCUKLAR...

Ses, kapanır kendi üzerine. Yel olur, kaybolur dağların doruğunda, ırmakların rahminde, gökyüzünün bağrında...
Yağmurun kimliğiyle düşer toprağa ve suya, acıya ve sevince, sevdaya ve karasevdaya...
Ses, kaybolur suyun ve ateşin kalbinde, yeryüzünün ve gökyüzünün bedeninde...
Ses yalnız ve yalnız çocukların dünyasında kaybolmaz.
Bir damla su olur, yağar gülüşlerine...
Bir çakıl taşı olur, düşer uykularına...
Bir gökyüzü olur, durur oyunlarının “ebe”si olarak...
Bir yeryüzü olur, konar kanatlarına düşlerinin...
Bir rüzgâr olur, eser dağdan ovaya, acıdan sevince...
O çocuklar, ölüm yetimi, ecel öksüzü o çocuklar, şimdi gülüşlerinde “deprem”in silinmez izini de taşıyarak, kimi kilimden bir çadırın gölgesinde, kimi sevginin sevincin taşsız tarlasında yaşam mücadelesini sürdürmekte...
Kimi, hayatının sığınağı anne-babasını arayan bir fotoğraf olarak durmakta çocukluğunun albümünde...
Kimi, çektiği ve çekeceği acıları, dünyanın en değerli elmasıyla ölçülemeyecek gülüşüne gömmüş, asla vazgeçemeyeceği bir “oyun”un düşünde...
Şimdi neler görür uykusunda o çocuklar?
Neler düşer uykusuzluklarının uçurumuna?
O çocuklar, bizim çocuklarımız.
Şimdi ölümün menzilinde duran çocuklar...
Ama hayatlarının mumu sönmeyen, sevinçleri ve sevgilerinin kandili gece ve gündüz, suda ve ateşte, havada ve toprakta durmadan yanan çocuklar...
Gölde kamış, gökyüzünde bulut, dağ başında sis onlarla büyüyor, onların saflığıyla...
Onların saflığı dünyanın direği...
Çünkü hayat onlarla güzel...
Güzelim çocuklar...
Çünkü hayat onlar...

***

Adapazarı depreminin haftası dolmuştu. Yukarıdaki yazıyı 24 Ağustos 1999 Salı günü daha önce çalıştığım gazetede yazmıştım. Bu yazı daha sonra, başka deprem yazılarını da içeren Rüzgârla Randevu başlıklı kitabımda da yer almıştı.
O büyük depremin ardından 15 yıl geçti.
Peki, ne değişti 15 yılda?
Çocuklar, bizim çocuklarımız bugün de Somada, Roboskide, Gazzede öldürülen; merdiven altı işliklerde, oto tamirhanelerinde üç kuruşa sigortasız çalıştırılan, Romanlar gibi mahallelerinden kent dışına sürgün edilen; kimi Ezidi, kimi Filistinli, Türkmen, Suriyeli, Sudanlı çocuklar yetim ve öksüz değiller mi?
Hani kentsel dönüşümde öncelik deprem riskli yapılarda olacaktı?
Harcına çocukların kanı karışan her yapı (yapıdan kastım, bina dışında yaşamı kuşatan her türlü olgu ve oluşumlar) yıkılmaya mahkûmdur.

MİLAT

Depremin miladı 17 Ağustostan beri
değişen bir şey yok hayatta
acının acıya kardeş olmasından
ve sevincin anayurdunu
terk etmesinden başka...

21 AĞUSTOS 2014, BİRGÜN


14 Ağustos 2014 Perşembe

OKTAY ARAYICI: HÂLÂ YASAKLI

Oktay Arayıcı, Türk tiyatrosunun toplumcu gerçekçi çizgideki önemli oyun ve senaryo yazarlarındandı.
1936 yılında Rize’de doğmuştu. Anadolu’nun İstanbul’a savrulan çocuklarındandı o da. Liseyi Ri­ze’de okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bi­tirmişti. Daha öğrenciliğinde tiyatroya gönül koymuştu.
1959 yılında ilk senaryosunu yazdı. Sansüre takılan “Gel Nişanlanalım” adlı bu senaryonun ardından, ertesi yıl “Dışarda Yağmur Var” adlı ilk oyunu İstanbul Üniversitesi Ta­lebe Birliği Tiyatrosu’nda sahnelendi.
Arayıcı’nın bundan sonraki tiyatro yaşantısı hareketli, bol ödüllü ve siyasal açıdan çok faal geçecektir.
Ve tabii yasaklarla da…
1964: Cahit Atay’ın “Sultan Gelin” adlı oyununa bağlı bir dramaturji çalışması olan ve İzmit’te Good-Year lastik fabrikasındaki grevi konu alan “Kondulu Hayriye”  valilikçe yasaklanacaktır.
1969: “Seferi Ramazan Beyin Nafile Dünyası” (Nafile Dünya) adlı oyunu 1971’de AST’ta sahnelenecek, bu oyun da yasaklılar listesine alınacaktır.
1970: “İkinci Hedef” adlı film senaryosu ile Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Armağanı’nı kazanacaktır.
1971: Ankara Sanat Tiyatrosu’nda “Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası” Sanatseverler Derneği Ödülü’nü Melih Cevdet Anday’la paylaşacak, oyun ayrıca Avni Dilligil ödülüne değer bulunacaktır.
1977: En bilinen oyunlarından olan “Rumuz Goncagül”ü yazacaktır. Kızıyla birlikte, iki odalı kiralık bir evde güç koşullarda yaşayan, içinde bulundukları sıkıntılı ekonomik hayattan çıkış yolunu, kızını varlıklı biriyle evlendirmekte bulan dul bir kadının; gazeteye “Goncagül” rumuzuyla verdikleri ilana gelen başvurular arasında seçim zorluğu yaşarlarken, kızı aslında evin diğer odasını kiraya verdikleri adamı seven bir kızın gerçekçi öyküsünü anlatan oyun, 1987’de İrfan Tözüm’ün yönetmenliğinde aynı adla filme alınacak, başlıca rolleri Türkan Şoray, Hakan Balamir, Müşfik Kenter, Macit Koper, Yavuzer Çetinkaya, Altan Karındaş gibi oyuncular paylaşacaktır.
1978: “At Gözlüğü” adlı özgün senaryosu TV’de; “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi” Devlet Ti­yatrosu’nda oynanacaktır.
1979: “Bir Ölümün Anato­misi” Türk Dil Kurumu oyun, Avni Dilligil Tiyatro Ödülü’nü kazanacak; “At Gözlüğü” Radyo ve Televizyon Muhabirleri Derneği tarafından yılın TV Filmi seçilecektir.
1982: “Rumuz Goncagül” AST’ta sahnelenecek ve Sanat Kurumu Ödülü’nü alacaktır. Arayıcı ise yılın en iyi yerli oyun yazarı olacaktır.
1978: Server Tanilli’nin yaşamı ekseninde, bir dönemin irdelemesini yaptığı “Geçit” (Tanilli Dosyası) yazdığı son oyun olacak ve 1985 yılında menhus bir hastalık Arayıcı’yı aramızdan alacaktır.
Aradan neredeyse 30 yıl geçmiş, bugün kafalarının içinde hangi tilkilerin dolaştığı bilinmeyen bir Milli Eğitim Müdürlüğü komisyon üyeleri Arayıcının başyapıtlarındanRumuz Goncagül”ü “muhabbet tellalı” sözcüğü geçtiği için “cinsel içerikli” buluyor ve yasaklama cesaretini gösterebiliyor.
Buna Sansürcüsünüz diye itiraz eden öğretmen de sürgüne gönderiliyor.
Vah benim memleketim!
Hadi dün “rumuz”la evlilikler yapılıyordu, bugünse TV’lerde evlilik programlarında kadınlar aleni koca bulmaya zorlanıyor. Bulanlar da 3-4 ay sonra bıçaklanarak,  mermilerin hedefi olarak öldürülüyor.
Gün geçmiyor ki bir kadın kocası, babası, amcası, dayısı ya da bir yakını tarafından öldürülmesin.
Ayrıca sünnet edilmeleri, “cariye” adı altında alınıp satılmaları da cabası!
Kadınlara bunca tahakküm ve tecavüzden sonra hangi iffetten, ar ve namustan söz ediyorsunuz?
Müftüsü fetva veriyor, kadın-erkek birlikte horon oynayamaz.
Tarihçisi TV’de ahkâm kesiyor; Hazreti Nuh’un kaç yıl yaşadığı üzerine…
Adı lazım değil biri, kadınların kahkahasını iffet terazisinde tartmaya kalkıyor.
Söyler misiniz “Rumuz Goncagül”ün yazıldığı tarihten bu yana ne değişti?
Sevgili arkadaşım Oktay Arayıcı, iyi ki bu günleri görmedi…

SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜ’NDEN

Birbirinden farklı bu kadar milleti,
aynı milliyetin altında tutan İslam'ı,
temelinden yıkacak deprem milliyetçiliktir.
Bunu bir an unutmak isteğe erememektir.
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez...
Son siyaset ise Türklük, o siyaset yürümez.
Sizi bir ailenin üyeleri olarak yaratmış Yaradan;
kaldırın ayrılık nedenlerini artık aradan.

MEHMET AKİF

14 AĞUSTOS 2014, BİRGÜN