30 Mart 2012 Cuma

BİR İLHAMİ BEKİR VARDI...

Geçen yüzyılın başında Libya’nın Trablusgarp kentinde doğmuştu. “İki büyük tesirin içindeyim” demişti 78 yıllık ömrünün 25 yılını geçirdiği Kadıköy’deki “Elif Otel”in bir odasında yaptığım konuşmada: “Biri, o zaman dört yaşındayken Trablusgarp üzerine İtalyan bombaları yağarken anamın ölmesi. İkincisi, doğduğum memleketi kurtarmak için gelen Mustafa Kemal...”
Nesip bakımından da kendisini iki kişiyle kıyaslamıştı o konuşmada...
Bir yabancı memlekete Müslüman olarak giden ve daha sonra Hıristiyanlığı seçen Tevfik Fikret’in oğlu Haluk ve Ahmet Haşim... Çünkü Haşim Bağdatlı bir Araptı, o ise Afrikalı bir Berberi... İkisi de İstanbul’a gelmiş ve bir daha ülkelerine dönmemişlerdi.
Hafızalarının yelkenini “şiir”in rüzgârıyla dolduranlar, Cemal Süreya’nın “Afrika Aslanı” olarak nitelediği İlhami Bekir Tez’den söz ettiğimi anlamışlardır.
Hayatı gibi şiir serüveni de garipliklerle bezeli idi...
1926’da İstanbul’da İlköğretmen Okulu’nu bitiriyor. Bolu’da başladığı öğretmenlik hayatını 1954’te İzmir’de noktalıyor. Bundan sonraki yaşamı, tek başına otel odalarında geçecektir.
İlk şiirini 1924’te “Milli Mecmua”da yayınlıyor. 1927’de Cumhuriyet döneminin ilk çocuk şiirlerini yazıyor.
24 Saat, Birinci Forma, Herhangi Bir Şiir Kitabıdır, Mustafa Kemal, Olduğu Gibi, Hürriyete Kaside, Birinci Seans, En Güzel Şarkı, Yetmiş Yaşın Melankolisi ve Unuttum başlığını taşıyan şiir kitapları dışında iki de romanı var: Taşlı Tarladaki Ev ile Herhangi Bir Roman Kitabıdır.
Dayısını 1915’te Çanakkale savaşında şehit veriyor. Yengesi veremden ölüyor. Kardeşi Libya’ya dönüyor. Hayatta iki kızından başka kimsesi yok...
Kitaplarının kaderi de hayatı misali... “Yeni Can Yeni Işık Yeni Ses” kitabı, matbaacı iflas ettiği için kayboluyor.
1927 dünya ekonomik krizini anlattığı şiir kitabı “Son Buhran”, Resimli Ay Yayınları arasında çıkar çıkmaz korkusundan toplatıyor ve sayfalarını evde yemek yerken masa örtüsü olarak kullanıyor.
1997’de hayatını, anılarını, kendi eliyle seçtiği şiirlerini derlediğim “Mektup Var İlhami Bekir’den” kitabı şimdi kim bilir hangi sahafın tozlu raflarındadır?
“Unuttum” şiirinin son dörtlüğündeki gibi bir mart sonu, bademler çiçeğe dururken hayata elveda dedi.
Zincirlikuyu’da bedeni toprağa kavuşurken şair Hüseyin Haydar, bir demet badem çiçeğini yüreğinin üzerine bırakırken şu şiirin okumuştu:
“İstemem toprağa gömüldüğümü
Yakın beni ve savurun külümü
Baharda badem ağaçlarının üstüne
Ben yine döneceğim yeryüzüne”
Tarih 29 Mart 1984 idi... O günden beri bir badem ağacı çiçeklerini sermekte mezarı üzerine…

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

*Çocuk Vakfı, daha önce, “1 Yıl Okul Öncesi Olmak Üzere, 13 Yıl Zorunlu Temel Eğitimi Destekliyoruz”, açıklamasına TBMM üyelerine yaptığı çağrıda şu görüşlere yer verdi: “Zorunlu temel eğitimin 1+4+4+4 yıl olarak düzenlenmesi amacıyla, gerek 18. Millî Eğitim Şûrası’nda alınan karar, gerekse yasa önerisinin TBMM aşamasında görüşülmesi süreçlerinde çocuk görüşü alınmamış olmasını kaygıyla izliyoruz. Çocukla ilgili her konuda çocuğun görüşünün alınmasının çocuğa özgü haklardan biri olduğunu hatırlatmak isteriz. Çocuk Vakfı, okula başlama yaşının bir yıl erkene alınması yerine, bir yıl okulöncesi olmak üzere, çocukların büyüme ve gelişmelerine uygun şekilde kademelendirilecek zorunlu temel eğitimin 13 yıl olarak düzenlenmesini destekliyor.”
*Sonunda bu da oldu, 400 yıllık dünya şaheseri Sultanahmet camisinin önüne engellileri bahane ederek “alüminyum” bir rampa yerleştirdiler. Bunların bırakın tarihi dokuyu, mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’ya dahi saygıları yok. Ne denir?
*Şiir, ilkgençliğin sevgilisi ile birlikte ihtiyarlamaktır.

SEVİNÇ

Geldin, suya ve havaya
karıştım
ateşe ve toprağa

Hasretine karıştım

29 MART 2012, BİRGÜN

22 Mart 2012 Perşembe

TEN ÖLDÜ, AMA ‘CAN’ YAŞAMAKTA…

Koltuğunun altında çantasıyla dolaşırdı.
Sabah, Edebiyat Fakültesi’nde tiyatro dersini verdikten sonra Beyazıt’taydı.
Öğle, Milli¬yet gazetesine haftalık yazısını teslim ettikten sonra Cağaloğlu’nda…
Akşam, günün minesi solmak üzerey¬ken Mühürdar’da…
Çantasının içinde öykülerini, oyunlarını, yazılarını aydınlatan zekâsı ile bütün İstanbul bulunurdu. Bir de zekâsı¬nın duldasında ışıldayan mizah duygu¬su...
Sormuşlardı, “Ölürse Ten Ölür, Can¬lar Ölesi Değil” bu dünyada ne olmak istersin:
“Ben devlet adamı ol¬sam” demişti, “insanları ce¬saretlendirmek için mizah, karamsarları uyandırmak için mizah, ahlâkı düzelt¬mek için mizah, hatalara, ihtiraslara ayna tutmak için mizah, yasa dışı monoton-luktan kurtarmak için mi¬zah, muhalefete, düşmana kızıp yorgan yakmamak için mizah, kendi kendime, olaylara karşı mesafe kaza¬nıp serin kanla sıhhatli ve özgür düşünebilmek için, bol bol bütün stoklarımı pi¬yasaya döküp, mizah kullanırdım.”
Daha yüzünü görmeden, 1961 yılında lise öğrencisiyken İzmir Devlet Tiyatrosu’nda “Huzur Çıkmazı” adlı oyununu görmüştüm. Sonraları başında beresi, kol¬tuğunun altında çantasıyla Beyazıt’ta Edebiyat Fakültesi’nin koridorlarında gördüm, hikâyeleriyle tanıdım.
Daha sonra da Cumhuriyet gazetesine büyük bir sabır ve dikkatle çıkacak yazısını biz¬zat düzeltmeye geldiğinde karşılaştık, ya-zılarıyla hemhal oldum.
Yazısını gazeteye verir, çıkacağı gün de uğrayarak düzeltmesini kendisi yapardı. Bir de Alman terbiyesi aldığı için, cins isimleri dahi büyük harfle yazma özelliği vardı.
O Haldun Taner ki, gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan; konuları büyük kentin tipik ve türedi yaşamını irdeleyen hikâyeleriyle başladığı sanat yaşamını, daha sonra Türk tiyatrosuna armağan ettiği kabare türünden ölümsüz oyunlar ile sürdürmüştür.
Yazdıkları kadar hayatı da gözlem, mizah ve yergi ile bezelidir.
Bir örnek mi?
Amerikalı oyun yazarı, Marilyn Monroe’nun kocası olarak da bilinen Arthur Miller 1986 yılında Harold Pinter ile İstanbul’a gelmiştir. Türkiye Yazarlar Sendikası, yazarlar onuruna Yeniköy’de bir restoranda yemek verir. Haldun Taner’den de yemekte bir konuşma yapması istenir. Taner, çeviriyi yeterli bulmaz ve Miller’e dönerek Fransızca olarak “Ben İngilizce anlarım, ama konuşamam” der. Miller de “Ben de Fransızcayı anlarım, ama konuşmayı beceremem” diye yanıtlar.
Böylece Taner Fransızca, Miller da İngilizce konuşmaya başlarlar.
16 Mart 1915’de dünyaya gelmişti. 07 Mayıs 1986’da aramızdan ayrıldı. 1935 yılında Galatasaray Lisesi’nde Fransızca eğitim görmüştü, ama daha sonra Almanya’ya giderek Alman kültürü ile tanışacaktı.
Dün “Galatasaray Eğitim Vakfı” Haldun Taner anısına bir tören düzenledi Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret Salonu’nda…
Toplantıya konuşmacı olarak “Galatasaray Eğitim Vakfı” Başkanı İnan Kıraç, Doğan Hızlan, Murat Gülsoy, Gülriz Sururi, Ali Sirmen, Selçuk Erez, Yiğit Otur ve Haldun Taner’in eşi Demet Taner katıldılar. Konuşmaların ardında da Gülsin Onay bir mini konser verdi.
Aramızdan ayrıldığı günden beri hemen her gün Kadıköy’de, adını taşıyan tiyatronun önünde duran büstünde her gece bin bilge yıldız dökülüyor o çok sevdiği İs¬tanbul semalarına, her seher yüz bin zarafet gülü açıyor ardında bı¬raktıklarında…
Ve diyor ki hoşsohbet, meclisârâ se¬siyle:
- Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.

ŞAİRİN NOT DEFTERİ

*Kırk küsur mimar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş’a çağrıda bulunarak “Taksim Projesi” üzerine görüşlerini dile getirdiler: “Taksim, gücü her elinde tutanın bayrağını dikeceği bir burç değil. Taksim, İstanbul’un merkezi, herkesin gözbebeği; anıların, felaketlerin, fotoğrafların, bayramların, kartpostalların fonu. Sadece İstanbul’un değil, dünyanın önemli bir noktası. İstanbul’u katılımcı ve çoğulcu akıl ile şekillendirelim.”
*Asla yaşlanmadı, anılarının bataklığında ihtiyarladı.

ADA

Hayat izinin olmadığı
bir ada idi yalnızlığım

Yalnızlığı hayatıma
adayı sana bağışladım

22 MART 2012, BİRGÜN

16 Mart 2012 Cuma

ZAMAN AŞILIR, AMA AŞINMAZ…

Sevdin Özdin, Van’dan gelmişti, depremin korkusunu yüreğinde taşıyarak; Fatih Acun, dört ay önce Ordu’dan yola çıkmıştı, 23 yaşında… Seyfettin Topal, Ahmet Yahal ile İsa Topal da Ordu’dan; Bayram Ege Pehlivan, Çetin Coşgun Sivas’tan; Abdurrahman Demir Tokat’tan; Barış Kıyak Muğla’dan, Hakim Alican Bitlis’ten, Ahmet Keskin Bartın’dan gelmişlerdi evlerine bir dilim ekmek götürmek için… En genci 22 yaşında, yaşlısı 48… Günde 70 liraya çalışan 11 işçi, ömrünün sılasına kavuşmadan 12 dakikada adlarını ecel defterine yazdıran 11 gurbetçi… Esenyurt’ta bir AVM inşaatında, çadırda yanan ülkenin mazlum çocukları… Akıl almaz bir ihmalin, vurdumduymazlığın kurbanları… Yalnız onlar mı? Davutpaşa’da patlamada ölen 23 kişi… Ankara OSTİM’de 15 kişi… Van’da bir çadır yangını daha, 11 çocuk… Zonguldak’ta grizuya verilen 30 kişi… Tuzla’da art arda gelen 130 ölüm… Adana’da baraj sularında kaybolanlar, toprak altında kalanlar… Yılda binden fazla işçinin yaşamını yitirdiği bir ülke… Dünyanın 17. büyük ekonomisi diye övünülen, ama iş kazalarında Çin’den sonra dünyada ikinci, Avrupa’da birinci sırada gelen bir ülke… Bir insanın sağlığı, emeği, işgücü, geleceği, umudu, düşleri, düşünceleri bu kadar mı ucuz? İşten, işçiden sorumlu devletin yetkilisi Esenyurt’ta yaşanan facia için “Çadırın iki kapısı olması gerekiyordu, bir kapı varmış; ayrıca tabi malzemeler yanmaya müsait malzemeler” diyebiliyor. Malzemeler yanmaya müsait de insanlar “çelik” mi? Ateşe, suya, toprak altında kalmaya müsait midirler? Bir hükümet ki 10 yıldır iktidarda. On yılda bir iş güvenliği yasası hazırlamaz mıydı? Bırakın yasaları iş tüzüğünde de işyerlerini denetlemeyle ilgili yaptırımlar yok mudur? Bakanlık, belediye, işyeri sorumlusu gereğince bir denetleme görevinde bulunabilseydi bu facia ve facialar yaşanabilir miydi? Ama yangın bir değil ki, hangisini söndüreceksiniz… Sivas katliamının dumanı hâlâ tüten yangını da zamanaşımı zırhına sokularak katillerinin adalet önünden kaçırılmasına vesile oldu. Üstelik “insanlık suçu değildir” nitelemesiyle… Sivas’ta yakılan 35 aydının, sanatçının kimlikleri belli, onları kara karanlığın aleviyle yakanların da… Peki, Sivas katliâmı sanıklarını savunan bugünün iktidar yetkililerinin adlarını bilen var mı? Dünün katliâm avukatları, bugünün muktedirleri kimler acaba? Bütün bunlar yaşanırken bir savcının değerlendirmesi: “Son bir yıldır terör cinayetlerinde zamanaşımını kaldırdık ve bugün tek bir cinayet bile işlenmiyor.” Savcının adı mı? İspanya’da ETA soruşturmalarını yürüten Eloy Velasco… ŞAİRİN NOT DEFTERİ *Seçici Kurulu’nu Adnan Binyazar, Müslim Çelik, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş, Bahar Gökler, Emin Özdemir ve Sevgi Özel’in oluşturduğu Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne “Başka Tufan” kitabıyla Selami Karabulut değer bulundu. Karabulut’a ödülü yarın saat 18.00’de Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapılacak törenle verilecek. 1986 yılından beri verilmeye başlanan Kansu Şiir Ödülü’nü ilk olarak 1993’te Sivas’ta yitirdiğimiz Behçet Aysan “Eylül” şiir kitabıyla kazanmıştı. *Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un 50. yıl sergisi “Zaman ve Mekânın Sûretleri” Fındıklı’daki MSGSÜ Tophane-i Amire Beş Kubbe Salonu’nda açıldı. Sergi 20 mayısa kadar görülebilecek… *”Galiplerin, muzafferlerin şairi olunabilir mi? Bundan çok kuşkuluyum. Büyük İskender’in yıkıp yakıcı orduları ne tür bir şair yaratabilir?” Mahmud Derviş TUZLA İlkbaharın güz kuyusunda zemherinin kış kuytusunda bedeline köle olduğum kimliksizliğime değil de gençlik ömrüme gömün beni Tuzun tuzlanın tersanenin kan öğüten tezgâhına künyesi “Kimliksiz” yazılan kimsesizliğime değil de alın terime gömün beni 15 MART 2012, BİRGÜN

9 Mart 2012 Cuma

DÜNYA BÖBREK GÜNÜ…

Bugün Dünya Böbrek Günü… Bugünün önemi ilk kez Prof. Dr. Joel D. Kopple tarafından 2003 yılında ortaya atılıyor. Prof. Dr. Joel F. Kopple, IFKF (Uluslararası Böbrek Vakıfları Federasyonu) Başkanı’na Dünya Böbrek Günü düzenlenmesi için Kasım 2003’te bir öneri götürüyor. Ardından Uluslararası Böbrek Vakıfları Federasyonu ve Uluslararası Nefroloji Derneği bir komite oluşturuyor. 2004’ten itibaren de Dünya Böbrek Günü düzenlenmesi çalışmaları başlıyor ve ilk Dünya Böbrek Günü 9 Mart 2006’da gerçekleşiyor. Kronik böbrek hastalığı için en yüksek risk grupları şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği, kalp-damar hastalığı ve ailesinde böbrek hastalığı olanlar ile yaşlılar… Bu arada kronik böbrek hastalıklı bireylerde sakatlık ve ölüm oranları sağlıklı kişilere göre 10-30 kat daha yüksek. Bu hastalarda ölümlerin yaklaşık yarısında kalp ve damar hastalıkları sorumlu tutuluyor. Bu açıdan, kronik böbrek hastalığının erken tanısı ve önlenmesi, kalp sağlığının korunması bakımından da son derece önemli… Kronik böbrek hastalığı, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de adeta salgın halini almış önemli bir sağlık sorunu… Türk Nefroloji Derneği verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan ya da böbrek nakli yapılmış yaklaşık 60.000 hasta bulunuyor. İşte bu 60.000 kişiden biri de bendenizim üç yıldır… Gerçi böbreklerimle çocukluğumdan beri sorunum vardı. Ülkede her darbeden sonra kum döküyordum; 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de… Dört yıl önce ağır bir kalp ameliyatı geçirdim, dört damarım değiştirildi. Geçen yıl da karın aort damarına anevrizma nedeniyle 12 santimlik bir boru yerleştirildi. Ameliyatımı yapan sevgili arkadaşım Prof.Dr.Nevzat Doğan’a bin selam olsun ve teşekkürler… Ardından mide rahatsızlığım baş gösterdi. Mide doktoru tahlil raporlarına bakmadan bir nefroloji uzmanına yönlendirdi. Uzman, ahlar vahlar arasında hemen ve derhal diyalize girmem gerektiğini anlattı. Uzatmayayım, imdadıma Acıbadem Hastanesi Nefroloji ve Hipertansiyon Uzmanı Dr. David Çukran yetişti ve onun yönlendirmesiyle üç yıldır Koşuyolu Ata Diyaliz Merkezi’ne gidiyorum, ama hâlâ diyalize girmiş değilim. Ata Diyaliz’in uzman doktoru Gökhan Kalaycı’ya göre yapmam gerekenler, önerdiği perhiz programını uygulamam, tansiyonuma dikkat etmem ve mümkün olduğu kadar çok su içmem… Yıllardır ihmal ettiğim su, çünkü en önemli hayat kaynağı… Suyu hayatınızdan ihmal etmeyin… Evet, bugün Dünya Böbrek Günü… Bu vesileyle başta Dr.David Çukran olmak üzere, Koşuyolu Ata Diyaliz doktoru Gökhan Kalaycı ve ekip arkadaşlarına teşekkürlerimi sunuyor, günlerini kutluyorum. ŞAİRİN NOT DEFTERİ *8 Mart 2012 Dünya Böbrek Günü için her yıl bir tema belirleniyor. IFKF (Uluslararası Böbrek Vakıfları Federasyonu), bu yılın konusunu “Organ Nakli” olarak belirledi. Ancak ülkeler yerel öncelikleri doğrultusunda tema belirleme hakkına sahip olduğundan, Türk Böbrek Vakfı Türkiye’nin temasını tüketimdeki artış nedeniyle “tuz” olarak belirledi. *Siemens Sanat'ın “Oyun Alanları” adlı yeni sergisi dün açıldı. Sergide René Knip, Alan Fletcher, Patrick Thomas, Henning Wagenbreth, Oded Ezer’in yapıtları ve Touching Graphic Design video seçkisi yer alıyor. *İki aylık edebiyat dergisi “Sözcükler”in 26. sayısı çıktı. Dergide Filistin’in sesi Mahmud Derviş ile İstanbul’da yapılan özel röportaj, Nâzım Hikmet’in Reşat Nuri’nin “Yeşil Gece” romanına yazdığı önsöz dikkati çekiyor. “Sözcükler”de ayrıca Demir Özlü ve Cemil Kavukçu’nun öyküleri, Cevat Çapan, Turgay Fişekçi, Ferruh Tunç, k. İskender, Hakan Savlı ile İzzet Göldeli’nin şiirleri okunabilir. LODOS Güvertesi çürük gemiydim gemi de terk etti beni yüzdüğü denizler de Kalbin, kabul etseydi kalbimi aşkın, lodos olsaydı hayatıma Ayrılığınla küs kalmaz barışırdım yalnızlığımla 08 MART 2012, BİRGÜN

2 Mart 2012 Cuma

ŞİİRİMİZİN KADİR ABİSİ

A.Kadir, Kuleli Askeri Lisesi ve Ankara Harp Okulu’nda okurken, Orhan Seyfi Orhon 1935-1936 yıllarında “Aydabir” adında bir dergi çıkarmaktadır. Dergide Sabahattin Ali’nin hikâyeleri ile Nâzım Hikmet’in şiirleri yayınlandığı için A. Kadir de, öteki arkadaşlarıyla “Aydabir”i okumaktadır.
Bir süre sonra A.Kadir’in başından “38 Harp Okulu” olayı geçecek ve Nâzım Hikmet ile yargılanacaktır.
Sonrası hapis ve sürgünlerdir.
Faşizmin dünyada kol gezdiği İkinci Dünya Savaş sırasında da Orhan Seyfi, bu kez “Çınaraltı” adında bir dergi çıkarmaktadır.
İşte bu sırada “Yürüyüş” dergisinde A.Kadir’in “Bir İnsan” başlıklı şiiri ile Nâzım Hikmet’in İbrahim Sabri takma adıyla “Dünya; Dostlarım, Düşmanlarım, Sen ve Toprak” şiiri yayınlanacak ve Orhan Seyfi, her iki şairi de “Çınaraltı”nın 23 Ocak 1943 tarihli 70. sayısında yer alan “Allah Cümlenize Rahatlık Versin!” başlıklı yazısıyla sıkıyönetime jurnal edecektir.
Orhan Seyfi’nin A.Kadir’in şiiri üzerine yazdıkları şöyledir:
“Anlaşılıyor ki, bu şiir, kapitalist rejimde askere alındığı için dövüşmeyen ve bu yolda canını veren menfi bir kahraman yoldaşın destanıdır. Şairi A.Kadir’i tebrik ederiz, doğrusu Türk gençlerine güzel dersler veriyorsunuz. Bizimkiler de böyle yapsınlar öyle mi?”
Daha sonra sözü Nâzım Hikmet’e getirerek yazısını şöyle noktalayacaktır:
“Yapılacak iş, bu şiiri yazan İbrahim Sabri’yi alkışlamak, hatta aynı mecmuanın geçen sayısında bir şiirde olduğu gibi (yumruklarınızı havaya kaldırıp) bir komünist selâmı vermek, ondan sonra da Türkçülük, vatanseverlik namına yataklarımıza girip rahat rahat, bol bol, horul horul uyumaktır. Allah cümlenize rahatlık versin!”
Bugün, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin “abi”lerinden A.Kadir’in (A.Kadir Meriçboyu) ölümünün 27. yılı...
A.Kadir, 1965 yılında İzmir’den İstanbul’a geldiğimde ilk tanıdığım şair “ağabey”lerden biri idi.
Bazı şairlerin mizaçları şiirlerine denk düşer. Kadir Abi de bu mizaçtan şairler soyundandı. Şiiri mi hayatından kaynaklanıyor, hayatı mı şiirine benziyor, pek ayırt edilemezdi.
Çünkü şiirini bir yaşam biçimine dönüştürmüştü.
Kırşehir’in Dinekbağı’ndan bir zerdali ağacının da şairiydi, Cibali fabrikasında tütüne giden işçilerin de...
O zamanlar Anadolu’nun başkenti Sirkeci’de, “Pamuk” lokantasının mermer tezgâhına dirseklerini dayayarak hapis ve sürgün sonrası nasıl asker pantolonuyla İstanbul Hukuk Fakültesi’ne geldiğini anlatırdı.
Ve sonra, Cağaloğlu’nda hayatını bin bir eza ve cefayla nasıl düzelti işleri yaparak kazandığını da...
Şiiri bir “namus” şiiriydi, hayatı da...
12 Eylül karanlığında, evinden alınıp yaşlı yaşında gözaltına alınırken de o “namus” işçiliğinden zerre ödün vermemişti.
Dünyaya “mutlu olma”nın penceresinden bakan, ekmeğin ve aşkın ve özgürlüğün şairi...
27 yıldır dalından koparılmış bir zerdali gibi dursan da şiirimizde, seni ve şiirini saygıyla anıyorum Kadir Abi...

BİR İNSAN

Seni bir gün
çekip aldılar topraktan,
benzedin köksüz bir ağaca.
Önce öğrettiler sana uygun adımı,
sonra büyük şehirlerini gösterdiler Avrupa’nın.
En muazzam saraylar karşısında bile sen
evini unutmadın.

Varşova’da kaputun kaldı,
Dunkerk’te arka çantan.
Düştü bütün fotoğrafların Sivastopol’da.
Bir şafak vakti Paris’te bıraktın zavallı yüreğini,
kurşuna dizilenler karşısında.

Lânet okusunlar sana bırak,
iyi bir asker olamadın diye.
Ölmesini bildin ya sen arkadaş kurşunuyle,
iki çürük patatesi
ekmek torbanda unutarak!

1943 – İstanbul

A.KADİR