5 Temmuz 2016 Salı

ACELE ROMAN YAZILIR

Mahmut Yesari, Yusuf Ziya Ortaç’ın çıkardığı “Akbaba” dergisinde yayımlanmaya başlanan bir romanını yarıda bırakmış, ortadan kaybolmuştur. Yusuf Ziya nerede olduğunu bilmi­yordur... Bütün dostlarına sorar, bütün meyhaneleri aratır, Yesari’den bir iz yoktur.
Çaresiz, iki sayı, konusunu bilmediği romana Yusuf Ziya devam edecektir.
Derken üstat çıkagelir.
Mazereti vardır: Âşık olmuştur!
Yusuf Ziya’ya göre güzel bir kadındır bu: “Rengi güzel, çizgisi güzel bir genç kadın!”
Yesari ile bu genç ve güzel kadın evlenecekler, bir süre sonra da boşanacaklardır.
Ayrılık Yesari’ye çok fena koymuştur, hangi âşığa koymaz ki?
Artık gündüzleri de içiyordur.
Cebinde küçük bir konyak şişesi vardır her zaman...
(Nerede şimdi o küçük kanyaklar? Ben dahi Adanalı sevgili arkadaşım Öder Bozok’un deyişiyle o “Cöp kanyağı”nı nice günler, pantolonomun arka cebimde taşımışımdır.)
Fakat Yesari, her zaman olduğu gibi daima uysal, daima tatlı sarhoştur. Arasıra ölçüyü kaçırınca, gücünü aşan bir öfkeyle:
“Bu surata bu kalp yakışır mı?” diye dert yanacaktır.
Yusuf Ziya bundan sonra yeni bir romana başlıyacağı zaman:
Mahmut” diyecektir, “önce konuyu anlat... Bir gün kaybolursan, zorluk çekmeyeyim!”
İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda, ömrü boyunca figüranlık yapan bir dostu vardı. Gazetelere Yesari’nin yazılarını o götürür, parasını o getirir. Adamın iki derdi vardır: Biri, sahnede bir kere olsun konuşmak... öteki geçimine yar­dımcı bir ek iş bulmak!
Birincisi gerçekleşmez. Tiyatronun Genel Yönetmeni Muhsin Ertuğrul ona hiçbir oyunda rol vermeyecektir.
Ama ikinci dileği yerine gelir.
Yusuf Ziya’ya göre Yesari, o yıllarda Millî Emniyet Müdürü olan Aziz Hüdaî’ye rica etdecek, ona galiba ayda otuz liralık bir maaş bağlatacaktır.
Bir gün Yesari’ye rastlayan Emniyet Müdürü şöyle diyecektir:
“Senin aleyhindeki raporlar neredey­se tavana değecek... Sen Meserret kıraathanesinde tav­la oynarken fena zar atınca ağzını bozuyor, büyüklere küfrediyormuşsun... Çayı, kahveyi beğenmezsen yine öyle!”
Sonrasını Yesari şöyle anlatacaktır:
“Meğer bizimki, ayda otuz lirayı haketmek için her gün beni jurnal edermiş!”
Yusuf Ziya “Portreler” kitabında bir başka roman yazma hikâyesinden de söz eder.
Yusuf Ziya, bir akşam Laleli’deki apartmanında ziyaretine gittiği Ercüment Ekrem Talu’yu düşünceli görmüştür.
Aralarında şöyle konuşma geçer:
“Sorma başıma geleni Yusuf...”
“Hayrola Ercüment?”
“Ahmet Cevdet telefon etti demin...”
“Evet...”
“İkdam için bir romanın var mı? diye sordu...”
“Evet...”
“Ben de var, dedim...”
“Evet...”
“Ama yok! Birazdan, ilan etmeleri için adını söyliyeceğim... Ne yapsam, ne desem, bilmem...
“Kolay, bir isim buluruz...”
Biraz düşündüktn sonra, bir isim bulurlar: Kundakçı!...
Bu müthiş bir çapkının ro­manı olacaktır: En zarif sosyete hanımından en körpe mahalle kızına kadar her kalbe kundak sokan bir çap­kının romanı...
Bunu bulunca Ercüment Ekrem, büyük bir ciddiyetle  hemen telefona koşacak müjdeyi verecektir:
“Romanı yarından itibaren ilana başlayınız: Adı, Kundakçı... Ercüment Ekrem’in gazetemiz için titiz bir özen ile yıllarca çalışarak hazırladığı büyük aşk, ihtiras, macera romanı dersiniz... İlanlar bir hafta kadar sür­sün... Fotoğrafımı da gönderirim... Efendim?  Müsved­deler mi? Hepsi hazır, hepsi... Yalnız bir gözden geçi­reyim... Ufak tefek rötuşlar yaparım belki!”
Ve üç aydan faz­la süren bu “Kundakçı” romanı İkdam gazetesinin satışını arttıracaktır.
70’li yıllarda Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalışırken spor yazılarını genellikle Kemal Özer, haberleri Konur Ertop, başlıkları ve imzalı yazıları ben okur, Mustafa Baydar dinlerdi.
Düzeltme Servisi’nin ezeli ve ebedi şefi Adnan Özyalçıner de tefrikalardan sorumluydu.
1973 yılının nisan ayında Melih Cevdet Anday’ın romanı tefrika edilmeye başladı. 18 Nisan 1973’te Melih Cevdet ile romanı üzerine yaptığım röportaj Cumhuriyet’te yayımlanan ilk yazılarımdandır.
Yazı işlerinde bulunan romandan her gün 2-3 sayfa dizilmek üzere müreptiphaneye gönderilir, sermürettip Hüsnü Usta da bu iki sayfayı 5-6 parçaya bölerek dizgicilere dağıtırdı.
Bir gün baktık, 10-5 satırlık bu parçalardan biri kayıp.  İki bölüm arasında bir uyum sorunu var. Kimsenin aklına da Melih Cevdet’e sormak gelmiyor. Ayrıca sorulsa bile yanıtı geç alınacak, ama gazetenin de basılması gerekmekte…
Şefimiz Özyalçıner, “Ben çözerim” dedi ve hemen iki dakika içinde iki bölümü birbirine bağladı.
Melih Cevdet bile daha sonra, Özyalçıner’in romana yaptığı bu ekin farkında olmayacak ve “İsa’nın Güncesi” bu haliyle yayımlanacaktır.

30 HAZİRAN 2016, BirGün


Yorum Gönder