9 Temmuz 2016 Cumartesi

ŞİİRDE YANLIŞ VAR!

Yahya Kemal, “Siyasi ve Edebi Portreler”de Abdülhak Hamit’in şairliğinden çok, onu  “Şair-i Azam” diye selamlayan tutkunlarını eleştiri yağmuruna tutar. Çünkü “Hamit’e en büyük kötülüğü edenler ‘dini bütün’ hayranları olmuştur.”
Yahya Kemal’e gore Hamit hayranlarının yüzde doksan dokuzu “Finten”i ellerine alıp sonuna kadar okumamışlardır. Örneğin o yılların en çok okunan gazetesi “Tanin”de Hamit’in tefrika edilen “İlhan”, “Turhan” adlı tiyatro yapıtları da hayranlarının ilgisini çekememiştir.
Yahya Kemal, bu arada Hamit’in dil yanlışlarından söz eder.
1917 yılında bir gün Süleyman Nazif ile konuşurlarken Nazif çok sevdiği ve dilinden düşürmediği
Çındım semevâta hâk-ber-ser
İndim semevât ile beraber
beytini bir kez daha okur.
Yahya Kemal, Hamit’in bu en büyük hayranına, şakayla  “Bu iki mısrada Hamit bir dil hatâsını, ne kadar şiddetle, iki defa tekrar ediyor.” diyecektir.
Süleyman Nazif birdenbire durgunlaşır:
“Ne gi­bi?” deyince Yahya Kemal, “Semavat, (gökler) Arapça bir isimdir, semevat şeklinde hafifletilemez” karşılığını verecektir.
Süleyman Nazif bu kez şaşkınlık içindedir.
Yahya Kemal onun bu şaşkınlığını şöyle yorumlayacaktır:
“Çünkü çok iyi lisan ve kavâid (kurallar) bilirdi. Lakin o zamana kadar, belki otuz seneden beri binlerce defâ, zikrettiği bu iki mısrada, Hâmit Beye meftunluğunun (hayranlığının) hummalı şidde­tinden, lisan yanlışına dikkat etmeye vakit bulama­mıştı.”
Süleyman Nazif, birden “Vay canına! Nasıl olmuş da bu hata­ya dikkat etmemişim” deyince, Yahya Kemal devam eder:
“Hamit Bey:
Çıkdım eflâke hâk-ber-ser
İndim eflâk ile berâber (eflak: gökler)
demeliydi; mamafih bu takdirde, bu beyit ancak li­sanca doğru olur, şiir zevki bakımından yine iyi bir şey olmaz (İlhan Berk de 60’lı yıllarda “Gökyüzüne indim” mısraını yazacaktır.) Yâni zevksizce bir tumturak (gösteriş) olur.”
Yahya Kemal daha sonra kendi düşüncesini şöyle dile getirecektir:
“Fikrim­ce zikrettiğimiz meşhur beyitte semâvât yerine semevât demek olsa olsa vahim bir lisan hatasıdır. Lâkin asıl şiir bahsinde bu beyit tumturakın, hem de kaba saba tumturakın, uydurma büyüklüğün, sahte bir felsefe tablosunun ifadesidir. İyi bir şey olmaktan çok uzak­tır. Yenilik iddiasında olan Makber şairinin asıl noksa­nı da buradadır.”
Üniversite yaşamımda benim de Finten ile bir maceram olmuştur.
Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı dersinde hocamız Mehmet Kaplan, 15 kadar kitabı içeren bir liste vermişti. Yarıyıl sonunda bu kitaplardan sınav yapacaktı.
Sinav günü geldi. Kaplan Finten’I soruyordu.
Ben sınav kâğıdına adımı soyadımı yazarak boş verdim.
Sınavdan sonra hoca beni çağırdı, odasında  sonradan adını öğreneceğim ve içten bir arkadaş olacağım Karadenizli bir öğrenci daha vardı.
Önce bana niye boş kâğıt verdiğimi sordu.
Finten’I okumadığımı, lisede öğrendiğim kulaktan dolma bilgiler yazacağıma, sınav kâğıdını boş verdiğimi söyledim. (Bu olayın üzerinden neredeyse elli yıl geçti, hâlâ Finten’I okumuş değilim, bundan sonra da okumaya niyetim yok.)
Bir şey söylemeden, yanımdaki arkadaşa döndü:
Sonra kâğıdı önüne uzattı.
Arkadaş, iki kâğıt doldurmuştu, iki kâğıt da sayfanın başından başlıyor, sonunda bitiyordu. Ama iki sayfada da  ne bir noktalama işareti, ne paragraf, ne büyük harf vardı.
Hoca ona da bunun nedeni  sordu.
Aldığı yanıt, “Paragrafa lüzum yoktur; noktası, virgule de kendi yerlerini bulurlar.”
Odadan nasıl çıktığımızı hatırlamıyorum.
Ahmet Muhip Dıranas da Yahya Kemal gibi oldukça geç kitap yayımlayan şairler skalasındandır.
Kitabı yoktur ama, Dıranas’ın “Fahriye Abla”, “Kar”, “Olvido” gibi şiirleri antolojiler, ders kitapları, hatta takvim yapraklarında yer alarak elden ele dolaşmakta, herkesin ezberinde bulunmaktadır.
Dıranas’ın en büyük yakınması ise bu şiirlerin sürekli olarak yanlış basılmasıdır.
Örneğin “Fahriye Abla” şiirinde şöyle bir mısra vardır:
“Yaz kış yeşil bir saksı pencerede.”
Oysa Dıranas’a göre bu mısra şöyle olmalıdır:
“Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede.”
“Kar” şiirindeki bir yanlışlık ise Dıranas’ı adeta deliye çevirecektir:
“Göğe uzanır tek ü tenha bir kamış.”
Bu konuda Erdal Öz’e şöyle yakınacaktır:
“Kim uydurdu bu ‘tek ü tenha’yı bilmiyorum. Çünkü doğrusu şöyle olacaktır:
Göğe uzanır tek, tenha bir kamış.”

07 TEMMUZ 2016, BirGün


Yorum Gönder