4 Ağustos 2013 Pazar

DİKKAT, JURNAL VAR!

İddiaya göre yurttaşlar mahalle aralarına yerleştirilecek bir sistem ile kimliği bilinmeden ister yazılı, isterse sesli olarak ihbarda bulunacakmış... Komşusunu tencere-tava çalıyor diye “ihbar” etmenin yeni ve ileri bir boyutu...  Yıllardır yürütülen “jurnalcilik”in çağdaş biçimi...
Eskiler “ihbar”a “jurnal” diyorlar, “ihbar eden”e “jurnalci” derlerdi. “Jurnal” deyince Cumhuriyet döneminin ilk işçi romanı kabul edilen “Çulluk”un yazarı Mahmut Yesari (1895-1945) gelir aklıma.
Yesari, Sirkeci otellerinde kalmakta, yalnızca yazı yazarak geçimini sağlamaktadır. Genellikle de Sirkeci’deki Kafkas meyhanesinde içmekte ve yazılarının çoğunu da orada yazmaktadır.
Bir özelliği de Mehmed Kemal’in deyişine göre, yazılarından kazandığı parayı tek başına yemeyip eşiyle dostuyla paylaşmasıdır.
Yesari’nin meyhane arkadaşları arasında bir Saffet Baba vardır.
Baba, Yesari’yi hiç yalnız bırakmaz, onun bütün ayak işlerine koşar; yazılarını falan götürür gazetelere...
Saffet Baba’nın asıl işi ise Darülbedayi, yani İstanbul Şehir Tiyatroları’nda kendi yaşamına uygun rollere çıkmaktır. Küçük roller yani, aldığı para da azdır bu yüzden… Arada bir Yesari’ye yakınır:
“Sizin eşiniz dostunuz çok, onlara söyleseniz de bana bir ek iş verseler; ben de bu sayede geçinsem!”
Mahmut Yesari, Saffet Baba’ya bir iş bulmayı düşünürken Babıâli yokuşunda, İkdam Yurdu önünde arkadaşı Aziz Hüdai’ye rastlar. Ve Hüdai’ye Saffet Baba’nın durumu anlatarak bir iş ricasında bulunur.
Hüdai de “Sen bir mektupla bana gönder, bir şeyler yapmaya çalışayım” der.
Birkaç gün sonra Yesari, bir mektup yazarak Saffet Baba’yı Aziz Hüdai’ye gönderir.
Günler geçmektedir. Yesari, bu olayı unutur. Yine Kafkas meyhanesinde içmekte, yazılarını yazmaktadır. Saffet Baba da yine hizmetindedir.
Bir zaman sonra Yesari, Kafkas meyhanesinden çıkarken garson, “Sizi” der, “İkdam Yurdu’ndan Aziz Hüdai Bey acele görmek istiyor.”
Yesari’yi bir düşüncedir alır. Acaba Aziz Hüdai, kendisini neden ve niçin acele girmek istemekte… Çünkü Aziz Hüdai, o zamanlar MAH denilen Milli Emniyet Teşkilatı’nın İstanbul’daki başmüfettişidir. Her türlü gizli iş ondan sorulmaktadır.
Kalkar, ağır ağır Cağaloğlu yokuşunu çıkar, Aziz Hüdai’nin makamına gelir.
Sonrasını Mehmed Kemal, “Haber Peşinde 50 Yıl” kitabında anlatır:
“Buyur üstat.”
“Biz buyurduk, ama asıl sen buyur.”
“Estağfurullah!”
“Birkaç kere haber salmışsın, beni görsün demişsin. İşte geldim.”
Aziz Hüdai Bey gülmeye başlar. Öylesine güler ki şaşırma sırası üstattadır. Sonunda gülmesi kesilince, donuk gözlerle süzer. Aziz Hüdai zile basar, gelen memura,
“Mahmut Yesari Bey’in dosyasını bana getirin!” der.
Adam, gider kabarık birkaç tane dosya getirir, önüne saygıyla koyar.
Mahmut Yesari, “Bu dosyalar benim mi?” diye sorar.
“Evet!”
“Nerden oluyor benim dosyam?”
Aziz Hüdai Bey, dosyalardan birini üstadın önüne koyarak, “Okuyun, imzaya da bakın…” der.
Mahmut Yesari imzaya göz atar, bir de ne görsün, bütün raporların altında Saffet Baba’nın imzası yok mu? Bu sefer Mahmut Yesari gülmeye başlar:
“Yahu” der, “biz bu adamı, iyilik etmek için sana gönderdik, kötülüğü bize dokundu.”
Aziz Hüdai, “Dosyalardakini görsen daha çok şaşarsın…” der.
“Ne var, ne yapmışım?”
“Atatürk’e suikastlar düzenliyormuşsun. Halife ile ilişki kurmuşsun. Bazı gizli derneklerin yönetim kurullarında imişsin. Her içkide İsmet Paşa’ya, hükümete, iktidar partisine sövüyormuşsun.”
“Bunları ben mi yapıyor muşum?”
“Saffet Baba’ya göre sen yapıyormuşsun!”
“Siz inandınız mı bunlara?”
“İnanmadığım için sizi çağırdım üstat. Bize, bir iş bulun, yazıktır dediğin adam böyle çıktı. Bundan sonra sen dikkatli ol! Arkadaşlarını iyi seç!”
Mahmut Yesari, daha sonra Saffet Baba’ya “Bunu niye yaptın?” diye sorduğunda, “Bana rapor ver dediler, senden başka ünlü kimseyi tanımıyorum ki rapor edeyim” diyecektir.
Bu nedenle, ihbar edene de, edilene de, ettirene de aman dikkat!


01 AĞUSTOS 2013, BİRGÜN
Yorum Gönder