8 Eylül 2016 Perşembe

HARBİDEN BİR "ROMAN" KİTABI...

HARBİDEN BİR “ROMAN” KİTABI…

Cemal Süreya’nın deyişiyle “Afrika Aslan”ı, biz arkadaşları arasında “Hoca” olarak bilinen İlhami Bekir Tez’in hayatının büyük bir bölümü otel odalarından geçmiştir. (Ey okur, sabır göster, Hoca niçin ve neden otel odalarını seçmiştir, elbet sırası gelince anlatılacaktır.)
Sinema yönetmeni Ali Özgentürk, Hoca’nın dostları arasında birinci sırayı hak eden Ali Özgentürk benim de kadim bir arkadaşımdır. (Ki zaman zaman Hoca, Özgentürk’ün evinde de kalmıştır.)
60’lı, 70’li yıllarda ömrümüz Kadıköy meyhanelerinde geçiyordu, bir “şiir tarikatı” misali…
Özgentürk, Hoca’nın çevresinde olan Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Can Yücel, Selahattin Hilav, Süreyya Berfe, Eray Canberk, ben ve daha başkaları yanında tek sinemacı idi.    
Özgentürk, sinemacı olarak benim de küçük bir rolüm olduğu “At” filminde Hoca’nın hayatının bir anını perdeye taşımıştır. İlhami Bekir, “Forma” adını verdiği cep kitabı boyutundaki 16-20 kitapçıkları üç kuruş beş paraya kahvehanelerde, meyhanelerde, Şehir Hatları vapurlarında satardı. “At” filminde de Hoca, beyazperdede hayat-ı hakikiyeden bir numune olarak yansımıştır, ki “At” filmi gösterildikçe Hoca’ın sûreti de yaşayacaktır.  
(Okurun dikkatini bir daha çekmek isterim: “At” filmi 1985 yılında 1. Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde bütün zamanlarda verilen en büyük para ödülünü de kazanacaktır.)  
Özgentürk’ün “watsap”tan (O’nun var, benim yok) naklen bildirdiğine göre İlhami Bekir, eski güzellik kraliçelerinden bir hanımla evlidir.
Kadıköy Altıyol’da oturmaktadırlar.
İki kızları vardır.
Eşi, bir gün “Ayağın kokuyor” deyince Hoca yalnızca ceketini alıp evden ayrılacak, Kadıköy Postanesi’nin arka sokağındaki Elif Otel’e yerleşecektir.
Ve kızlarını bir daha görmeyecektir.
Özgentürk, yaklaşık 50 yıl sonra Hoca’nın kızları Dilek Tez ile Fatoş Işıl’ı bulur. Biri Nejat Eczacıbaşı’nın özel sekreteri, öteki Metin Erksan’nın eşidir.
Moda’daki Koço Lokantası’da buluşurlar, o gün İlhami Bekir de davetlidir.
Özgentürk, Hoca’ya kızları “Arkadaşlarım” diye tanıştıracaktır.
Hoca, “Çok güzeller” deyince kızlar ağlamaya başlar.
“Niye ağlıyorlar?”
“Senin gibi bir şairi görünce heyecanlandılar.”
Sonunda kızlar babalarına sarılacaklardır.
O günden sonra kızlar babalarını yalnız bırakmayacaklar, evlerine almak istediklerinde ise Hoca, otel hayatını terk etmeyecektir.
İlk şiiri 1924 yılında “Milli Mecmua”da çıkan ve şair olarak ün yapan Hoca’nın iki de romanı vardır:
Biri “Taşlı Tarladaki Ev”, öteki “Herhangi Bir Roman Kitabı…”
İlhami Bekir, Nisan 1971’de May Yayınları arasında çıkan “Şiirler” kitabında bu iki romanı hakkında şu bilgiyi paylaşır okurlarıyla:
“Taşlı Tarladaki Ev, 1938’lerde ‘Yeni Adam’da tefrika edilen, 1944’te kitap haline getirilen bu eser, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk sansür edilmiş romandır. Kitap, şimdi avukatlık yapmakta olduğunu duyduğum, zamanın savcısı bay Hicabi Dinç tarafından sansür edilmiş ve orijinalliğinden, bütünlüğünden çok şey yitirmiştir.”
“Herhangi Bir Roman Kitabı (1965). Bu romanda araya serpiştirilmiş şiirler de vardır. Bunlardan ‘Cezayir’ adlısı bazı dostların dilindedir. Neylersiniz ki, bu kitabı okumuş olanların sayısı da birkaç yüzü geçmiyor.”
Ey okur, müjdeler olsun. Bu iki roman, şimdi Yapı Kredi Yayınları arasında yeniden basılmış bulunuyor.
Fiyatı da bir paket sigaranın fiyatından daha ucuz, 12 RTE lira…
Sözü şimdi Hoca’ya bırakmanın zamanı gelmiştir.
“Taşlı Tarladaki Ev”in yazılış nedenini de Hoca anlatsın…
O zamanlar, Erenköy’de, Etem Efendi Caddesi’ndeki Kantarcı Sokak’ta, semtin en ünlü köşklerinden birindeki, duvara yapışık tek katlı taş müştemilat odalarından birinde oturuyordum. Oku­lumuzdan yarım saat uzaktaydı. Büyük, çok büyük bir bahçesi, bahçenin asırlık çamları, bostan kuyuları, artık yok olmuş meyve­likleri, hâlâ izi bulunan bağı, sayısız, sık, çeşit çeşit ağaçları vardı ve bahçe bir koru, bir küçük orman gibi idi.
Yıl sanırım 1929 idi. Bir gün burada beni Nâzım Hikmet ziyaret etti ve üç gün sonra dedi ki:
- Bir arkadaşımız var. Onu sana konuk edeceğiz. Polisçe aranı­yor. Bir odada oturursunuz. Birlikte yer içersiniz. Bahçede abdeste geceleri çıkar. Ona hiç soru sorma, adını da. Ne anlatırsa onu din­lemekle yetin. Seveceksin- . O da Darülmuallim’in mezunu.
- Peki gelsin! dedim.
Ve geldi.
Genç, sevimli, çöpsüz üzüm bir insandım. Bahçenin öbür ucundaki ana köşkte kiracılar ve bu kiracıların kız, dul, evli kimi kimseleri vardı. Ve adı galiba Sadiye olan çok genç dul bir hanım vardı ki, bana karşı derince bir ilgi duyardı. Ama ben onunla hiç ilgilenmiyordum. Zaten hiç de evlenmek niyetinde değildim. Bir acayip gençtim işte.
Sadiye bir gün konuğumu görmüş. Ah bu kadın kini, ah...
- İlhami Bey odasında bir kaçak saklıyor. Onu polise haber vereceğim.
Durum kritikti. Konuğuma olduğu gibi anlattım ve dedim ki:
- İster kal, ister git artık...
Ve sevgili konuğum o gün kalktı gitti. Bir daha da görmedim.
Haftasında Nâzım’a onu sordum. Nâzım şöyle cevap verdi:
 - O mu? İntihar etti o.
Çok sonra anladım. O intihar etmiş değildi. Öyle gerekmiş ve Nâzım bana öyle demişti. Ama ben inanmıştım. Bu çok sevdiğim insana candan acımış, üzülmüştüm.
İşte ‘Taşlı Tarladaki Ev’ romanı bu adamın anısıyla, onun için yazılmıştı. Altı ayda yazdım ve bitirdim.”
Hoca’nın arşivinde bulunan bir el yazısında ise bu romanın yazımıyla şu ilginç anekdot yer almaktadır:
“- O mu?” dedi, “intihar etti.”
Şair dostum bana yalan söylemişti. Çünkü konuğum meslektaşım o günden sonra 45 yıl daha yaşadı.
O, daha bir iki yıl önce ölmüş olan Yakup Demir (Zeki Baştımar) idi ve bana Taşlı Tarladaki Ev romanımı o ilham etmişti. Bu romanı onun için yazmıştım.”
"Taşlı Tarladaki Ev" ve "Herhangi Bir Roman Kitabı"nı okuyunca keşke İlhami Bekir Tez roman yazmayı sürdürse, imzasını yeni romanlara da atsaydı diye düşünüyor insan...

08 EYLÜL 2016, BirGün


Yorum Gönder