26 Nisan 2015 Pazar

ANILARLA AHMED ARİF



Şairler arasında her zaman “Kim daha iyi şair, kim daha büyük şair” misali tartışmalar olmuştur. Dün de olmuştur, yarın da olacaktır.
“Yakana kan gülleri takayım
bir o yana bir bu yana...”
Bu iki dizenin sahipliği de Ahmed Arif ile Enver Gökçe hayranları arasında tartışma konularından biridir.
Kimi Ahmed Arif’in der, kimi de Enver Gökçe’nin.
Ölümünden iki yıl kadar önce yaptığımız konuşmada Ahmed Arif, bu iki dizenin sahipliği konusunda şu açıklamayı yapmıştı:
“Bu dizeler ne benim, ne de Enver Gökçe’nindir. Bunlar halk şiirinin bir ustasının, yani Karacaoğlan’ın dizeleridir.” (Kalbim Dinamit Kuyusu) 
Ellili yıllarda Niyazi Akıncıoğlu ile Ahmed Arif ağabey-kardeş gibidirler. 
O günleri şöyle anlatır Ahmed Arif:
“Niyazi abi oğlu gibi seviyordu beni. Ben de büyük şairlere müthiş hayranım. Hâlâ öyleyimdir. Yaşları küçük de olsa çok iyi bir şair beni baştan çıkarır. Canımı vermek isterim. 
Cemal Süreya o yüzden benim çok sevdiğim bir arkadaştı. 
Büyük şairdi.
Şimdi, Kadir Abi var ya, A.Kadir, o Kırşehir’de sürgün... Birçok yere sürdüler onu... Hep kimsesizlikten, başka bir şey değil... 
Gariban adam... Bir ablası var, hemşire, başka kimsesi yok.
Kadir Abi Kırşehir’den Ankara’ya gelecek... Birinin karşılaması lazım... Tabii severek ‘Ben yaparım bu işi’ dedim.
Ama daha önce şunu anlatayım. 
O zaman şairler bir meyhanede toplanırlardı. Şimdi de toplanıyorlar mı bilmiyorum. Kürdün Meyhanesi var, orada toplanıyor şairler, bir sıralama yapıyorlar kendi aralarında... 
İşte en büyük şair Nâzım... Nâzım duruyor en başta... Nâzım’dan sonra sıra hep değişiyor. 
Biraz gülünç ama, kim hesabı öderse o ikinci oluyor. 
Tabii Niyazi Abi böyle sululuklara karışmıyor. Çünkü Niyazi Abi rakı içerken de, ayık gezerken de ‘Türkiye’nin en büyük şairi benim’ derdi. 
Ben de onu kıramayacak kadar severdim.
Neyse... Kadir Abiyi karşılamaya gittim. O zaman otobüs yoktu, kamyonla gelmiş... 
1950’den biraz önce işte... 
Kadir Abi beni tanımıyor tabii... Gittim, kendimi tanıttım, ‘Siz Kadir Abisiniz’ dedim, ‘benimle geleceksiniz’...
Aldım götürdüm, hiç daha önceden tasarlamamışım, ama önce Niyazi Abiyi görmüştüm. 
‘Niyazi Abiyi tanıyorsunuz değil mi?’ dedim. 
‘Tanırım o çingeneyi’ dedi.
‘Çok iyi’ diye konuştum. 
‘Sizi önce Niyazi Abiye götüreyim. Ondan sonra bir yer ayarlarız. Otelde mi kalırsınız, bir arkadaşın evinde mi? Sonra karar veririz.’
Birlikte Niyazi Abiye gittik, ikisi de kucaklaştılar, ama nasıl ağlıyorlar... 
Saat de daha 12 olmamış... Gündüz... Hemen Hergele Meydanı’nda bir meyhaneye daldık. 
Şimdi ben orada küçük bir çocuğum daha... Onların yanında adımın bile edilmesi gereksiz bir şairim. 
Bir sempatizanım, başka bir şey değil... 
Karşımda iki tane büyük şair... 
Nasıl mutluyum, anlatamam...
Derken aklıma bir hergelelik geldi. Dedim ki: ‘Kadir Abi, bu Niyazi Abi var ya, ne diyor biliyor musun? Sizin bu kadar yakın arkadaş olduğunuz aklımın ucundan geçmezdi. Lütfen bunu bir ispiyonluk, bir saygısızlık sanmayın. İkinizi de çok seviyorum. Ama bunu söylemek zorundayım. Niyazi Abi diyor ki Türkiye’nin en büyük şairi benim...’
Kadir Abi şöyle bir baktı, ‘Doğru söylüyor’ dedi. 
Niyazi Abi bana, ‘Senin bilmediğin bir şey var. Bu söz, aslında benim sözüm. Türkiye’nin en büyük şairi benim. Ama bu da eksik... Bak, şimdi tamamlıyorum: Türkiye’nin en büyük şairi benim, ama hapistekiler ve sürgündekiler hariç...’ dedi.”
HAPİSHANECİLİK MESLEK DEĞİL
“Otuzüç Kurşun” şiirinin yayımlandığı günlerdir.
Bir gün, bir felsefe öğretmeni iki arkadaşı ile Ahmed Arif’in çalıştığı gazeteye gelir. 
Öğretmen TÖS, “Türkiye Öğretmenler Sendikası” üyesidir. Ahmed Arif’e çalışmalarından söz eder.
Ahmed Arif de söz arasında “Yahu, bırakın artık böyle işleri... Doğru dürüst öğretmen olun. İş tutun, evlenin, çoluk çocuk sahibi olun” diyecek olur.
Öğretmen, “Anam gibi konuşuyorsun” deyince Ahmed Arif de “Ben bunu bir tariz, bir hakaret saymıyorum. Anan böyle konuşuyorsa kurban olayım ona... Onun da ellerinden öperim. Benim de anamdır o kadın. Hapishanecilik bir meslek değil ki yani...” diye karşılık verir.
Öğretmen, “Bak Ahmet Abi” der ve anasının yaşadığı bir olayı anlatmaya başlar:
“Hapisten çıktık, bizim evde oturuyoruz. Çay, kahve içiyoruz. İşte meyhaneye gidiyoruz geliyoruz 7-8 arkadaş... Hep birlikte hapis yatmışız... Anam, oğlum bırakın bu dedikoduları diyor. Ev-bark sahibi olun, bir işe girin. Arkadaşlardan biri bir gün, ‘Bak teyze’ dedi, ‘sana bir şiir okuyayım’. Ve senin ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ kitabını çıkardı, başladı ‘OtuzüçKurşun’u okumaya... Anam ne dedi biliyor musun: ‘Girin ulan, hepiniz hapse girin... Ben, hepinize bakarım...’ Anam ondan sonra bu olayın hikâyesini anlattı. Hem de çok daha ayrıntılı bir biçimde...”
Sözün sandığına “Tabii ben bunu dünyada düşünemezdim.” diye kilit vuracaktır Ahmed Arif...
SEVDADIR BU TEYZE...
Ahmed Arif Ankara’da tutuklanır. İstanbul’da yargıç karşısına çıkarılacaktır. Ankara’dan iki komiser ve dört polis nezaretinde yola çıkarlar. 
Ahmed Arif, “Serçe kadar canım vardı. Boğazımda kanama vardı. Hastaydım. Ekmek çiğneyemez, yemek yiyemezdim. Zaten zayıf bir çocuktum, büsbütün zayıflamışım. İşte böyle bir günde götürdüler beni...” diye o günleri anlatacaktır.
Trenle gitmektedirler. 
Kompartımanda bir teyze ile bir amca vardır. 
Amca galiba demiryolu emeklisidir. 
Polislerin kocaman tabancaları vardır, neredeyse dizlerine ulaşacak... 
Teyze ile “Koyun tüccarıyız, Erzurum’a gittik, hayvan aldık, İstanbul’da satacağız” falan diye konuşuyorlardır.
Polisin biri gazete okumakta, bir yandan da “Adamın dişinin altına cereyan veriyorlar. Işıklı odaya bir girdi mi hali dumandır.” diye söylenmektedir
Ahmed Arif, hem polisi dinlemekte, hem ileride çekeceği işkenceyi düşünmektedir. 
Aklına Fontamara gelir, Çan Kay Şek’i öldürmek için kendisini arabanın altına atan Çen gelir. 
Çen de kendisi gibi bir felsefe öğrencisidir.
Kendisini onunla kıyaslar. 
Bu arada polisler horlamaya başlar. 
O teyze fısıltıyla bana sorar: 
“Oğlum nedir halin?”
Şimdi cevap olarak ne diyecektir? 
Siyasi dese olmaz, üniversite öğrencisi, o da olmaz... 
Eylemci dese, sosyalistim dese... 
“O kadıncağıza bunlar ne ifade edecek?” diye düşünür.
Birden “Sevdadır bu teyze” deyiverir. 
Birden aydınlanır kadıncağızın yüzü... 
Ahmed Arif’i kucaklayıp öpmek ister. 
Sonrasını Ahmed Arif şöyle anlatacaktır:
“Bir sevgili, bir anne gibiydi. 
Ömrümce böyle bir anneye, bir ablaya hasret kaldım. 
Çıkınını açtı, para vermek istedi bana. 
Almadım. 
Cebimde de beş liram var. 
Keşke alsaydım, ama çok utandım. 
O da garip...
26 NİSAN 2015, EVRENSEL PAZAR
Yorum Gönder