17 Kasım 2013 Pazar

ADI, KİMLİĞİDİR

Şiir kitabına ad koymak, bir anne-babanın çocuğuna ad koymasına benzer. Çünkü çocuk gibi, kitabın adı da hem o kitabı içeren şiirlerin, hem de yazan şairin kimliğidir.
70’li yılların efsane Cem Yayınevi’nin yöneticisi Oğuz Akkan, ki o dönem çok önemli şiir kitapları yayımlamıştır, kitabın adının içerdiği şiirlerden biri olmasını yeğlerdi.
Kimi kitapların adını da çocuğun adını dedesi-ninesi koyduğu gibi başka bir şairin koyduğu da olmuştur. Örneğin benim ilk şiir kitabım “Kuş Tufanı”nı Kemal Özer koymuştur.
Şairlerle söyleşi yaparken kitabının adının kökenini de sormak isterdim. Kim bilir ne ilginç sonuçlar çıkardı.
Birkaç örnek vermek isterim.
Örneğin, Oktay Rifat’ın “Âşık Merdiveni” kitabı 1958 yılında yayımlanır. Şair, “Yeditepe” dergisinin 1-15 Haziran 1959 tarihli sayısında, Metin Eloğlu’nun “Şiir yazılmasa ne olurdu?” sorusunu yanıtlarken “Âşık Merdiveni” adı üzerine şunları söyleyecektir:
“Âşık merdiveni bir bitkinin adıdır. Sıra sıra, ince yapraklı, herhangi bir saksı bitkisi. Kim bilir kim ona bu adı kim takmış? Ayırmış onu şebboy’dan, papatya’dan. Ona bir tat, bir anlam aşılamış. Onu yaşayışımıza karıştırmış. Bitkiyi toprağa ekmek, yeşertmek kadar önemli bir iş bu. Şunu söylemek istiyorum: Bu bitkiye âşık merdiveni adını takan kişi ona sadece şiirce bir ad bulmakla kalmamış, o bitkinin kişiliğini, anlamını da yaratmış. Kısaca diyebiliriz ki, gerçekten doğan şiir, bütün yaratıklar gibi, boş durmuyor, yaratılır yaratılmaz yaratıcı oluyor.”
Cemal Süreya da 1958’de ilk kitabı “Üvercinka”nın ne olduğunu şöyle açıklayacaktır:
“Üvercinka anılması güvercinle karışık bir ad. Bir kadın adı. Barışa, aşka, dayatmaya dönük bir kavram: Kitaba ad olarak seçmeme gelince bunun iki nedeni var. Birisi belli: Günümüz şiiri ve bu arada benim şiirim kelimeyi zorlayan bir şiir. O adla şiirimi özetlemiş ya da bir parça belirtmiş oluyorum. Şiirimden ufak, ama anlamlı bir kesit vermiş oluyorum galiba. İşin ikinci nedeni son derece özel, salt günlük yaşamama ilişkin bir şey.”
Behçet Necatigil inceliklerin şairidir; hem şiirleri, hem davranışlarıyla…
“Zebra” kitabı Nisan 1973’te Memet Fuat’ın yönettiği “de Yayınları” arasında çıkar.
Necatigil, yine Memet Fuat’ın yönettiği “Yeni Dergi”de genç şairlerden seçmeler yapmaktadır. Bir kaç ay önce de benim “Eflâk” şiirimi bu seçmelere almıştır.
10 Nisan 1973’te “Zebra”yı şöyle imzalayacaktır:
“Sevgili Refik Durbaş’a her iyi şiir bir eflâk kesimidir.”
 “Zebra” Türk şiirinde az duyulmuş bir isimdir. Bizim doğamıza da aykırıdır. At türünden bir hayvandır, Afrika’nın ormanlık bölgelerinde sürü halinde yaşar.
Behçet Hoca 1973 yılı mayıs ayında Doğan Hızlan’a “Zebra”nın hikâyesini ifşa edecektir:
“Zebra, Afrika dışı ülkeler için, hayvanat bahçelerinde, sirklerde göstermelik bir hayvandır. (...) Benim görüşümle her sanatçı da değişik çevreler, ortamlar için, az çok bir tel örgü yaratığıdır, terbiye edilmek istenen bir yabandır. (...) Bir sirkten ötekine götürülür, bir hayvanat bahçesinde anlayışlı, anlayışsız bakışlara peşkeş çekilir. Bir katlanıştır bu. Zebranın katlanışında bir rintlik de vardır. ‘Siz beni yadırgayın, eğlenin benimle, ama dirilirim, yıkıldıkça dirilirim. Ya sizin diriniz? Ölüden farklı mı sanki, neyin farkındasınız?’ der gibidir zebra.”
Kitaplar misali, şiirlerin adları da kimi zaman espri konusu olabilecektir.
Nahit Ulvi Akgün’ün “Dul Ümmü’nün Yası” başlıklı şiiri, 1939 yılın temmuz ayında “Yücel” dergisinin 53. sayısında yayımlanır.
Salâh Birsel, Akgün’ün bu şiirde “sarı inek”e ağıt yaktığına değinerek, “Nahit Ulvi, şiirine öküzü sokarak Türk edebiyatını ahıra çevirdi” diyecektir.
 Nahit Ulvi’nin buna yanıtı ise şöyle olacaktır:
“Birsel bu... Bu satırları yanılmıyorsam içki masasından kaleme almış... Çünkü şiirdeki sarı ineği, öküz yapmış... Ayrıca işlediğim temayı esprisine uydurmaya çalışmış... Ama uyduramamış...”
Ne demişler?
Şairdir, ne yapsa yeridir...


14 KASIM 2013, BİRGÜN
Yorum Gönder