17 Ocak 2013 Perşembe

ORHAN KEMAL’DEN İSTANBUL ANILARI…


Otuz yıllık yazarlığı süresinde 30'a yakın eser veren Orhan Kemal'in hikâye ve romanları özetle, şöyle bir genel sınıflan­dırma içinde değerlendirebilir:
l - Biyografi romanları,
2 - Çukurova'da toprak ve fabrika emekçilerinin dünyası,
3 - İs­tanbul'da küçük adamların, iç göçmenlerin, kenar mahalle sakinlerinin ezik fakat onurlu ha­yatları.
İstanbul da Çukurova gibi, Orhan Kemal'in yapıtlarında önemli bir yer tutar.
Özellikle 1957'den sonra yazdığı hikâye ve romanlarda dış görü­nüş olarak Çukurova'ya karşı İstanbul'un daha ağır bastığı görülmektedir.
Fakat temelde yine anlatılan Çukurova ya da Ana­dolu insanıdır.
“İstanbul'dan Çizgiler” kitabı bu bakımdan ayrı bir özgünlük taşıyor.
Orhan Kemal'in İstanbul'a bakışı Halid Ziya, Abdülhak Şinasi Hisar, Ziya Osman Saba gibi yazarlardan elbette fark­lıdır.
“Maî ve Siyah”taki Ahmet Cemil'in gözünde İstanbul, “baktıkça kendisinden kaçıyor zan­nedilen bir levha”dır.
Abdül­hak Şinasi, yaşanmış ve yiti­rilmiş bir eski dünyanın anı­ları içinde bulur İstanbul'u.
Çok belirli bir ortamı ve bir azınlı­ğın yaşayışını canlandıran Sait Faik bile, Orhan Kemal'in an­lattığı İstanbul portresine göre sınırlı bir çevreyi ele almış­tır.
Orhan Kemal'in çizgileri asıl Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim'in yansıttığı İstanbul'u hatırlatır.
Bu iki yazar yıkıl­makta olan imparatorluğun başkentine ait tabloları ve kişilik­leri bütün gerçekliğiyle yansıtmışlardır.
Orhan Kemal de İs­tanbul'u artık değişmiş bir sosyal çevre olarak yeni sorun­larıyla ele alacaktır.
Fakat şu da var ki, Orhan Kemal'in İstanbul'u anlatırken, konuyu örneğin Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi tarihi ve kültürel bir derinlikte ele almadığı görülür.
Ahmet Hamdi'nin peyzaj olarak gördüğü İs­tanbul'u o, birkaç kelimeyle, süssüz, basit, yalın çizgilerle çizer, daha çok seçim sıkıntıları, parti çekişmeleri, aile sorunları, günlük dertleri içinde yoksul insanıyla, göçmeni, işçisi, işsizi, vurguncusu, terk e­dilmiş çocuğu, küçük memuru, zamparası, kahvecisi, satıcısıyla bu karmakarışık kentin son yıllarına ait kalabalık insan kad­rosunu dile getirmeye çalışır.
Bunu bir rö­portaj havasının dar sınırları içinde değil de, kendi aynı olayları yaşıyormuş, onlardan biriymiş gibi yapar. Yer yer onların di­liyle konuşur, kendi hayatıyla, onların hayat deneyleri arasında paralellikler kurar:
“Birbirlerine sevinçle baktılar. Demek ben de onlardandım?
—  Sen de yoksa bizim oralı mısın?
—  Siz nirden oluyonuz?
—  Biz mi?
—  Siz, heye.
Fakat inanmıyorlardı. Nasıl olurdu? Kravatım, fötr şapkam, paltom vardı. Efendiydim ben. Efendiydim ya, onlar gibi nasıl konuşabiliyordum. Ne işti bu?”
Kitabın son bölümünde kısa hikâyeler yer almaktadır.
“Mantar Tabancası”nda bir bayram günü yoksul bir çocuğun onurunu, “Serseri Mayınlar”da yüreksiz zamparaları, “Eskici”de yoksulla­ra duyduğu o insancıl sevgiyi, “Cep Tiyatrosu”nda hayalperest aydınların durumunu, “İş Korku­su”nda evde çocukları ekmek bekleyen bir lağımcının çalışma­sındaki sevinci dile getirir.
Bu hikâyeler de yine İstanbul'un bir kesitini tamamlarlar.
Bence Orhan Kemal bu hikâyelerde bizde küçük hikâye türünün en güzel örneklerini de vermiştir.
&&&
Ahmet Ümit ile Işık Öğütçü’nün editörlüğünde hazırlanan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “Orhan Kemal” kitabına aynı başlıkla yazdığım yazının bir özetidir.

03 OCAK 2013, BİRGÜN
Yorum Gönder